<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604</id><updated>2011-09-17T13:19:18.893+03:00</updated><title type='text'>Düşünceler</title><subtitle type='html'>MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİMİ BURADA YAYINLIYORUM. ZAMAN AYIRIP YAZDIKLARIMI OKUYAN DOSTLARIN YORUMLARINI DA BEKLERİM. İLGİNİZİ ÇEKEN YAZILARI ARKADAŞLARINIZA VEYA GRUBUNUZA GÖNDEREBİLİRSİNİZ.*** ARKADAŞINIZA/ GRUBUNUZA GÖNDERMEK İÇİN HER YAZININ ALTINDAKİ ZARF İŞARETİNİ KULLANINIZ. *** YORUM YAZMAK İÇİN HER YAZININ ALTINDAKİ KALEM İŞARETİNİ KULLANINIZ.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>25</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-3508640225345267844</id><published>2010-07-04T13:49:00.003+03:00</published><updated>2010-07-04T14:16:59.711+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;Milliyetçiliğin ekonomisi: Sonuç &lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: x-large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;1970lerde Türkiye, Rusya’nın komünizm ideolojisini kullanarak giriştiği saldırıyla karşı karşıyaydı. İki kutuplu dünyanın diğer kutbunun lideri ABD idi. Birinci kutba göre komünizm “bilimsel”, “tek yol”, tek doğru ve aşikâr gerçekti. Peki, karşı taraf neydi? O da “emperyalist” idi. Sınıf şuuru yetmediği için- hiçbir zaman da yetmedi- ABD’ye ve Batı’ya muhalefet anti-emperyalist görünümünü vurgulamak zorundaydı ki asıl mensubiyet şuuruna, milliyetçiliğe hitap edebilsin. Öyle de yaptı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;O günkü solunun çoğunluğu Türkiye’nin bağımsızlığı için emperyalizme direndiklerine inanırdı. Peki Rusya? O, komünist olduğu için emperyalist olamazdı. Bu mantık tuzağını ilk bozan Çin oldu. SSCB, Çin’e göre, “sosyal emperyalist” idi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bu mücadele içinde milliyetçilerin sloganı, son derece mantıklıydı: “Ne Amerika ne Rusya!”. Ortaya bir de Maoculuk çıkınca, slogan biraz uzadı: “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin; her şey Türklük için”.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;O günlerden bu güne yarım asır geçti. “Komünist dünya” diye bir şey kalmadı. SSCB, egemenliği altındaki milletlerin önemli kesimini bırakmak zorunda kaldı ve “bilimsel sosyalizm”i hem pratikte hem teoride terk etti. O artık SSCB değil Rusya idi. Çin aynı şeyi pratikte yaptı ama teoride hâlâ “komünist”. Daha önce gördüğümüz gibi, bu öyle bir “komünizm” ki, Çin tarifine göre, ekonominiz ne kadar gelişmişse o kadar komünistsiniz. Böyle komünizmi kim istemez?&lt;br /&gt;Soğuk savaşı komünist dünya kaybetti ama- çok şükür- silahlarla değil. Ekonomiyle kaybetti. İdeolojinin cenderesindeki ekonomi, gerçeğe daha yakın bir ekonomik ve sosyal düzen karşısında güçsüz düştü ve mağlup oldu. Bilim, gerçeği aramanın metodu olduğuna göre buna, ideolojinin bilime yenilmesi de diyebilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 15.9722px; "&gt;*  *  *&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki mücadelede- daha önce de bahsedildiği gibi- komünizmin güçlü bir ekonomik teoriye dayandığı yanılgısı vardı. Yukarıdaki kısa özet “komünizmin güçlü ekonomik teorisi”nin ne kadar yanlış bir algılama olduğunu gösteriyor. Fakat o zamanlar Türkiye’deki “aydınlar” bunun tam tersi görüşteydi. Komünistlerin güçlü bir ekonomik teorisi vardı; dünyada başka hiç kimsenin de yoktu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Peki, biz, milliyetçiler, ekonomi için ne diyecektik? Öyle ya, bir şey söylemek zorundaydık. “Ne Amerika, ne Rusya” iyi bir slogan olduğuna göre buna simetrik bir iktisat sloganı bulabilirdik: “Ne komünizm, ne kapitalizm!”. Maksada ve o günlere son derece uygun bir slogan. Bir eksiği vardı, birisi “Peki ne?” diye sorsa ne diyecektik? &lt;/div&gt;&lt;div&gt;- Ne Amerika ne Rusya!&lt;br /&gt;- Peki ne?&lt;br /&gt;- Türkiye!&lt;br /&gt;Son derece doğru. Şimdi de doğru, o gün de doğru. Bu aslında bir iddia, bir ideoloji değil, asırlardır geçerli olan dünya realitesinin eksik ifadesidir. Doğrusu, dünyada milletlerarası hayatın millî menfaatler üzerine kurulduğu; millî menfaat için rekabetin, millî menfaat için iş birliğinin aynı anda yürüdüğüdür. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Fakat “ne sosyalizm, ne kapitalizm” gerçeğe aynı kuvvette basmıyordu. Daha kötüsü “peki ne?” sorusunun cevabı hazır değildi. Bu cevap için “üçüncü yol” diye bir ifade bulduk. Fakat bunun içi dolu değildi. Kimisi üçüncü yolu biraz ondan, biraz diğerinden diye anlıyordu ki bu bir anlamda o yılların modası “karma ekonomi”ye yakın bir tutumdu. Bir fikir sisteminin ille bir ekonomik ideolojisin de olmasını isteyenler daha fantastik yaklaşımlar peşindeydi. Meselâ, “İslâm’da para altına dayanır” gibi. Tuhaftır ki en uçtaki liberallerin de görüşü budur. Altın muhalifleri – o tarihlerde- SSCB’nin altın rezervlerinin Batı’nınkinden mukayese edilmeyecek kadar fazla olduğunu, altın temelindeki bir paraya geçildiğinde SSCB’nin New York borsasını satın alabileceğini iddia ediyordu. Doğru muydu? Sanmıyorum. İslâm adına böyle bir iddiada bulunmak açıktır ki, “altın çağ” arayan arkaizmin bir örneğiydi. Banknot, mevduat, numaralı M harfleri yenidir. Binlerse yıl dünyada altın ve gümüş paranın temeliydi. Dinlerden bağımsız olarak…&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir başka “çare” dostum Kurt Karaca’nın “Milliyetçi Türkiye” kitabındaki ekonomik tezdi. Herkes gelirinin %10’unu zorunlu olarak devlete verecekti. Devlet de bu yüzde onlarla yeni fabrikalar, ama kötü değil, iyi fabrikalar kuracaktı (fabrika yapan fabrikalar!). Bunların mülkiyeti de o yüzde onları verenlerin olacaktı. Bu teze para toplama tarafından baktığımızda, vergilerin arttırılmasından bir farkı yoktur. Mülkiyet tarafından bakıldığında ise tek tek batan tarım kooperatiflerinden, kolhoz, sovhoz, kolektif veya korporasyon anlayışından esintiler görürüz. “Kim, kimin malını kimin için?” matrislerindeki mülkiyet zorunlu olarak size verilen bir belgeden- belki bir makbuzdan- ibaret değildir. O mülkiyetin içinde, iktisatta “tasarruf” denilen faktör en önemli parçadır. Bu “tasarruf”, kelimenin alışılmış kullanımdaki “birikim” anlamında değildir. “Sizin” olan şey üzerinde onu dilediğiniz gibi kullanma, değiştirme, yönetme yetkisidir.  Ortaklığınız, ortak olunan üzerinde size bir yetki vermiyorsa, bu “üçüncü yol” bir felâketle sonuçlanan konut edindirme hikâyemize veya tütün, fındık v. s. kooperatiflerimize, artık kimsenin savunamadığı KİTlere dönerdi. O plan uygulansaydı, çalışanların ücretlerinde önce %10luk bir azalma olacak, ardından bunun yol açtığı yoksulluğu gidermek için o civarda bir zam yapılacak, bu da bir o kadar enflasyon getirecekti. O yıllarda paramız konvertibl değildi ve toplanan %10lar yatırım malı ithaline dönüşemezdi ki hemen bütün yatırımlar büyük oranda ithalâta dayanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 15.9722px; "&gt;*  *  *&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;O değil, bu değil… Peki, nedir milliyetçiliğin ekonomisi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçiliğin ekonomik teorisi diye bir şey yoktur. Çünkü milliyetçiliğin metodu, bilimin bizzat kendisidir. Fakat milliyetçiliğin ekonomiden beklentisi vardır: Milletin bekası için çok üretim, yüksek rekabet edebilirlik, mutlu bir toplum ve güçlü bir millî devlet. Bunlar olmazsa, “beylik” gitmektedir1. Ancak bunlarla emperyalizmin, “ben üstünüm, çünkü benim kültürüm üstün” iddiasına karşı koyulabilir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçiliğin ekonomisi ekonomiden ibarettir. Tıpkı Pareto’nun dediği gibi, “Ekonomide ideolojiler yoktur; sadece ekonomi bilenlerle bilmeyenler vardır”. Pareto’ya bir şey ekleyebiliriz: Ekonomide “bilenler”in de her şeyi bilmediklerini… Bu hemen bütün bilimler için doğrudur ama en karmaşık problemleri çözmeye çalışan sosyal bilimler ve bu arada ekonomi için daha da doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyi bilmiyoruz ama bazı şeyleri artık biliyoruz. Yaptığımızda refaha ulaşacağımız, yapmadığımızda fakirleşeceğimiz en az iki şeyi çok iyi biliyoruz:&lt;br /&gt;1. Sahipliğin üretime müthiş etkisini;&lt;br /&gt;2. Piyasanın ekonomiyi verime yönlendirme gücünü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sahiplik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen bölümlerde anlatılan “kim, kimin parasını, kim için, nasıl harcar”, “kim, kimin dikkat ve emeğini, kim için, nasıl verir” sorularının cevap matrislerinin işaret ettiği bu sahiplik meselesidir. Çin’in çok uzun zaman âdeta süründükten sonra birden kalktığı ekonomik atak bu sahipliğin sonucudur. Emeğin yabancılaşmasına engel sahipliktir. Emeğin yaratıcılığının şartı sahipliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilerek “mülkiyet” değil, “sahiplik” kullanıyorum. Çünkü insanın mülkiyeti altında bulunanlara sahip çıkmaması mümkün olduğu gibi, mülkü olmayanlara da sahip çıkması mümkündür. Sahiplik, Türkçenin “sahip çıkma” ifadesini de hatırlatır. Vatan ve millet bizim mülkümüz değildir ama biz onun sahibiyiz. Partiler, üyelerin mülkü değildir ama onlar partilerine sahip değillerse başarı sınırlıdır. Bu son birkaç örnek sahiplik kavramını alışılmış ekonomi anlayışının dışına taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir veya birkaç kişinin ortaklaşa sahip olduğu ekonomik birimler inovasyonların, geleceğin büyük şirketlerinin çekirdeğidir. Büyük organizasyonlarda çalışanların organizasyona sahip olmalarını sağlamak da çağdaş yönetim biliminin ana konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahipliğe iki noktada sınırlama getirebiliriz: 1) Sahip, sahip olunanı dilediği gibi tasarlar, üzerinde dilediği gibi riske girebilir. Yaptığı doğruysa bunun meyvelerinden yararlanır; yanlışsa zararı sineye çeker. Başarılının büyümesi kadar başarısızın batması da ekonominin tamamı için yararlıdır. Ancak, sahip, sahip olduğu şeyler üzerinde tasarruf yaparken başkalarının sahip olduğu şeyleri riske sokamaz, onlara zarar veremez. 2) Herkesin ve ekonominin tamamının yararlanacağı açık olan hallerde sahiplik sınırlanabilir. Ancak hem (1) hem (2)nin şartlarının önceden kanunlarla belirtilmiş olması gerekir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki iki maddeden birincisine finans kuruluşlarının çalışmalarını örnek olarak verebiliriz. Bunların riskli davranışlarının ekonominin bütününü riske sokma tehlikesi olduğu için kontrol edilmeleri gerekir. Çevreyi kirletmeye önlem de yine bu madde içinde düşünülür. Herkesin yararlanacağı aşikâr olan alt yapı hizmetleri için bedeli ödenerek yapılan istimlâk veya imar planlarının getirdiği yasaklamalar gibi haller ikinci maddeye örneklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Piyasa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi ürünün (mal veya hizmet), ne miktarda üretileceğinin, kaça satılacağının en sağlıklı belirleyicisi serbest piyasadır. Bu konuda o kadar deneyim birikmiştir ki, bu gerçeğe direnmek saçma hâle gelmiştir. Rahatlıkla, “bilim böyle söylüyor” diyebiliriz. (Bu ifadenin sık sık suiistimal edildiğini bile bile.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasanın, ülke ekonomisini en üst verim düzeyine çıkardığı matematik modellerle ispat edilebilmektedir. Öyle bir “en üst” ki, serbest piyasanın ekonomiyi ulaştırdığı azami verim noktasında, güç kullanarak bir değişiklik yaparsanız, bazı birimlerin lehine bir sonuç elde edebilirsiniz. Fakat ekonominin tümünü, dolayısıyla toplumu daha düşük bir verime mahkûm edersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak piyasanın ferasetinden söz ettikten sonra birkaç noktaya dikkat çekmek gerekir: 1) Ürün hakkında üretenle tüketendeki bilgi eşit ve simetrik değilse piyasa söz konusu değildir. 2) Tekel veya sınırlı sayıda el (oligopoli) varsa piyasa yoktur. 3) Gerçek olmayan bir rekabet varsa (damping gibi) piyasa yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ekonomide devlet&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet ekonomide büyümeli mi küçülmeli mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki tespitlerden sonra bu sorunun kendisini sorgulamamız gerekiyor. “Devlet küçülmeli” hükmü, sahipliğin devlet tarafından ihlâli, devletin bizzat üretime girmesi veya piyasaya narhlarla, tavan veya taban fiyatlarla, yasaklamalarla müdahalesi anlamına geliyorsa, devlet bunları yapmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat devlet, hukuk sistemiyle sahipliği korur: Birinin malını bir başkasının çalmasına engel olur. Borçların ödenmesini sağlar. Üretimin can damarı olan karşılıklı mukavelelerin işlerliğini garanti altına alır. Sahiplik sınırlamaları başlığı altında saydıklarımızın gözetimi ve uygulaması da devletin işidir. Devlet hayatî önemi olan bu konularda küçülemez. Tersine, ne kadar güçlü, etkili ve hızlı ise o kadar yarar sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer şekilde piyasayı tahrip eden tehlikelere karşı da devletin güçlü, etkin ve hızlı olması gerekir. Tekellerin engellenmesi, dampingin hızlı tespiti ve yasaklanması, bilginin simetrik olmadığı sağlık gibi alanlarda kontrol devletin görevleri arasında ilk sıradadır.&lt;br /&gt;Sonuç, üretimi bizzat yapmaya kalkışmayan bir devlet; buna karşılık hukuk sistemiyle etkin, güçlü ve hızlı bir devlet, ekonomide başarının olmazsa olmaz şartıdır. Daha önce ele aldığımız, Fukuyama’nın “Devletin gücü/ devletin kapsamı” grafiğinde, Türkiye bir an önce kapsamı daha dar, fakat gücü çok daha yüksek noktaya çekilmelidir. Dünyanın gelişmiş ülkelerinin bulunduğu yere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal ekonomi teorisyenleri, devletin kapsamının daraltılmasını öne çıkarırken, gücünün de arttırılması gerektiğini bir süre ihmal ettiler. Milton Friedman’ın, “’özelleştirin, özelleştirin, özelleştirin' diyordum. Yanılmışım. Şimdi anlaşılıyor ki kanun hâkimiyeti, özelleştirmeden daha temel bir meseleymiş.” sözleri, bu yanıltıcı ihmalin itirafıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Türkiye nerede?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin son otuz yılında devletin kapsamı, gerektiği şekilde küçülmüştür. Devletin girmemesi gereken alanlarda hâlâ bazı kalıntılar mevcutsa da meselâ KİT’lerde “daha küçük devlet”in artık birinci meselemiz olmadığını söyleyebiliriz. Eğitimin her kademesinde özel okulların,  sağlıkta özel hizmet kanallarının çoğaltılması gibi alanlarda daha gidilecek uzun yolumuz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat aynı otuz yılda, devlet daha güçlü ve daha etkin olamamıştır. Şimdi baş meselemiz bu gücün, etkinliğin ve hızın sağlanmasıdır. Daha küçük devlete giderken, daha güçlü devlete ulaşamamak, kanun hâkimiyetinin işlememesine, sahipliğin de piyasanın da tahribine yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de devletin güçlü, etkin ve hızlı olmadığını neye bakarak söylüyoruz? Şimdi sayacaklarım hastalığın belirtileridir:&lt;br /&gt;1. Gelişmiş ülkelerde insanlar, kanundan sapanları, “seninle mahkemede görüşürüz” diye uyarır. Türkiye’de “istersen mahkemeye git”, hukuk sisteminin tahammül edilemez derecede yavaş çalışmasının hastalık belirtisidir. İş dünyasının kontrat kadar önemli unsuru “borç senedi” işlemez hale gelmiştir. Hapis cezası tehdidi bulunduğu için senet yerine kullanılan “vadeli çek”, Türkiye’ye has bir hastalıktır .&lt;br /&gt;2. Türk ekonomisinin yarıya yakını “kayıt dışı”dır. Devlet ihtiyacı olan gelire ulaşamadığı için vergi verenleri, zorunlu sigorta ödemelerini yapanları cezalandırır, vermeyenler haksız rekabet gücü kazanır.&lt;br /&gt;3. Vergilendirme sağlıklı yapılamadığı için devlet, dolaylı vergilere (enerjide, iletişimde, v. s.) ağırlık verir. Bu, üretim maliyetlerini artırır, ülkenin dünyayla rekabet gücünü tahrip eder.&lt;br /&gt;4. Türkiye, uygulanamayan kanunlar diyarıdır. Belki ekonomi anlamında küçük, fakat hastalığın belirtisi olma anlamında örnekler trafik düzenimizde; korsan yayıncılıkta açıkça görülür.&lt;br /&gt;5. Siyasî ve bürokratik gücün desteği ile başarı sağlanması, yani yolsuzlukta, yakın kayırmada Türkiye, uluslar arası ölçme sistemlerinde hâlâ en şaibeli ülkeler arasındaki yerini korumaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin yönetimine talip olanlardan, bu gibi problemleri nasıl ve hangi vadede çözeceklerini açıklamalarını istemek, bunları yapıp yapmadıklarını izlemek hakkımız; bu ülkenin sahipleri olarak görevimizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu kapitalizm mi, liberalizm mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce şu gerçeği tekrarlamakta yarar var: Ekonomi, bazı düşünürlerin icat ettikleri ideolojilerle kurulmamıştır. Ekonomi,  ilk insan topluluklarından itibaren ortaya çıkan ilişkilerin ismidir; bu ilişkileri inceleyen bilim dalının da adıdır. Yaygın algılama, bu bağlamda, “kapitalizm” diye bir ideolojinin ortaya çıkıp ekonomiyi kendi öngörülerine göre düzenlediğidir. Bu yanlıştır. Kapitalizm diye bir ideoloji kurulmamıştır. “Kapitalizm”, mevcut ekonomiyi tenkit edenler tarafından yaşanana verilen isimdir.  Olanı değiştirip bir “olması gereken” yapıyı savunan Marksizm’dir ki Marksizmin ekonomi teorisinin çalışmadığını da kurulan Marksist ekonomiler yaşayıp, sonra da ölerek göstermişlerdir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;18. asırdan bu yana, olanı, gerçeği gözlemlediğimizde ortaya çıkan, bu bölümde anlattıklarımızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilik adına “şuna da buna da karşıyız” derken, dikkatli olmak zorundayız. Özellikle:&lt;br /&gt;1. Sahipliği reddediyor muyuz?&lt;br /&gt;2. Piyasayı reddediyor muyuz?&lt;br /&gt;sorularına olumlu cevap vermemeye dikkat etmeliyiz. Çünkü bu evetler, verimsiz, batmaya mahkûm bir ekonomiye davetiye çıkarmaktır. Her şeyi devletleştirmeyi savunanların tarihî bir tecrübe dayanakları yoktur. Tam tersine tarih, hiçbir devletin memurlar vasıtasıyla kalkındığını göstermiyor. Şunu da, şunu da, öbürünü de devletleştireceğim diyenlerin gönlünde yatan, bu işlemler yapılırken kendilerinin de devletin ta kendisi olacağıdır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan bunlara “hayır” derken de diğer uca çekilip, tekellerden mafyacılığa, kendisiyle birlikte ülke ve hatta dünya refahını da sabote eden kontrolsüz risk saldırganlığına açılmadığımızdan da emin olmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazılanlar liberalizm midir? 1970lere, 1980lere kadar ortalıkta dolaşan devletçilik iddialarına göre evet, liberalizmdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, tıpkı “kapitalizm” gibi, “liberalizm” derken de dikkatli olmak gerekir. Bu etiket, epey devletçi tutumlardan, anarşizme kadar giden çok geniş bir tayf için kullanılmaktadır. Bizim neyi kastettiğimiz, bu bölümde yeterince açıklanmıştır. İllâ bir etiket gerekiyorsa, yüzde yüz abone olmadığımız kaydıyla bu fikirlere en yakını, 1950lerdeki “Alman Mucizesi”nin ordoliberalizmidir.   Muhakkak ki bu görüşün siyaset olarak uygulaması çok daha geniş açıklamalar ve ayrıntı gerektirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat milliyetçilik, bizim anladığımız kapsamda bu liberalizme taraftardır; çünkü mutlaka ulaşmamız gereken zenginliğin bu yolla sağlandığını hayatın kendisi göstermiştir. Bu bölümde liberalizmin (= hürriyetçiliğin) ekonomi cephesine baktık. Ekonomi dışında liberalizmin ayrıca ele alınması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilik liberalizme taraftardır, çünkü milletin güçlenmesinin yolu bundan geçiyor. Bu sonucu bize bilim, yani yaşananların gözlenmesi gösteriyor. Yarın gerçekler, farklı bir modelin daha geniş refaha, daha güçlü bir ekonomiye ve daha mutlu bir topluma götürdüğünü ispatlar hâle gelirse ona döneriz. Fakat gerçekler buna pek ihtimal verdirmiyor. Ne zamandan beri? Bir epeydir.  Sayın Yılmaz Öztuna’dan dinlediğim bir hatırayla bitireyim: Sene 1952. Yer, İstanbul’da rahmetli İsmail Hami Danişmend’in evi. Hazır bulunanlar: İsmail Hami Danişmend, Nihal Atsız ve iki genç, Yılmaz Öztuna ile Sait Bilgiç. Danişmend ve Atsız, liberal ekonominin, İngiltere’yi nasıl dünyanın bir numaralı devleti yaptığını anlatıyorlar ve bizim de bunu yapmamız gerektiği konusunda fikir birliğine varıyorlar. Öztuna, genç dinleyicilerin bu fikir alışverişini ve mutabakatı biraz hayretle izlediklerini nakleder .&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-3508640225345267844?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/3508640225345267844/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=3508640225345267844&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/3508640225345267844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/3508640225345267844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2010/07/milliyetciligin-ekonomisi-sonuc.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-2118732109669427549</id><published>2008-07-22T16:22:00.011+03:00</published><updated>2008-07-24T17:20:25.089+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Türkiye’de dincilik ve laikçilik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Veya Maraşlı İmam neyle iştigal ederdi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dincilik” kelimesini, dindarlıktan ayrı, hattâ zaman zaman dine zıt bir istismar ve skolastisizm anlamında kullanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Laikçilik” de benzer şekilde, laiklikten ayrı ve zaman zaman laikliği ihlal eden bir başka skolastisizm...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dindarlığı ve dini, dincilikten; bilim metodunu ve laikliği laikçilikten tenzih ederim. Tıpkı Atatürk’ü Atatürkçülük’ten tenzih ettiğim gibi.&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;Önce dincilikle laikçilik arasındaki kavganın sürüp gittiği oyun alanına bir bakalım. Su üstündeki mücadelede karşılıklı cehalet hemen ön plana çıkıyor. Bunun en güzel örneği, bir millî kahramanımızla, Maraşlı sütçü İmam’la ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maraşlı sütçü İmam. Doğru ifade bu, “sütçü imam” değil. İmam Maraşlı’dır, meslek olarak sütçülüğü seçmiştir ve anne- babası ona doğduğunda, o yöremizde hâlâ sık konan İmam adını vermiştir. Tıpkı Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma v. s. gibi bir isim: İmam. Müstevliye baş kaldıran Türk milletinin aziz şehitlerinden biridir İmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinciler, “İşte, Millî Mücadele’yi bir imam başlattı... Görüyor musunuz ey laikçiler!” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laikçiler de “Millî Mücadele’yi nasıl bir imamın başlattığı iddia edilebilir!” diye feveran ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İfadelerdeki tarihî hatalar bir yana, dikkatinizi çekmek istediğim nokta her ikisinin de İmam’ı, imam sanmasıdır ve bu hata belki kırk yıldır düzeltilmeden günümüze gelmiştir&lt;sup&gt;1&lt;/sup&gt;.&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;Devlet idaresinden coğrafyaya, tıptan ekonomiye kadar dünyayla ilgili problemlerin çözümünde insanlar bir birine zıt iki metottan birini seçmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Skolastik metot:&lt;/strong&gt; Bu problemleri çözmek için ihtiyacımız olan bütün bilgiler zaten bize verilmişir. Bu bilgiler ya aklımıza ezelden kodlanmıştır, yahut kutsal kitapta veya din büyüklerinin sözlerinde ve davranışlarında, veya Marks, Engels ve Lenin’in eserlerinde veya Mao’nun Kızıl Kitabında veya Atatürk’ün söylev, demeç, hal ve hareketinde gizlidir. Yapmamız gereken bu gizli bilgileri mantığımızla aşikar hale getirmektir. Aksi davranış bid’attır, revizyonizmdir, karşı devrimdir, küfürdür.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Bilim metodu:&lt;/strong&gt; Bu bilgileri ancak gayretle, olayları, eşyayı ön yargısız incelemekle elde edebiliriz. Eskilerin söyledikleri karinedir. Onları bilmeden bu yola çıkamayız, aksi her seferinde sıfırdan başlamak olurdu. Fakat o eski bilgilerin her zaman yanlışlanabileceğini akıldan çıkarmamalı, hattâ devamlı yanlışlamaya çalışmalıyız. Çözümlere ancak gözleyerek, deneyerek, eleyerek ulaşabiliriz.&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;Burada büyükçe bir “Dikkat!” demek isterim. Bu iki yol problem çözmek için seçilen metotların tanımlamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metotların, yani aletlerin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada oyumu tereddütsüz “2” numaraya, yani bilim metoduna veriyorum. Fakat bilim, hangi problemi, kimin için çözeceğimizi belirlemez. Yani değerlerimizle ilgisi yoktur, değerlerimizin kaynağı değildir. Şerif Mardin Hoca’nın ifadesiyle, “iyi, doğru ve güzel”i bilim tayin etmez. İyi doğru ve güzeli biz başka kaynaklardan elde eder, fakat bu elde edişten sonra, ona ulaşmak için mutlaka ve mutlaka bilim metodunu kullanırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerlerimizin kaynağı kültürümüz, tarih şuurumuz, dindarsanız dinimiz, ve nihayet, ister dindar olun ister olmayın, insanî değerlerimizdir. İslâm medeniyetinin yükseliş çağlarında hâkim zihniyet de budur. Metotta (2)’den (1)’e geçiş, İslâm medeniyetinin çöküşünü işaretler. Avrupa’da da (1)’den (2)’ye geçiş, Avrupa Orta Çağı’nın sonunun ve Batı’nın yükselişinin başlangıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bir “dinci” tehlike varsa, ki gerek yakın dünya tarihi, gerekse Türkiye’de olup bitenler böyle bir açık ve yakın tehlikenin varlığını gösteriyor, doğru savunma (1) ve (2) tarzlarını tartışmaktır. Skolastisizm ile bilimi tartışmaktır. O zaman layikliğin de, Müslümanlığın da, Atatürk’ün de bilim metodundan yana olduğu görülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;Şimdi dinin üç cephesine dönelim: Millî kültürün bileşeni olarak din; kişinin aşkın inançlarının ve dünyaya bakışının kaynağı olarak din; ve nihayet ekonomi yönetiminden devlet idaresine, nasıl harb edileceğinden hastalıkların nasıl tedavi edileceğine kadar kaynak olduğu iddia edilen sözde din.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laiklik ve sekülerizm, sadece bu üçüncüyü tashih için, skolastik hatayı engellemek için ortaya çıkmıştır. Yoksa laikliğin millî kültürün din bileşenine veya kişilerin inançlarına yönelmesi söz konusu olmamalıdır. Olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel gör ki skolastik yaklaşım toptancıdır. Totaliterdir. İster komünist ister siyasî ümmetçi olsun, insanların bütün faaliyetlerini ve düşüncelerini kontrol altına almak ister. Bu tahakkümü sağlamak için de— ister parti deyin ister kilise—kontrol etme saplantısında yandaşlarından bir polis denetimi ve zorlama mekanizması kurmaya kalkar. Çünkü o, mutlak doğruyu bulmuştur. Onun doğrusunun münakaşası yapılamaz. Tartışan veya şüphe eden kâfirdir. Altın çağdaki büyük adamların düşünceleri ve o düşüncelerin yorumlarının, şerhlerinin üstüne bir yenilik getirmek küfürdür. “Bid’at”tır. İslamiyet’e skolastik karanlığı çökmeden “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası”, “Dünküler dünde kaldı cancağazım/ Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım”anlayışı, çöküş devrinde yerini, yenilik = bid’at = küfür anlayışına bıraktı. İkbal ve Akif’in, “asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” feryadı da bu anlayışı değiştiremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı aydınlatan İslam medeniyetinin, Avrupa’yı aydınlattıktan sonra onun karanlığını âdetâ devralması, mutlaka iyi anlaşılmalı, incelenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;Gerçek şu ki, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçilirken skolastik düşünce tarzı bizim insanlarımızın kafalarında da büyük çapta hâkimiyetini sürdürüyordu. Gerçi biz, İslâmiyet içinde ve onun da ötesinde bütün Asya’da bağımsızlığını koruyabilmiş, emperyalizme vücudunun büyük parçalarını kaptırmakla birlikte hayatiyetini muhafaza edebilmiş tek devlettik. Bu enerji, bu millî canlılık 20. asrın, başı dik, hür Türkiye’sini yarattı. Fakat 29 Ekim’i 30 Ekim’e bağlayan gece ülkedeki bütün skolastik kafalar birkaç saat içinde birden bire sağlıklı düşünmeye başlamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet idaresi ve dünya işlerinde bütün kadrolarımız, yanılmaz otoriteyi taklit ve şerh yerine özgün düşünceye, tarafsız gözlem ve tecrübeye geçmedi. Devletin ilkelerinde millîye ve bilime yönelişten hoşlanmayanlar yer altında eski skolastik yollarına devam ettiler. Fakat asıl çelişki, yenileşme hareketinin içindeki skolastik unsurlardır. Onlar, orjinal düşünce, bilim metodu yerine eski alışkanlıkları aynen sürdürdüler. Skolastiğin temeli taklit, şerh ve otokrasidir. Onlar, sadece taklit ve şerhin kaynağını değiştirdiler. Duvarlardan hadis ve hilyeleri indirip yerine vecize ve fotoğraf astılar. Mevzu hadislere paralel mevzu vecizeler bile uyduruldu. Taklit edilecek kaynak olarak da Avrupa’yı seçtiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk ile Atatürkçüler arasında hep şu diyaloğu hayal etmişimdir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Atatürk:&lt;/b&gt; En hakikî mürşid ilimdir, fendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Atatürkçü: &lt;/b&gt;Estafurullah efendim. Siz varken ilmin, fennin lafı mı olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinciler ve laikçiler, bir birinin anti tezi deği, birbirinin simetriğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;Bu kör döğüşünde hem din hem de laiklik kayıptadır. Her iki kayıp da millî kaybımızdır. Türkiye’nin kaybıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laikçilik dincilikle mücadele ediyorum diye millî kültürdeki din bileşenine, kişinin inançlarına da cephe alıyor. Avrupa’da futbolcular takım halinde haç çıkarırkeni laiklik tehlikeye düşmemekte fakat Hakan Şükür’ün “kutlu doğum haftasında galip gelelim” dileği veya birisinin Cuma namazına gitmesi, bir cenazede ellerin açılarak dua edilmesi laikliği tehlikeye atmaktadır!. Cumhuriyet bayramında Kızılay meydanında Viyana valsi ise laiktir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar geniş bir cepheye yapılan saldırının başarıyla sonuçlanması mümkün değildir ve bu vahim hatalar, milet devletini yok etmeğe yönelen dinci tehdidin kâr hanesine yazılır. Daha önce de yazdığım gibi laikçiliğin verdiği mesaj, “Ben bu milleti çok seviyorum ama tarihi, kültürü, dili ve dini değiştirilmeli”dir ki dünya üzerinde hiç bir millet buna evet diyemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinci cephe, din adına millî devleti hedef almaktadır. Bazı Batılı merkezlerle birlikte hedef seçilen “Kemalizm” düpe düz Türk Milliyetçiliği’dir ve Türk Milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı temeldir. Dinci cephenin Atatürk karşıtlığı aslında Türk karşıtlığıdır; devletimizin meşruiyet kaynağına, kuruluş felsefesine karşıtlıktır. Fakat laikçi tarafın ilkel, toptancı, gözü kara hareketleri bu tehdidi maskelemektedir. Laikçilik savunuluyor diye Türk milletinin kültüründeki din bileşenine, insanların aşkın inançlarına saldırmak, mağlubiyete mahkûm olmaktır. Bunu ne Stalin ne Mao başarabildi. Ders alınırsa tarih tekerrür etmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk millet devletine yönelen tehdide karşı halkın uyandırılması isteniyorsa millî değerlere dayanmak zorundayız. Daha önceki milliyet düşmanlarının asıl yenilgisi, Türk devletinin başbakanının Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin “yardımcısı” olması ile başladı. Türk milleti dinine bağlıdır. Fakat milliyetine de sonuna kadar bağlıdır. Bu iki bağ, zaafımız değil, gücümüzdür. Ulusalcılar, “milliyet” utangaçlıklarını bir yana bırakıp, dünya görüşlerini başka milletlere aleyhtar olmak yerine Türk milletini sevmeye dayandırmak zorundadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kör döğüşü toplumun bir kısmını millet sevgisinden uzaklaştırırken, bir kısmını da Müslümanlık’tan uzaklaştırıyor. Sofu imamın dinden çıkarması misali... Burada bilhassa İlahiyat Fakülteleri ve kardeş dallardaki akademisyenlerimize ve gönül adamlarına sorumluluk düşer. İslamiyet’in hakkıyla değerlendirilebileceği ortam, belki de bunun yapılabileceği tek ortam Türkiye’dir. Sulandırılmış İslâmiyet’ten, ılımlı Müslümanlık’tan değil, Müslümanlığın “ana temaları”nın, insanlara sunduğu hürriyetin, yaşama sevincinin, iç huzurunun ve yaratıclığın yeniden doğuşundan bahsediyorum. Yalnız dindarlara, yalnız müslümanlara değil fakat diğer dinlerin mensuplarına, hatta dinsizlere de ışınlarını gönderecek bir aydınlanma cehdinden bahsediyorum. Tıpkı Yunuslar’ın Mevlanlar’ın çağındaki gibi. Endülüs’ün parlak dönemindeki gibi. Fakat ne yazık ki, bu bilim ve gönül adamları, bir taraftan dincilerin, diğer taraftan laikçilerin tasalludu karşısında, pek azı hariç, sessiz kalmakta veya kaçamak, politik cümleciklerle yetinmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sunulan yeniden inşa fırsatına sırt çevirmek kolay affedilmeyecektir.&lt;br /&gt;__________________________________________&lt;br /&gt;[1] Rahmetli Galip Erdem ağabeyimin kulaklarını çınlatmak isterim. Sütçü İmam ne zaman buradaki gibi istimar edilse acı acı gülerek gerçeği o anda etrafında bulunanlara anlatırdı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-2118732109669427549?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/2118732109669427549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=2118732109669427549&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/2118732109669427549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/2118732109669427549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2008/07/normal-0-21-microsoftinternetexplorer4.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-3737304091449360111</id><published>2008-07-06T11:51:00.002+03:00</published><updated>2008-07-06T12:20:18.182+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;Dinin üç cephesi&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurt dışında öğrenciliğim sırasında Yahudi üstünlüğünü savunan, her gün bu üstünlüğü ispat için bir örnek bulup anlatan bir arkadaşım vardı. Yanlış hatırlamıyorsam adı Gelb’di... Teorik Kimya’cıydı ve üstünlük iddialarının merkezinde teorik fizik ve kimya vardı tabiatıyla. Eh bu alanlarda da Gelb’e misal olacak bol malzeme bulmak mümkündü. Gelb’in üstünlük inancı Hristiyan, Müslüman ve diğer Yahudi öğrenciler tarafından biraz alayla karşılanırdı. Kendisi de kendisiyle alay ettiği için son analizde eğlenceli bir lâtife sürüp giderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün ben de Gelb’le biraz didişeyim istedim ve “bana bak” dedim, “Yahudi aşağı, Yahudi yukarı ama bulduğunda domuz etini de götürüyorsun. Şabbat, havra falan da hak getire. Bu ne perhiz bu ne lâhana turşusu?” (Tam böyle söylememişimdir her halde!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelb’in cevabı, her zamanki şakacılığından uzaktı ve bir içe bakışı yansıtıyordu: “Ben”, dedi “dinen pek Yahudi değilim. Ben kültür olarak Yahudiyim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürün bir parçası olarak din, inanç olarak din ve – iddiaya göre– devlet tarzı ve hukukun kaynağı olarak din...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde laiklik- dincilik tartışmalarının zirveye tırmandığı günümüzde taraflar dünyayı pek basit görüyor. Dindarlık arttıkça laiklik gerilemekte, veya laiklik yerleştikçe din mevzi kaybetmekte... Gerçekten böyle mi? Laik devlet vatandaşlarına, “çok dindarlık iyi değil, daha az dindar olun” tavsiyesinde mi bulunmalı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinin kaç cephesi var acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Millî kültürün unsuru olarak din&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelb tek örnek değil. İlber Ortaylı, üç nesildir vaftiz olmamış, fakat Hristiyan kültürünün tam da ortasında yer alan insanların arttığını yazıyor&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;. Kötü şöhretli siyaset bilimcisi Huntington’ın “medeniyetler” tasnifine bir göz atın: 1) Protestan-Katolik, 2) Ortodoks, 3) Müslüman... diye gider. Buna “dinler” tasnifi demiyor; medeniyetler, yani Anglo-Sakson sosyoloji anlayışına göre kültürler tasnifi diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din, hiç şüphesiz, kültürün önemli bileşenlerinden biridir. Onu dil ve tarih şuurundan hemen sonraya yerleştirebiliriz. Bugün Türk halkında genel olarak kültürün gerilediği doğrudur ama bu gerilemiş kültürde bile dinin musikiyi, mimariyi, dili, genel tavır ve hareketimizi ne kadar etkilediğini görebiliriz. Cami kubbeleri hâlâ çoktan bire doğru yükselir... Klasik musikimizin önemli, belki de en önemli bölümü tekke ve bilhassa Mevlevî bestekârların ürünüdür. Klasik edebiyatımız da öyle. Bugün bile turist ağırlamağa kalktığımızda ilk aklımıza gelen, döner kebaptan hemen sonra, “dönen dervişler”dir. Biraz daha derinleşirsek Yunus’u, Hacı Bektaş’ı, Hacı Bayram’ı masaya getiririz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerlemizi hâlâ “Allah Allah!” diye taarruza kalkar. (Piyade nizamnamesinde böyle yazılıdır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bilerek belki bilmeyerek, her “hayırlı işler” dilediğimizde, her “maşallah” ve “inaşallah”ımızda, minimalist de olsa dinimiz vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, bu “bilerek ve bilmeyerek”in “bilmeyerek” bileşeni baskındır. Fakat bu şuur kaybı yeni değildir. Yahya Kemal, geçen asrın başındaki sanatımızı, “naaş” (ceset) olarak nitelendirir: “Bu naaş yeni edebiyat devrinden evvel bir vücuttu, o vücudun bir ruhu vardı, o ruh bütün bir cemiyetti. İki şair bu cemiyetin ruhunu biri saraylarda inşadla, biri kahve köşelerinde sazla tekrar o cemiyete terennüm ediyordu... Söyleyenlerle dinleyenler bir nevidendiler. Şair bütün öteki sanatlara bağlıydı. Divanını yazıp bitirdikten sonra hattata veriyordu, hattat o divandan ta'lîk hattın son kıvraklığıyle bir sanat eseri daha yaratıryordu, mücellid deriden, sahtiyandan temasın bir hazzına daha misal gösteriyordu, müzehhib, gözleri arapkârî çizginin oyunlarıyle, zevkiyle bir daha kamaştırıyordu. Şairin divanındaki şarkıları bestekâr birer makamdan besteliyor, Boğaziçi yalılarını, Rumeli ve Anadolu’nun konaklarını neş'eden, hüzünden mestediyordu; gazellerini hanende Kâğıthane'nin ve Osmanlı ülkesinin Budin'den Mısır'a kadar, semasına yükseltiyordu; naatlerini naathan mevlidlerde okurken, bütün bir ümmet zevkinden: "Allah!" ve "Yâ Muhammed!" nidasıyle kubbeleri inletiyordu. Şaire, mima, camilerinin, mescidlerinin, saraylarının, hanlarının, medreselerinin, çeşmelerinin, şadırvanlarının cephelerinde bir yer ayırıyordu. Taşçı kitabe taşını kesiyor, hattat kitabeyi yazıyor, hakkâk oyuyordu...."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;. İlber Ortaylı, sanatın ötesinde, dünya görüşü ve felsefesiyle “Müslüman adam” tipini inceliyor ve bu “tip”in İslamiyet dünyasının tümünde daha eskilerde, Ortaçağ’dan sonra zayıfladığı ve nihayet çözüldüğü değerlendirmesini yapıyor. Buna karşılık ateistinden komünistine kadar “Hristiyan adam”, “Yahudi adam” tipleri yaşamağa devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine pek farkında olmadığımız bir gerçek, son asırlarda, kültürdeki müslümanlık adına ne varsa hemen tamamının veya en önemli bölümünün bize ait olduğudur. Bizde dinciler de, kategorik olarak dine muhalefet edenler de bunun farkında değildir. Duymağa alıştığımız ezanlar bize aittir. Itrî’nin bestesidir. Taklitleri çoktur ama mevlid bize aittir. Kandiller bize aittir ve o hiç hoşlanmadığımız tarikatler büyük çapta bize aittir. Bu saydıklarımın hemen tamamı, İran ve Suudî Arabistan gibi ülkelerde yasaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinin kültüre bu güçlü etkisi sürerken ortaya çıkan şaşırtıcı bir özellik de bu etkinin katiyen dindarlarla, hattâ o dinin mensuplarıyla sınırlanmamasıdır. Gelb’i tanıdığım yıllarda, aynı ülkede, beni “Akşam şerifleri hayırlar olsun efendim” diye karşılayan Rum tütüncü de aynı kültür çemberinden sesleniyordu. Ortaylı’nın belirttiği gibi, dindarından, ateistinden komünistine kadar bütün bir Hristiyan alemi bilerek veya bilmeyerek— ama çoğunlukla bilerek— Hristiyan kültür çemberinde yaşadığı gibi, bizim insanımız, hattâ diaspora Rum ve Ermenimiz de bilerek veya bilmeyerek—maalesef çoğunlukla bilmeyerek— Müslüman kültür çemberinde, daha doğrusu Osmanlı-Türk kültür çemberindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millî kültürün bileşeni yönüyle dinin, hele bu kadar inançlar veya inançsızlıklar üstü iken, laik, demokratik millî devleti tehdit edebileceği düşünülemez. Tam tersine, bu dayanağı zayıflayan millî yapı dış kültür taarruzlarına karşı savunmasız hale gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Kişi ve din&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratan, yaratılan, ölümden sonrası... Yalnız mıyız? Bizi bir koruyan, gözleyen var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasaklasanız da mecbur tutsanız da insanlar bu soruları sorarlar. Şöyle veya böyle cevaplar verirler. Anlaşılıyor ki insan ortaya çıkalı beri bu böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine anlaşılıyor ki bu sorulara en kapsamlı cevaplar dinden gelmektedir. Kapsamlı oldukları muhakkak da, doğru cevaplar mı? İşte burada inanmak veya inanmamak devreye giriyor. Bu tek tek insanları ilgilendirir. Devletleri değil. Ferdin inancını terk etmesi için müdahale eden devletler de oldu. Fakat bunlar, kendileri, komünizm gibi başka bir dinin hâkimiyetindeki devletlerdi. Onların hedefi insanları dinden vazgeçirmek gibi görünse de aslında, bir din yerine bir başkasını ikame etmeğe çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih boyunca dine ve Tanrı veya Tanrılara inananların bütün toplumlarda hep çoğunlukta olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1969 yılında, mihmandarımız Polonyalı genç kıza, ülkenin dini yapısını sorduğumda aldığım cevap hoştu: “Resmen ‘ateist’iz ama çoğunluk Katoliktir.” Şimdi Rusya’da da resmî merasimleri kara cüppeli, uzun sakallı Ortodoks papazlar takdis ettiğine göre resmî ile gayrı-resmî artık aynıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fertlerin dinlerine bağlı olmasının devlete ve millete getirdiği bir yük yoktur. Tersine, istikrar ve güvenlik için din, artı puandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletin zor günlerinde dinî inancın desteği açıktır. Çanakkale’den Millî Mücadele’ye yakın tarihimiz bunun kanıtıdır. Barış zamanında da Tanrı ile diyaloğunu her an sürdüren, bütün dinlerin temelini oluşturan ahlâk, vicdan, dürüstlük ve dürüstlüğün toplumda hâkim kıldığı güvenin kalkınmanın da etkili bir bileşeni olduğuna dair sosyolojik delillere sahibiz.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık son asır gösteriyor ki, devletin tek tek insanların dinine müdahale ettiği noktada ciddî problemler çıkmakta ve sonunda devlet savaşı kaybetmektedir. Polonya’daki “resmen ateist” düzenin yıkılmasında Polonya asıllı Papa John-Paul’ün varlığı bile dengeyi, düzene baş kaldıran “Dayanışma” sendikası lehine değiştiren ağırlıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde fertlerin dinî inançları veya inançsızlıkları da devleti tehdit eden veya devletin yönlendireceği bir husus olmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Devlet ve din&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Müslüman devletler, şeriat denilen, belli, yazılı tek tip bir hukukla yönetilir. Başlangıçtan bu güne müslüman ülkelerde devlet bu esasa göre yapılanıp yönetilmiştir.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Osmanlı da bu hukukla yönetilen teokratik bir devletti.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı ve yasaları şeriata ve İslâmiyet’e aykırıdır.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Avrupa’da dinin karanlığı, daha az dindar, hattâ laik olan Protestan hareketle yıkılmıştır. Dinde reform yapılmıştır.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Batı laikliği iyice sindirmiştir ve bu yüzden orada dinin devlete etki yapması tehlikesi kalmamıştır.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;Bu maddeler, maalesef Türkiye’de kamu oyuna hâkim yanlışlıkların kısmî listesidir. Belki “yanlışlık” yerine “baş aşağılıkların” demek daha doğrudur. Çünkü bu hükümlerin her birinin hemen hemen tam zıddı doğrudur:&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Şeriat, İslâm hukuk usulüdür ve temelde Roma Hukuku’na dayanır. İslâm Hukuku da tarih içinde Avrupa Hukuku’nu etkilemiştir. Hristiyanlık siyasî iktidardan uzak, hattâ siyasî iktidarın (Roma’nın) yasakladığı bir akımdı. Bu yüzden “Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” demek zorundaydı. Fakat iki gelişme ve Avrupa’nın siyasî yapısı din- devlet ilişkisini tersine çevirdi. Önce Roma Hristiyan oldu. Hristiyanlık devlet dini haline geldi. Sonra merkezî devlet çözüldü. Merkez, Konstantin’le İstanbul’a taşındı. Batı Avrupa’da beş yüz civarında atomik siyasî merkez ve Roma’daki Papa kaldı. Bu güç dengesi içinde dinî otorite öne çıktı; krallara taç giydirir, sınırlara müdahale eder, ağırlığını koyduğunda ses getirir bir konuma geldi. Adeta, Avrupa denilen un-ufak konfederasyonun yeni, fakat bu sefer dinî Roma’sı rolünü oynadı. Din devletçikleri doğrudan yönetmese de, son derece etkiliydi ve gerçekte olmasa da söylemde meşruiyetin kaynağıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslâm, doğduğu günden itibaren siyasî iktidarın da sahibiydi ve her zaman devlet, dinin yapılanması ve teşkilâtlanması üzerinde son sözü söyledi. İslâmiyet’te bırakın dinin devleti yönetmesini, her zaman devlet dini yönetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazlul Rahman, sık sık, “Kuran bir hukuk kitabı değildir.” hükmünü tekrarlar. Bu Kuran’ın eksik bir hukuk kitabı olduğu anlamında değildir. Kuran, hiç bir zaman bir hukuk kitabı olmak iddiasında değildir. Tıpkı bir tabiat bilimleri kitabı olmak iddiasında olmadığı gibi. Tabiatı keşfetme de, hukukunu kurup düzenleme de insanın görev ve sorumluluğundadır. Çünkü ona akıl verilmiştir. Bunları insan, hak, adalet, vicdan ve insanî değerlere göre kendisi kuracaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her bir İslâm ülkesinin hukuku ve hukuk uygulaması günün şartlarına göre farklıdır. Unutmayalım ki, bir İslâm iktidarını bir diğeri devirirken her ikisi de “şeriata” göre hareket etmekteydi. Biz Uzun Hasan’ın, Mısır Memluklerinin (resmi adıyla Türkiye Devleti’nin) üzerine fetva alarak yürüdük. Onlar da gayet şerî fetvalarla bizimle harb etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerif Hüseyin ve İbn Suud, şeriat icabı bize saldırdı. Biz, hem de Halife ve Şeyhülislâm’ın direktifiyle ve şeriat icabı onlara direndik. Ve İngilizler kazandı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün modern dünya hukuku ile “İslam hukuku” arasındaki en çarpıcı farklılıklar diye gösterilen, “recm” (zina yapan kadının taşlanarak öldürülmesi- İran’dan sık sık bunun haberleri geliyor), “çok eşlilik” gerçeği ortaya çıkarmak için acı misallerdir. Recm, Kuran’da yoktur; Ahd-i Atik’te vardır. Kitabı Mukaddes’i kabullenen dünya recmi yasaklamışken “İslam Hukuku” bunu nasıl devam ettirebilir? Bir erkeğin evlenebileceği kadın sayısını sınırlandıran ve tek eşliliği kuvvetle tavsiye eden tek din İslâmiyet’tir. İslâmiyet’in geldiği çağda, Hristiyan ve Yahudilerde sınırsız çok eşlilik vardı. Şimdi nasıl oluyor da çok eşlilik İslâm Hukuku’nun ayırd edici özelliği oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, İslâm Hukuku ile Batı Hukuku’nu değil de İslam ülkelerinin şu andaki hukuku ile Batı ülkelerinin şu andaki hukukunu karşılaştırılırsa&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;, birincide asırlar boyu donmuş, toplumun ve çağın gereklerine uyum sağlayamamış bir “hukuksuzluk” görüyoruz. Farklı bir “hukuk anlayışı” değil. İsterseniz buna, “içtihat kapısının kapanması” deyiniz.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Osmanlı Devleti de hiç bir zaman “teokratik” bir devlet değildir. Zaten devlette “kanun”, dünyevi hukukun ismi olarak kullanılmıştır. “Milletler”in, yani dinî cemaatlerin farklı hukukları vardır ve bu hukuk ancak sulh mahkemeleri düzeyinde cemaatlerin “şeriatlerini” yansıtır. Padişahların adıyla anılan kanunnameleri hatıra getiriniz. Ancak Osmanlı uygulamalarında, İmparatorluğun yapısı gereği İslâmiyet’i vurgular. Değer olarak ona atıfta bulunur.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı ve kanunları İslamiyet’e zıt değildir. Tarih boyunca çeşitli müslüman devletlerin hukuku ve devlet yapısı bir birinden nasıl farklı idiyse, Türkiye Cumhuriyeti’in yapısı ve hukuku da onlardan farklıdır. Tarihte bir birinden çok farklı yapı ve kanun sistemleriyle yönetilen müslüman devletlerde bu farklılığın izahı “ulul emr”, siyasî otoritenin birincilliği, siyasî otoriteye itaat ilkesiyle kabul edilir. Meselâ tek eşliliği öngören Medenî Kanun İslamiyet’e aykırı değildir. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi İslâmiyet, çok eşliliği sınırlar ve tek eşliliği kuvvetle tavsiye eder. Buna karşılık “ulul emr”, tek eşliliği emrettiğinde ve ulul emr’e itaat farz olduğuna göre, buna muhalefet nasıl İslâmiyet’le bağdaştırılabilir?&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Protestanlık dine karşı değil, din için yapılan bir harekettir. Laik değildir. Daha “teokratik” bir devlet düzeni arzusuyla, Papalığın dine hakkıyla uymadığı gerekçesiyle başlatılmış, Katoliklikten daha muhafazakâr bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Reform dinde değil, kilise teşkilatında yapılmıştır. Daha doğrusu, Papalığın Avrupa’daki siyasî hâkimiyetine son vermek için yapılmıştır. Papalığın siyasî ümmetçiliği yerine daha dindar, fakat daha millî devlet yapılarının kapısını açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Batı’da din ve devlet, birbirine bizdekinden daha yakındır. Meselâ İngiltere, Norveç, İsviçre, İslanda ve Yunanistan devletlerinin resmî dini vardır. Özellikle son on yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde dinî söylem son derece güçlü hâle gelmiştir. Bundan, Batılı siyaset bilimcileri rahatsızdır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Bu yazı yazılırken ABD Başkanlığını yürüten G. W. Bush’tan iki misal: Başkan’ın 2003 yılı “Birliğin Durumu” konuşmasında 22 dinî atıf yapılmıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; 2008’de İsrail parlementosu Knesset’te Bush’un yaptığı konuşma, İsrailliler’i bile şaşırtmıştı: “Sonra olanlar (İsrail’in bağımsızlık ilânından sonra olanlar) yeni bir ülkenin kurulmasından öteydi. İbrahim, Musa ve Davud’a verilen çok eski bir sözün yerine getirilmesiydi. Eretz Yisrael’in seçilmiş halkına bir vatan... Hükümetlerimiz arasındaki ittifak kırılmaz bir bağdır; fakat dostluğumuzun kaynağı, her hangi bir antlaşmadan daha derinlere uzanır. Halklarımızın ortak ruhuna, Kitab’ın bağına, ruhun bağlantılarına gider.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Türkiye&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millî kültürün bir parçası olarak din, fertlerin aşkın inançlarının kaynağı olarak din ve devlet siyasetinde din... Bu üç ayrı cephenin farkında olmadan ve sonuncusundaki gerçek dışı, hattâ gerçeği ters yüz eden iddiaları değerlendirmeden tek boyut üzerinde düşünürseniz doğruyu yakalamak imkânsız hâle gelir. Bir uçta sözde din, din adına Türk milletinin ve onun millî devletinin temellerine saldırı; diğer uçta “bu milleti çok seviyoruz da dini problem oluyor” diyen ve yenilgiye mahkûm bir sözde laiklik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda galiba daha çok yazmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_____________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; İlber Ortaylı, “Avrupa ve Biz”, İş Bankası Yayınları, İstanbul (2008), s. 220 Benim Gelb olayı da aynı kitapta daha sağlam anlatılıyor: “Bugün Siyonist Yahudi hiçbir şekilde Yahudiliğin kurallarını yerine getirerek yaşamaz ama Yahudidir. Adam kurallara uymaz ama yabancılara karşı uyar görünür (bu riya değildir, kimliğini sergiler) ve uyulması için talepte bulunulduğunda saygı gösterilmesini ister...Bir Yahudinin kimliği vardır. Şeriatının emrine uymasa, inan&amp;shy;masa da ulusal kimliğini ortaya koyar. Bir İsrailli memuru, hiç bir büyükelçi Şabat akşamı yemeğe çağıramaz, gelmez çünkü."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Yahya Kemal, “Edebiyat’a Dair”de “Sade Bir Görüş”, s.51-52, İstanbul Fetih Cemiyeti, 3. Baskı, İstanbul (1990).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Max Weber’in “Protestan Etiği ve Kapilatizmin Ruhu” akla ilk gelen örnektir. Francis Fukuyama’nın “Güven” kitabı daha yeni bir örnek: Francis Fukuyama, “Güven- Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması”, Türkiye İş Bankası Yayınlar, İstanbul (2000). Ülkemizde iddia olunduğuna göre dindarlığın artmasıyla anketlerin gösterdiği, toplumdaki güvenin azalması, üzerinde düşünülmesi gereken ters bir olgudur. Bu, Türkiye’deki dindarlaşmanın farklı bir dindarlaşma olduğuna işaret eder gibi...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Uygulanmayan, örneği bulunmayan fakat kafalarda var olan bir “hukuk”un ne demek olduğu izaha muhtaçtır. “Ormanda bir ağaç düşer, fakat bunu duyacak kimse olmazsa, ses çıkmış mıdır?” gibi bir problem.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Meselâ, Kevin Phillips, “&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.amazon.com/American-Theocracy-Politics-Religion-21stCentury/dp/B00119O0M8/ref=pd_bbs_sr_1?ie=UTF8&amp;amp;s=books&amp;amp;qid=1213800911&amp;amp;sr=1-1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;American Theocracy: The Peril and Politics of Radical Religion, Oil, and Borrowed Money in the 21stCentury&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;” Viking Adult (2006)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; John Ralston Saul, “The Collapse of Globalism: and the Reinvention of the World”, The Overlook Press, Woodstock &amp;amp; New York (2005), sayfa 256.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Prepared Text of Bush's Knesset Speech, May 15, 2008 4:04 a.m As Prepared for Delivery: Remarks by the President to Members of the Knesset, The White House, Office of the Press Secretary (Kudüs).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-3737304091449360111?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/3737304091449360111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=3737304091449360111&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/3737304091449360111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/3737304091449360111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2008/07/dinin-cephesi-yurt-dnda-renciliim.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-4975045895500732698</id><published>2008-05-19T14:56:00.003+03:00</published><updated>2008-05-19T15:14:01.383+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Niçin geri kaldınız?: Piyasa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="MARGIN-LEFT: 40%; FONT-STYLE: italic"&gt;Tanrı devlete, yapmaması gerekenlerden geri durması için ihtiyacı olan nefs hâkimiyetini, yapması gerekenleri hızı ve etkin şekilde yapabilme gücünü ve birini diğerinden ayıra edecek aklı ihsan etsin.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir malı, veya bir hizmeti kim üretmeli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar üretmeli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaça satmalı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar ekonominin temel sorularıdır. Son yıllarda, “bir derste ekonomi”, “bir sayfada ekonomi” anlatmak moda haline gelmişken Milton Friedman’dan, “bir kelimede ekonomi” talep edilmiş. Friedman önce, “piyasa” demiş. Fakat arkadan değiştirme ihtiyacı duymuş: “fiyat”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar, teorik tartışmalardan haberli veya habersiz, bu sorunun cevabını davranışlarıyla verdiler: Piyasa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Siyasî otoritenin fikri genellikle farklıydı. Bizim loncalardan, İngiltere’de artık sadece işletmenin eskiliğini vurgulamak için kullanılan “majestelerinin tayini ile viski üreticisi”, “majestelerinin tayini ile salça üreticisi” unvanlarına kadar her üretimin “ruhsat”a bağlanması gayet makul görünüyordu. Fiyatlar da devletin koyacağı “narh” ile belirlenmeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksi keşmekeş değil miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceler kulağa geldiği kadar arkaik değildir. Hemen bütün komünist sistemlerde ve birçok komünist olmayan devlette yirminci asrın sonuna kadar bu anlayış devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke ekonomisinin geleceğini, yani gelecekte nelerin ne kadar üretileceğini de devlet planlayacaktı. Eğer üretim bütünüyle devlet tarafından yapılacaksa—ki her halde en pratiği budur— mesele yoktu. Devlet kendi planını kendi icra edecekti. Üretim devlet dışında birimler tarafından da yürütülüyorsa, onların devletin gelecek hakkındaki kehanetlerine göre vaziyet almaları iyi olurdu ve gerekliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar son derece “mantıklı” tutumlardır. Mantığa ne kadar uygunsalar, o derecede de gerçeğe ve dolayısıyla bilime aykırıdırlar. Defalarca belirttiğim gibi, bilimin baş düşmanı akıl dışılık veya mantıksızlık değildir. Bilimin asıl düşmanı, gözlem ve gerçeğe önem vermeyen mantıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce yıldır fiyatı ve neyin ne kadar üretileceğini arz ve talep tayin etmektedir. Bir mala veya hizmete ihtiyaç varsa ve kanunlar yeterli üretime engelse, kaçakçılık ve yasa dışı üretim artmaktadır. Bir mal veya hizmetin fiyatı narhla, arz talep dengesinin gösterdiği noktanın altında tespit edilirse o mal ortadan kaybolmakta ve karaborsaya düşmektedir. Bir mal veya hizmetin fiyatı piyasanın gerektirdiğinin üstünde tutulmaya çalışılıyorsa kayıt dışılık patlamaktadır. Maktu avukat ücretleri, asgari ücret, Tabip Odası Asgari Ücret Tarifesi bunun ülkemizdeki örnekleridir. Sanıldığının aksine, devlet genellikle fiyatları düşürmek yönünde değil, politik güç veya oy sahibi grupların çıkarları için fiyatları yükseltmek yönünde de narh koymaya çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomiye hâkim devlet fikrinin Türkiye’deki son örneği, bizim 2008 tarihini taşıyan Özel Hastaneler mevzuatıdır. Bu yeni kanunumuzla nerede hastane açılacağı, hangi cihazların alınacağı, kaç doktor ve hemşire istihdam edileceği, bu kadrolara kimlerin tayin edileceği Sağlık Bakanlığımızca belirlenecektir. Sayın Bakanlık bu kararları almadan önce Çin Halk Cumhuriyeti yönetimine bir danışsa iyi ederdi. Böyle politikaların çalışmadığını onlar bizimkilere söylerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Üretimin ve fiyatın devlet kontrolünde olmaması gerektiği anlayışı ilk kez ve sadece o feodal Avrupa’nın otorite yokluğu sırasında doğdu. Çünkü ilk kez orada, bir tarihî kaza sonucu, devlet otoritesinde buna izin verecek boşluk ortaya çıktı. Bir kere yararı görülünce, millî devletler ve imparatorluklar devrinde de sürdürüldü. Dünyanın geri kalanında, hemen her yerde devletçiliğin hâkimiyeti devam etti. Japonya, Tayvan, Hong Kong, Singapur ve Güney Kore hâriç Asya’nın tamamında, Avrupa’nın doğusunda ve Kuzey Amerika hâriç Amerikalarda... Afrika’nın tamamında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilirse, bu küçük dünya turu, asıl istisnayı teşkil eden gelişmiş ülkelerle, “niçin geri kaldınız?” sorusunun muhatabı çoğunluğu da birbirinden ayırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiliz emperyalizminin baskısı altında kalan Japonya ve Hindistan’ın çok farklı kalkınmışlık seviyelerine sahip olmaları da tarihin bir cilvesiyle açıklanabilir: İngilizler Japonya ile temasa geçtiklerinde İngiltere’de Liberal Parti iktidardaydı. Hindistan’a etkileri azamiye çıktığında ise İşçi Partisi. Japonya, İngiltere’nin gücünü liberal söylemde, Hindistan sol söylemde gördü... 19. asrın ikinci, 20. asrın ilk yarısına ait bu iki zıt gözlem, asrın ikinci yarısında birbirine zıt iki ekonomi düzenini ve kalkınma seviyesini belirledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tabiat alanında, kökü eski Yunan’a dayanan feylesofların mantıklı fakat yanlış hükümlerine karşı bilim devrimi on altıncı asırda başlar. Ekonomide uyanış tabiat bilimlerinden üç asır daha geç ortaya çıktı. Tayin ve narhların dışında hâkim bir gücün bunlar yokmuş gibi hükmünü icra ettiği ilk kez Adam Smith tarafından gözlendi. Adam Smith’in ifadesiyle tek tek insanların kendi çıkarları için verdikleri milyonlarca karar, sonuçta üretim ve ticareti topluma azami faydayı sağlayacak noktada dengeliyordu. Bu mekanizmaya müdahale edilmemeliydi. Sonuçta bize en iyiyi sunan bir “gizli el” vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam Smith’in sözleri mantığa değil gözleme dayanıyordu. Gerçekten da mantıklı değildi. Bu mantıksızlık, ABD’yi ziyaret eden bir Sovyet yetkilisinin merakında çok güzel dile getirilmişti.: “New York şehrinin süt dağıtımını kim düzenlemektedir?” O tarihte, bugünkü gibi uzun ömürlü sütler yoktu. Tüketilmeyen süt birkaç gün içinde bozulurdu. Bu durumda, tonlarca ve tonlarca sütün milyonlarca insana tam talep ettikleri ölçüde, ne fazla ne eksik, tam zamanında, tam da o sütü alacakları fiyatla—yine ne eksik ne de fazla— ulaşması değme generallerin planlayıp yürütebilecekleri bir ikmal operasyonu değildi. Cevap, Adam Smith’in gizli elidir... Sovyet bürokratının bunu anlaması, mümkün değildi. Bu anlayış eksikliği, yirminci asrın sonunda Sovyet İmparatorluğu’nun sonunu getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gizli el”, yirminci asırda Ludwig von Mises tarafından daha açık bir tarzda izah edildi. Piyasa dediğimiz mekanizma insanların bir birlerine sürekli bilgi göndermesidir. Alıcılar, satıcılar, üreticiler, tüketiciler, aileler, tüccarlar her gün mesajlaşır. Bu mesajlar, hangi mal ve hizmeti ne kadar tüketecekleri, hangi fiyata razı olacakları üzerinedir ve sözle değil, hareketle, daha doğrusu harcamalarla verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi işletmenin iyi, hangi şirketin kötü çalıştığını da bu mesajlar belirler. İnsanlara yararlı mal ve hizmeti, onların istediği kalitede üretip alacakları fiyatlarla satanlar büyür, zenginleşir ve yaşar. Bunu beceremeyenler iflas eder, yok olur... Canlılar dünyasındaki tabiî seçim, eski deyimimizle “ıstıfa vetiresi” ekonominin dünyasında da sürer gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Von Mises’in veciz tespiti: “Piyasa, insanlar tarafından yaratılır, fakat insanlar tarafından kontrol edilemez”. Kontrol edilmezliğin izahı zor değildir. Milyarlarca mesaj bir avuç, hatta yüzlerce, veya binlerce bürokrat tarafından anında değerlendirilip, anında doğru cevaba dönüştürülemez. Milyonlarca insanın çıkarını bir avuç bürokratın onlardan daha iyi bilmesi mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomi alanındaki Nobel ödüllerinin önemli bir kısmı son yıllarda ekonomide malumatın (= enformasyonun) rolü, malumattaki simetri bozukluğu (bazı oyuncuların diğerlerinden fazla bilgiye sahip oluşu) ve malumat akışındaki aksaklıkların piyasayı bozması, malumat ve çıkarlarına göre insanların davranışları (oyun teorisi) konusundaki araştırmalara verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Piyasa kavramını hazmettikten sonra, fakat mutlaka hazmettikten sonra, atılması gereken ikinci adım, piyasanın her zaman mevcut olmayacağını anlamak ve “gizli el”e iman derecesinde güvenmemektir. Gizli el bazen yok olmakta, bazen da felç geçirmektedir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Dengeleri açıklamakta son derece yararlı olan teoriler, dengesizlikler karşısında başarısız kalabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasayı bozan baş etkenlerden biri, tekellerdir. Tekel devlette de özel sektörde de olsa tekeldir, piyasa dışındadır ve piyasayı tahrip eder. Bir başkası, devletin müdahalelerinin üreticiler, tüketiciler ve bütün ekonomik birimlere gelen malumatı çarpıtmasıdır Talep edilmeyen mal veya hizmete talep bulunduğu veya denge fiyatının üstünde veya altında fiyat sinyalleri verilmesidir. Ülkemize ve bugüne ait yukarıda saydığımız örneklerin her biri bu yanlış sinyalleri içinde taşır. Devlet ihalelerinde “ihaleye fesat karıştırılması”, bazı alanların sınırlanıp rant değeri kazandırılması ve özel düşüncelerle üleştirilmesi hep piyasa sinyallerini bozan unsurlardır. Nihayet, devletin “iktisadi teşebbüsler”i ıstıfa vetiresine tabi olmazlar. Çoktan ölmeleri gerekenler, toplumdan kan alarak hortlak hayatlarını sürdürürler. Arzla talep arasında büyük bilgi farkı bulunan ve güvene dayanan tıp, bankacılık, sigortacılık gibi alanlarda kanunların şeffaflığı zorunlu kılması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Nasıl zenginleşirsiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iki asrın tecrübesi, mantığa uygun veya aykırı, milletlerin zenginleşme yolunun ana çizgilerini gayet belirli kılmıştır. Bu ana çizgileri, Batı’nın endüstri devrimi konusunda otorite sayılan David S. Landes’in, “Milletlerin Zenginliği ve Fakirliği” eserinden alarak sunuyorum&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“İdeal bir toplumun ana hatlarını çizerek başlayalım... Teorik olarak maddî ilerleme ve genel zenginlik yoluna en uygun cemiyeti... Bu, “daha iyi” veya “üstün” bir toplum anlamına gelmiyor. Bu kelimelerden kaçınmalıyız. Bu, sadece mal ve hizmet üretimine daha yatkın bir toplumdur. İdeal büyüme ve gelişme toplumu şöyle bir toplumdur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;Üretim araçlarını kullanmayı, yönetmeyi ve inşa etmeyi bilen, teknolojinin sınırlarındaki yeni teknikleri yaratabilen, adapte edebilen ve onların ustası olabilen.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;İster resmî okullar ister çıraklık eğitimiyle bu bilgi ve yetenekleri gençlere aktarabilen.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;İşe insan seçerken bunu yetkinlik ve liyakate dayandıran, terfi ve tenzilleri performansa göre yapan.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;Tek tek insanların veya grupların girişimlerine imkân veren, inisiyatif, rekabet ve başarma hırsını teşvik eden.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;İnsanlara emek ve girişimlerinin sonuçlarından yararlanmasına izin veren.”&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Böyle bir toplum, bu önemli hedeflerin gerçekleşmesi için gereken siyasî ve toplumsal kurumlara sahiptir. Bunlar, meselâ şu müesseselerdir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;Tasarruf ve yatırımı daha iyi teşvik edecek özel mülkiyet hakları.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;Hem diktatörlüğün suiistimaline hem de özel keşmekeşe (suç ve yolsuzluk) karşı kişi hürriyetlerinin güvenceye alınması.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;Açık veya zımnî mukavele haklarının devlet zoruyla güvenceye alınması.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;İstikrarlı bir yönetim. Yönetimin demokratik olması gerekmez, fakat hükümet herkese açıkça bildirilen kurallarla yönetilmelidir. Şahısların değil kanunların hükümeti olmalıdır. Eğer demokratikse, yani belli dönemlerde yapılan seçimlere dayanıyorsa, çoğunluk kazanmalı, fakat kaybedenlerin haklarını ihlal edememelidir. Kaybedenler ise kayıplarını kabul etmeli ve sandığa tekrar gitme zamanını gözlemelidirler.&lt;br /&gt;Şikâyetleri duyan ve önlem alan, dinleyen ve dinledikleri üstüne icraat yapan bir hükümet.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;Dürüst bir hükümet: Öyle ki, ekonomideki aktörler piyasa içinde veya dışında yönetime dayanan avantaj ve ayrıcalık aramaya yönelmesin. Ekonomideki teknik tabirle, iltimas ve nüfuzun sağladığı rant bulunmasın.&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;em&gt;İtidal sahibi, etkin ve arsız olmayan bir hükümet. Bunun sonucunda vergiler sınırlanmış, hükümetin toplumun üretimi üzerindeki talepleri nispeten az ve ayrıcalıklar ortadan kalkmış olmalıdır.”&lt;/em&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;Ve belki, en önemli tespit:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;İdeal toplum aynı zamanda dürüsttür. Dürüstlük kanun gücüyle sağlanmaktadır, fakat idealde, kanuna gerek bulunmamaktadır. İnsanlar dürüstlüğün doğruluğuna inanmalı, dürüstlüğün kazandıracağını görmeli ve buna uygun davranmalıdır.&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Landes’in saydığı maddelerden bir kısmı, Türkiye için önemini kaybetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha doğrusu, Landes’in önermelerinde “A’nın sağlanması için B yapılmalıdır” şeklindeki kalıpta, bazen B yapıldığı halde A’nın bir türlü gerçekleşmediğini görüyoruz. Meselâ, bizde “dürüstlük kanun gücüyle sağlanmak” istenmektedir ama insanlar dürüstlüğün kazanç sağlayacağına inanmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanunla düzenlenen elle tutulur noktalar yetseydi, Türkiye’nin bugünkünün çok üstünde bir hızla büyümesi gerekirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanunlar, yönetmelikler şüphesiz önemlidir ve bunlardaki yanlışlıkların etkisi önleyici, felç edici, hatta tahripkâr olabilir. Fakat bunun tersi ne yazık ki doğru değildir. İyi mevzuat bir toplumu gerçekten ayağa kaldırırken bir diğerinde etkisiz kalabilir. Bu “yumuşak” yön, her türlü “katı” mevzuattan daha etkili olabilir. İşte “zihniyet” denilen ve toplumun âdetâ genetiği gibi değerlendirilebilecek bu unsurları Türk toplumu açısından ele almak zorundayız.&lt;br /&gt;_______________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Bu duaya ilk kez, değerli fikir adamı Dr. Ömer Dönderici dikkatimi çekmişti. Aslı Reinhold Niebuhr (1892-1971) adlı papazın “Sükunet Duası”dır. Ben, bu yazının maksadına göre değiştirdim. Uzunca metnin başlangıç kısmının aslı şöyledir: “Tanrı bize değiştirilemeyecek şeyleri kabullenmemizi sağlayacak tevekkülü (veya sükuneti), değiştirilmesi gerekenleri değiştirme cesaretini ve birini diğerinden ayırd etmemizi sağlayacak bilgeliği ihsan etsin.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Joseph E. Stiglitz, “Information and the change in the paradigm in economics” (Ekonomide, malumat ve paradigmada değişim), 8 Aralık 2001, Nobel Ödülü konuşması (http://nobelprize.org/nobel_prizes/economics/laureates/2001/stiglitz-lecture.pdf).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Adam Smith iki asır önce, “gizli el”ini anlattığı kitaba “Milletlerin Zenginliği” başlığını koymuştu. Landes başlık seçerken Smith’e gönderme yapmaktadır: “The Wealth and Poverty of Nations” (Milletlerin Zenginliği ve Fakirliği), David S. Landes, W. W. Norton and Company, New York, London (1999) sayfa 217- 218. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-4975045895500732698?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/4975045895500732698/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=4975045895500732698&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/4975045895500732698'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/4975045895500732698'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2008/05/niin-geri-kaldnz-piyasa-tanr-devlete.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-2017831585481245155</id><published>2008-03-19T18:02:00.002+02:00</published><updated>2008-03-19T19:12:21.629+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Ekonomi ve "Niçin geri kaldınız?"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. asırda haritaya baktığımızda birbirinden çok farklı iki dünya görüyoruz. Bir tarafta merkezî büyük devletler, diğer tarafta param parça bir Avrupa. Siyasî, askerî, ekonomik üstünlük kesinlikle Avrupa'nın doğusundadır ve Türk Devletleri süper güçlerdir. Sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü İran coğrafyasında Şah İsmail'in kurduğu Safevî Türk Devleti ve bugünkü Hindistan coğrafyasında Babür Devleti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun birkaç asır içinde tamamen tersine döneceği, paramparça Avrupa'nın, hemen bütün doğuyu hükmü altına alacağını söyleyen bir kâhine her halde kahkahalarla gülünürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu hayret verici değişikliğin gerçekleştiğini görüyor ve soruyoruz: Niçin geri kaldınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sorunun cevabı, yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Batı'nın denizaşırı keşiflerine ve endüstri devrimine kadar doğuyu üstün kılan yapı ve zihniyet, daha sonraki çöküşünün de sebebidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marks hiç ortaya çıkmasa, komünist devrim hiç olmasaydı da Rus ve Çin ekonomileri yine emredici merkezî planlamacı ve piyasayı dışlayan bir yapıda şekillenecekti. Çünkü bu ülkeler de doğunun büyük merkezî devlet anlayışının mirasçılarıydı. Bırakın doğuyu, Roma ve sonraki Doğu Roma İmparatorlukları zamanının "Batı"sı da öyleydi. İnsanlık tarihinde sadece orta çağın Batı Avrupa ve Akdeniz Avrupası istisnadır. Medeniyetin geliştiği başka her yerde norm, merkezî büyük devlet ve bu devletin, hayatın her noktasını düzenlemesidir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabahat devletin merkezîliğinde veya büyüklüğünde de değildir. Nitekim deniz aşırı fetihlerin ve endüstrileşmenin sağladığı zenginliğe dayanan Avrupa'nın ilk yaptığı, tekrar merkezî büyük devletleri, imparatorlukları kurmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roma İmparatorluğu'nun yıkılışı ile İspanyol, İngiliz ve diğer imparatorlukların kuruluşu arasındaki bir yol kazasına benzeyen feodalite ve şehir devletleri, insanlık tarihinde ilk kez şunu gösterdi: Bazı şeylerin merkezden planlanmaması daha iyidir. Tek tek insanlar, ekonomik faaliyette, bürokrasilerden daha iyidir. Bu tek tek insanların kendi çıkarları için giriştikleri teşebbüsler engellenmezse, ülke daha güçlü ve daha zengin olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;16. asırda bu fikirlere de gülünürdü. Ne demek? Narh konulmazsa malların fiyatını kim belirleyecekti? Her isteyen her istediğini yaparsa keşmekeş çıkmaz mıydı? İpini koparan icat çıkarmaya, bid'at çıkarmaya kalkmaz mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o ipini koparanların yaptığı icatlar ve bid'atlardır ki iki asır sonra bütün dünyayı sömürgesi haline getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki unsur bu toz duman arasında öne çıkıyor. O iki unsurla problemin büyük kısmını anlayabiliyoruz. Biri insanların "kendi işi" kavramı. Diğer de piyasa, veya pazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kendi işi: El elin eşeğini nasıl çağırır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marksist olmadan önce Marks, "emeğin yabancılaşması"ndan bahsediyordu. Endüstri öncesi üretimde bir demirci, kendi işini yapardı. Ortaya koyduğu; ister kılıç olsun ister başka bir âlet; ürün kendinindi, ücret de kendinin. Çömlekçinin yaptığı kâse de, çinicinin çinisi de... Emekle ürün arasındaki bağ, gözle görülür, elle tutulurdu. Zanaatkârlar vardı ve zanaatlarıyla iftihar ederlerdi. Genç Marks, işte bu bağın kopuşundan şikâyetçiydi. Üretim araçları ve ürün yeniden üretene verilmeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marks, sonunda, emeğin yabancılaşmasını geri döndürmek için kolektivizasyon önerdi. Göremediği, kolektif mülkiyetin de emeği ve ürünü yabancılaştıracağı idi. İş insanın kendisinin değilse, patron ister vahşi kapitalist olsun ister devlet bürokrasisi, sonuç değişmiyordu. Kaldı ki, devlet bürokrasisin kaybedecek fazla bir şeyi yoktu. Patronun ise vardı. Bu yüzden işin sahibi bürokrasi olunca vahşet azalmıyor, tam tersine pervasızlaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalistin en koyusundan, liberalin en liberaline geçelim. Yirminci asrın en büyük iktisatçısı sayılan&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Milton Friedman'ın, "kimin parasını kimin için" harcadığının tasnifini yapan matrisi meşhurdur. Kim, kimin parasını, kim için harcarsa nasıl davranır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;Kendisi için&lt;/td&gt;&lt;td&gt;Başkası için&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td&gt;Kendi parasını&lt;/td&gt;&lt;td align="middle"&gt;I&lt;/td&gt;&lt;td align="middle"&gt;II&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td&gt;Başkasının parasını&lt;/td&gt;&lt;td align="middle"&gt;III&lt;/td&gt;&lt;td align="middle"&gt;IV&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Friedman anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I) Kendi parasını kendisi için harcayan, hem aldığının en ucuz olmasına, hem de en kaliteli olmasına dikkat eder. En ucuza, en kaliteli... Üretirken buna "verimlilik" diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II) Kendi parasını başkası için harcayan, aldığının fiyatına dikkat eder ama kalite fiyattan sonra gelir. Friedman, buna örnek olarak birisine hediye almayı gösterir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III) Başkasının parasını kendisi için harcayan mutlu kişi, fiyata pek dikkat etmez ama aldığı ürünün kalitesi önemlidir. "Para önemli değil" düsturu genellikle bu halden kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV) Başkasının parasını başkası için harcayan ne fiyata ne de kaliteye dikkat etmek zorundadır. Friedman, "İşte" der, "bu devlet bürokratının davranışıdır!".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Friedman'a kızabilirsiniz. Fakat bugün bu kuralların geniş çapta geçerli olduğunu biliyorsunuz. Peki dün? Herkesin çok ahlâklı olduğu "altın çağ"larda böyle değildi diyenler çıkabilir. Gelecekte benim kuracağım altın çağda herkes çok dürüst olacak; Friedman matrisi geçerliliğini kaybedecek diyebilirsiniz... Fakat her çağ için toplum laboratuarı Friedman'ın haklı olduğunu gösteriyor. Bütün bilimler gibi ekonomi de, gözleme dayanan bir bilimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Friedman'ın yapmadığı bir matris kuralım. Harcanan şey para değil, emek ve dikkat olsun. "Kimin için?" sorusunu aynen koruyalım: İnsanlar emek ve dikkatlerini nasıl harcarlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;Kendi işi için&lt;/td&gt;&lt;td&gt;   Başkasının işi için&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td&gt;Kendi emek ve dikkatini&lt;/td&gt;&lt;td align="middle"&gt;I&lt;/td&gt;&lt;td align="middle"&gt;II&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td&gt;Başkasının emek ve dikkatini&lt;/td&gt;&lt;td align="middle"&gt;III&lt;/td&gt;&lt;td align="middle"&gt;IV&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;I) Kendi emeğini kendi işi için harcayan, en yüksek verime odaklıdır. Kendi işinde çalışan gecesini gündüzüne katar... Dikkatiyse "veli-nimeti"ne odaklıdır: Ürettiği mal veya hizmeti alana; yani müşterisine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II) "Kendi emeğini başkası için harcama", kamu veya özel fark etmez, emeğin yabancılaşma tehlikesi bulunan konumdur. Patronu mutlu etmeğe, fakat çok da yorulmamaya çalışır. Dikkati öncelikle patronu- âmiri üzerindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III) Başkasının emeğini kendi için kullanan, patron veya âmirdir. II'deki kişiyle III arasında âmir- memur ilişkisi vardır. Bu pozisyonun da dikkati müşteri üzerindedir. Bir hedefi de, yönettiği insanların da aynı noktaya odaklanmasıdır. Kendi verdiği emek de, I'deki gibi yoğundur. Fakat çalıştırdıkları II konumunda bulunduğu için asla I kadar yüksek verim elde edilemez. Çağdaş yönetim biliminde organizasyon teorisinin bütün gayreti, II konumundaki insanları I'deki gibi davrandırmak, yani herkesi kendi işinin sahibi haline sokmaktır. Marks'ın kulakları çınlasın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV) Başkasının emeğini başkası için harcayan, özel sektörde orta kademe yöneticisidir. Devlet sektöründe ise bütün kademelerde. İyi yönetilmeyen bir yapıda, bu konumun da dikkati, II gibi, patronunun üzerindedir. Sarfettiği emeği mümkün olan en düşük seviyede tutmaya dikkat eder. Devlette çalışanlara en sık sorulan sorulardan biri, "Nasıl? İşin rahat mı?" sorusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otuz yılı aşkın, hem pratik hem de teorik "iş yönetimi", hatta genel olarak "yönetim" tecrübelerimin sonucunda şunu gördüm: Yönetim (management) biliminin bulguları bizim eski bir deyişimizle özetlenebilir: "El elin eşeğini türkü söyleyerek çağırır." Bu gerçeği, bu verimsizliği yok etmenin yolu, akla ilk gelen ilkel çözüm, "öyleyse her işi kendim yaparım" değildir. Gerçi bu çıkmaz sokağa girenlerin sayısı da bir epeydir. Şüphe yok ki bu anlayışla bakkal dükkânı veya nalbant atölyesinden öte bir işletme kurmak mümkün değildir. Küçük aşiretin ötesinde devlet de... Çözüm, büyük organizasyonlarda rol alan herkesin o organizasyonun "kendisinin" olduğunu hissetmesidir. Bu kolay bir başarı değildir. Fakat buna erişebilenler, iş hayatında da devlet düzeninde de devleşebilmektedir. İş hayatında "kalite yönetimi", devlet hayatında da "demokrasi", "vatandaşlık şuuru" bu anlayışın çeşitli cephelerini anlatan kavramlar olarak da değerlendirilebilir.&lt;br /&gt;________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Yirminci asrın en etkili ekonomisti yarışmasında bir numaralı konum için Milton Friedman'ın rakibi, John Maynard Keynes'tir. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-2017831585481245155?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/2017831585481245155/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=2017831585481245155&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/2017831585481245155'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/2017831585481245155'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2008/03/ekonomi-ve-niin-geri-kaldnz-16.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-3045995705107102305</id><published>2008-02-18T19:44:00.006+02:00</published><updated>2008-02-19T16:22:10.445+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Milliyeçiliğin ekonomisi – Ekonominin milliyetçisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="MARGIN-LEFT: 50%"&gt;&lt;em&gt;Ekonomide doktrinler yoktur;&lt;br /&gt;ekonomi bilenlerle bilmeyenler vardır. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Vilfredo Pareto&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de yakın tarihin en sert mücadelesinin yaşandığı 1968- 1980 döneminde şöyle bir anlayış hâkimdi: "Komünistlerin güçlü bir ekonomi doktrini var. Onların karşısındakilerin ise yok!". Buna komünistler de komünist olmayanlar da inanırdı. Bu yazının başlığı, veya "milliyetçi" kelimesi ile "ekonomi" kelimesinin yan yana kullanıldığı her hangi bir başlık, özellikle milliyetçi gençlik çevresinde sizi derhal "en çok satan" kılardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçiliğin ekonomik doktrini belli değildi ama yazılacak bir doktrinin sağlaması gereken şartlar belli idi: Kapitalist olmamalıydı. Çünkü biz kapitalizme karşıydık. Komünist olmamalıydı, çünkü biz, muhakkak ki, ona da karşıydık. Fakat bir an önce yazılmalıydı. Bu kesindi. Çünkü bir sayfada, bir nutukta anlatılacak bir ekonomik doktrine âcilen ihtiyacımız vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyolojiden ekonomiye, istatistik biliminden yönetim bilimi ve kaliteye katkıları hâlâ saygıyla anılan Pareto'nun (1848 – 1923) yukarıya aldığım sözünü o tarihlerde de bir yazımın başına almıştım. Ne var ki bunu söylemek popülariteye giden bir yol değildi. Arkasından, daha da az popüler olan şunları sıralardım: Milliyetçilik ekonomiye dayanmaz. Milliyetçiliğin bir ekonomi doktrini olması da gerekmez. Fakat Türk milletinin bekası ve güçlenmesi—ki güçlenme bekanın şartıdır— için ekonomi bilimini bilmemiz ve kullanmamız gerekir. Sosyoloji, fizik, kimya ve bütün bilimler için de bu doğrudur. Hâlâ da böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey Newton'un hareket kanunlarını bulmasıyla başladı. Son derece basit üç ifade, bir elmanın ağaçtan düşmesinden, ayın dünya yörüngesinde dönmesine kadar her şeyi açıklayabiliyordu. Öyleyse sıra, toplumun ve ekonominin Newton kanunlarını bulmaya gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işe "maddecilik"ten en çok hoşlanan komünistler teşebbüs etti ve komünist iktisat kuruldu. Maddecilikle ve komünizmle uzak yakın ilgisi bulunmayan Pareto'nun yukarıdaki sözünde de biraz Newton'a imrenme vardır. Pareto, ekonomiye, henüz hak etmediği bir kesinlik atfeder gibidir. Bu, ekonomide matematik kullanılmaması gerektiğini söyleyen von Mises'in tutumu ile taban tabana zıttır. Gelişmiş bilimler, ölçmeye ve ölçmelerin matematikle ifade ettikleri "kanun"lara dayanır. Ekonomi henüz bu seviyeye ulaşamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, bilimlerin başarısı, inceledikleri sistemlerin karmaşıklığıyla ters orantılıdır. Mekanik, fizik, en basit sistemleri inceler. Bu yüzden en çok ilerleyen bilim de fizik olmuştur. Fiziğin ilerleyişini ancak işin derinliklerinde tabiatın sanıldığı kadar basit olmadığını gösteren buluşlar sınırlamıştır. Fakat alınan yol, daha karmaşık sistemleri inceleyen bilim dallarına kıyasla büyüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir bu "daha karmaşık" sistemler? Zorluk sırasıyla, Fizik gibi birkaç taneciği değil, çok sayıda taneciğin bir biriyle ilişkisini inceleyen kimya; kimya ve fiziğin birlikte çözmeye çalıştığı biyoloji ve tıp; biyolojinin en karmaşık konularından psikoloji ve milyarlarca psikolojinin karşılıklı etkileşmesiyle ortaya çıkan toplum bilimi. Ekonomi de toplum biliminin bir alt dalı sayılabilir. Her bir dalın gelişmişlik seviyesini sıralarsak, az önceki sıranın tersini buluruz. Tabiatı açıklama, olacakları önceden tahmin açısından en başarılı bilim fizik, en başarısızları da sosyoloji ve ekonomidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisat tarihinin en güzel anlatımlarından birinin, "Modern İktisadın İnşası"nın yazarı Mark Skousen&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;, ekonomistlerin bazı çaresizliklerini kitabında şu tip alıntılarla anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Başkanları Nixon ve Ford'un Ekonomi Danışmanları Konseyi Başkanı Herbert Stein: "Bilgisizliğimden giderek daha fazla etkileniyorum... Bütçe açığını arttırmak, millî geliri canlandırır mı yoksa çöküntüye mi uğratır, bilmiyorum. Harcama seviyesini kontrol eden M1 mi yoksa M2 mi, bilmiyorum. Kişisel gelir vergisinin en yüksek dilimindeki yüzde onluk bir artışın, gelirleri ne kadar arttıracağını bilmiyorum... Kazanan hisseler nasıl seçilir, ayırt edilir, bilmiyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harvard Üniversitesi profesörü Robert J.Barro, "Bu günlerde bana en sık sorulan sorular şunlar: Ekonomik toparlanma neden beklenenden daha zayıf? Gelecek yıl boyunca ekonomide ne gibi gelişmeler olacak? Yardımcı olmak için devlet ne yapmalı? Gerçeğe en yakın bir ilk tahmin olarak, bu gibi sorulara verilecek en uygun cevaplar sırasıyla şunlardır: 'Bilmiyorum', 'bilmiyorum' ve 'hiç bir şey'."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yirminci asrın son yıllarında ekonominin geldiği nokta bu iken, Karl Marx ve takipçileri, yukarıda çaresizlik itiraflarını yapan çağdaş ekonomistlerden 100- 150 yıl evvel, tek ve kesin çözümü bulduğunu ilan etmişti. İdeolojiler hiç alçak gönüllü olmuyor. Çözümleri hep tek ve kesin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir komünist dünya kuruldu. Maddeye, bir bakıma ekonomiye dayanan bir dünya. Fakat 80 küsur yılda, Sovyetler Birliği'nden Çin'e, Arnavutluk'tan Küba'ya tek bir komünist ülke refaha kavuşmadı. Sonunda o dünya çöktü. Harple, kültürle falan değil; ekonomiyle çöktü. Matta İncili, 26: 52: "Kılıçla yaşayan kılıçla zeval bulur".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;O halde durum ümitsiz mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki anlattıklarımın doğurduğu hava kadar ümitsiz değil. Çünkü 21. asırda ekonominin de sağlam noktaları var. Ekonomi bilimiyle uğraşanlar, her şeyi bildiklerini söylemiyor. Fakat bildikleri şeyler de var. Acı olan, fikir birliği bulunan, oy birliği olmasa bile ezici çoğunluğun kabul ettiği bu noktaların, Türkiye'de aydınlar arasında hâlâ dirençle karşılanması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ikisi üzerinde durmak istiyorum. Birisi piyasa veya pazar ekonomisinin üstünlüğü... Diğeri—ki birincisiyle bütün bütün ilgisiz değildir— insanların, kendi işlerini yaparken verimin ve topluma yararın doruğuna çıktıkları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Komünist Çin'den "Çin mucizesi"ne&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_92pHl4fVLFI/R7rlE1ISO_I/AAAAAAAAAEY/u17etDpSvcE/s1600-h/CinKalkiniyor.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5168695393505131506" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_92pHl4fVLFI/R7rlE1ISO_I/AAAAAAAAAEY/u17etDpSvcE/s200/CinKalkiniyor.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şekilde&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; 1952- 2005 yılları arasında Çin'in Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) görülmektedir. (Tam resmi görmek için lütfen küçük resmi tıklayınız.) Yatay eksende önemli olaylar işaretlidir. Büyük Atılım ve Kültür Devrimi Mao'nun "görülmemiş kalkınma" hareketleridir. Şeklin içinde pazar ekonomisi ve özelleştirme yolundaki reformlar işaretlenmiştir. ÖEB, "Özel Ekonomi Bölgesi"nin kısaltmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin Halk Cumhuriyeti, son çeyrek asırda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisidir. Ondan önceki çeyrek asırda, grafiğe bakarak, "sürünme" diyebileceğimiz performansla bugünkü arasındaki farkı yaratan nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1976, Mao'nun ölüm yılıdır. Mao'dan sonra 1989'a kadar Deng Ziaoping, ondan sonra da Jiang Zemin başa geçmiştir. Zemin'in, Deng reformlarının arkasındaki beyin olduğu söylenir. Dolayısıyla Komünist Çin'i, Mao dönemi ve Deng- Zemin dönemi diye ikiye ayırabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mao döneminde ne yapılıyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarımda üretim köy kollektifleriyle yürüyordu. Köylünün tarımdan kişisel çıkarı yoktu. Çalışmaya göre "iş puanı" alıyorlardı ama bu, bir cins işçi puantajıydı ve insanların çalıştıklarını kontrol maksadına dönüktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Atılım'da, kalkınmanın ağır endüstriyle başarılacağı, tarımda "rasyonel ve bilimsel" metotların kullanılması gerektiği emredildi. Köylere birer çelik izabe fırını kuruldu. Köylünün büyükçe bir kesimi tarımdan çekilerek "ağır sanayi hamlesi"ne sürüldü. Çiftçilikte "rasyonel ve bilimsel metotlar" fidelerin daha sık ekilmesi, tohumlamanın daha çok yapılması gibi yöntemlerdi. Her iki önlem de üretimi düşürdü. Büyük sanayi hamlesi, tarımdaki iş gücünü azaltmıştı. Yoğun ekim, ürünün çürümesiyle sonuçlandı. Mao'nun geçeceği ve belki de teftiş edeceği bölgelere, başka yerlerden fideler getirilip yol boyunca dikildiği, çürümeye engel olmak için de vantilatörlerle havalandırma yapıldığı söylenir. Sonuç, 20 – 30 milyon arasında insanın öldüğü büyük kıtlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deng döneminde ilk adım, kollektif tarım örgütünün dışında, isteyen ailelere belli bir toprak parçasının "kiralanması" oldu. Aile "çalışma puanı" değil, ürettiğinden para kazanıyordu. Kıtlık çeken bölgelere üretim fazlası bulunan bölgelerden ürün gönderilmeye başlandı. Artık ürün fazlası vardı, çünkü insanlar, sorumluluklarına verilen topraklardan daha fazla verim almak için çalışıyordu. Ürün devlet tarafından bile olsa, pazar şartları ile fiyatlandırılmaya başlandı. 1979 yılında tarımın ancak %1'i "aile sorumluluğu" sistemiyle yapılıyordu. 1983'e gelindiğinde oran %98'e çıkmıştı. SSCB'de "kolhoz", İsrail'de "kibbutz" gibi Çin kollektifleri de tarihe karıştı. İnsanlar kendileri için iyi üretiyorlardı. Başkası, hele "kamu" içinse, ancak zorlandıkları kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mao döneminde endüstride kesin bir "bilimsel" planlama hâkimdi. Her işletmenin ne kadar üretim yapacağı, üretimi için ne kadar ham madde kullanacağı, kaç mühendis ve kaç işçi çalıştıracağı belirlenmişti. Her yıl arttırılan üretim kotaları da... Sovyet bloku için anlatılan, "kotayı tutturmak için çelik malzeme toplanıp eritiliyor ve ham çelik üretiliyordu" hikâyeleri Mao Çin'i için aynen geçerliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deng 1985 yılında "planın büyüklüğünü dondurduk" açıklamasını yaptı. Artık işletmelerin yıllık bir büyüme hedefini taahhüt etmeleri istenmiyordu. Geçen yılki kadar üretmeleri yeterliydi. Ancak! Eğer geçen yılkinden fazla üretirlerse, ürettikleri fazlayı piyasa şartlarında istedikleri gibi satmaya yetkiliydiler. Satışın geliriyle planın öngördüğünün dışında ham madde alabilirler, aldıklarının miktar ve kalitesine kendileri karar verebilir, hatta bu ek gelirle çalıştıracakları işçi ve mühendisleri de kendileri seçebilirlerdi. Ek gelir yönetici ve çalışanlara da bir cins "döner sermaye" geliri sağlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Donmuş plan" altında verimli işletmeler baş döndürücü bir hızla büyüdü. Verimsizler yerinde saydı. Plan bunları yerinde saydıkları noktada devlet eliyle beslemeye devam ettiği için şok özelleştirmenin Rusya'da yarattığı sarsıntıyı Çin'de yaşamadı. 1990'larda verimsiz firmalara verilen destek tedricen kaldırıldı. Fakat artık bunlar Çin ekonomisinin o kadar küçük bir parçasıydı ki, pek canı yanan olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin'in içiyle ilgili bu önlemlerden başka, Hong Kong tarzında, pazar ekonomisinin ve kişisel teşebbüsün tam hâkim olduğu, yabancıların da en az kısıtlamayla gelip iş yapabilecekleri, sosyalist kuralların işlemediği Özel Ekonomik Bölgeler fotoğrafı tamamladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deng'in ve muhaliflerinin söyledikleri son derece ilginç ve eğlencelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski komünist "muhafazakârlar", Deng'in politikalarının Çin kültürü için fazla "materyalist" olduğundan yakınmaktadırlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deng'in tarihe geçen meşhur bir konuşması şöyledir: "&lt;em&gt;Sosyalizm nedir? Marksizm nedir? Geçmişte bu konularda kafalarımız berrak değildi. Marksizmin en çok önem verdiği üretim güçlerinin geliştirilmesidir. Sosyalizmin komünizmin ilk aşaması olduğunu, daha ileri aşamada herkesten yeteneğine göre ve herkese ihtiyacına göre ilkesinin yürürlüğe gireceğini söyledik. Bunun için üretim güçlerinin yüksek derecede gelişmesi ve maddî zenginliğin olağanüstü düzeylere çıkması gerekir. Dolayısıyla, sosyalist aşamanın baş görevi üretim güçlerini geliştirmektir. Sosyalist sistemin üstünlüğü, son tahlilde, üretim güçlerini kapitalist sistemden daha hızlı geliştirmesiyle belli olur. Bunlar geliştikçe insanların maddî ve kültürel hayatı sürekli iyileşecektir. Halk Cumhuriyeti'ni kurduktan sonra yaptığımız hatalardan biri, üretim güçlerini geliştirmeye yeterli dikkati vermememizdir. Sosyalizm, fakirliği yok etmek demektir. Fakirlik sosyalizm demek değildir. Fakirlik asla komünizm değildir.&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Japon delegasyonu önünde yapılan ve Halkın Günlüğü Gazetesi'nde "Hassaten Çin tarzı bir sosyalizmin inşası" başlığıyla yayınlanan bu konuşmadan&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;, Batı Avrupa ve ABD'nin dünyanın komünizme en yakın ülkeleri olduğu sonucunu çıkaranlar bulunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deng'in meşhur iki vecizesi yukarıdaki paragrafı daha da açık hâle getirmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Fareyi tuttuğu sürece kedinin rengi önemli değildir.&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Zengin olmak şan ve şereftir!&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deng'in bu son sözü söylemek zorunda kalması ve daha önce belirttiğim, komünist muhafazakârların Deng'i "fazla materyalist" bulması, Çin ve Türk zihniyetlerinin birbirine ne kadar benzediğinin bir göstergesidir.&lt;br /&gt;_______________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Mark Skousen, "Modern İktisadın İnşası", Liberte Yayınları, Ankara (2003)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Prc1952-2005gdp.gif&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; http://english.peopledaily.com.cn/dengxp/vol3/text/c1220.html&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-3045995705107102305?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/3045995705107102305/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=3045995705107102305&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/3045995705107102305'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/3045995705107102305'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2008/02/milliyeiliin-ekonomisi-ekonominin.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_92pHl4fVLFI/R7rlE1ISO_I/AAAAAAAAAEY/u17etDpSvcE/s72-c/CinKalkiniyor.gif' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-6259258163134012227</id><published>2007-12-22T11:38:00.000+02:00</published><updated>2007-12-22T11:44:15.172+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Millet ve etnisite&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diplomatlar bilir, bir konudaki toplantı veya tartışmada söylenenler kadar, hattâ söylenenlerden de daha önemlisi, o konuda bir toplantı yapılmasıdır. Veya yapılmaması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de ve şimdi "Millet Kavramı" başlıklı bir toplantı yapıyoruz. Çok yerinde, çok zamanında. Fakat önce "niçin yerinde ve zamanında buluyoruz" diye sormak lâzım. Kanunî devrinde "Millet Kavramı", "Devlet Kavramı" başlıklı bir toplantı yapar mıydık? O zamanlar bir kimlik tartışmamız var mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bugün, Amerika Birleşik Devletleri'nde veya Almanya veya Fransa'da "Amerikan milleti", "Alman milleti", "Fransız milleti" başlıklı beyin fırtınası yapılır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimliğimizi bundan önce en son ne zaman tartışmıştık? Yirminci asrın başında. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük... Bu tartışmalardan yirmi yıl sonra devletimizin yarıdan çoğunu kaybediverdik. %80'in üzeri Türk çoğunluğu bulunan ve Anadolu'dan önce Türkleşen ana yurdumuz Rumeli dâhil. Bugünkü Türkiye'mizin büyük kısmı da gidiyordu ki Millî Mücadele ile geri alındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz çıkış yolu bulmak için kimliğimizi tartışırken emperyalistler de giriş yolu bulmak için tartışıyordu. Türkoloji'nin ve oryantalizmin Batıda en faal olduğu dönem bizim kimlik sorgulamamızla çakışır: 19. asır sonu, 20. asır başı. Millî Mücadele'den sonra Türkoloji o ülkelerde cazibesini kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben 1960'larda ABD'de öğrenciyken en popüler bilimsel araştırma alanı "Güneydoğu Asya İncelemeleri" (Southeast Asian Studies) idi. Tesadüfe bakın; o sırada Vietnam Savaşı sürüyordu. Duyduğuma göre bu günlerde "Orta Doğu İncelemeleri", "İslamik İncelemeler" ile "Orta Asya İncelemeleri" moda imiş. Çin İncelemeleri de... Rusya İncelemeleri'nin popülerliği biraz düşmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Millet devleti, "nation state"in dünyadaki devlet formuna kesin hâkimiyetinden sonra, yani 18., 19., 20. ve 21. asırlarda, millet, devletin yegâne meşruiyet kaynağıdır. Modern sosyolojide bu gerçek şöyle ifade edilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" Modern dünyada, milletlerin içersinde rekabet ettiği bir milletler evreni icat etmek zorundayız. Gellner'in bize anlattığı gibi, bir milliyet yok olsa, bir başka milliyet bu boşluğu hızla doldururdu. Yüksek kültürün yaygınlaştığı bir dünyada millî olmayanı hayal bile edemeyiz. Modern devlet ve ekonomi, işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner('in dediği gibi), 'Milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir ama, yer çekimi gibi önemli ve sarıcı bir kuvvettir'&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern sosyolojinin kastettiği millet, ortak bir yüksek kültür etrafında belirir ve organize eğitim kurumlarıyla bu kültürün yeni nesillere taşınması ile yaşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletler çağında, yani bugün, millete muhalif tavırlar, iki seçenekten birine dayanmak zorundadır: 1) Millet olgunluğuna henüz erişememiş toplum birimlerini milletin yerine koymak: Kabile, aşiret, etnik grup. 2) Milletin bağlayıcılığı ile rekabet edemeyecekleri tarihin laboratuarında defalarca ispatlanmış daha büyük fakat hayalî birimlere dayanmak: Dünya proletaryası veya siyasî birliği hedefleyen bir İslâm ümmeti anlayışı. Dünya proletaryası Berlin Duvarı'nın altında kaldı. Siyasî ümmetçilik henüz "dünya proletaryası" kadar bir varlık gösteremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletten küçük olanlar arasında etnik grupları, aşiret, kabile gibi ilkel birimleri sayabiliriz. Bugünlerde Türkiye'deki tartışmalarda- bilgisizlikten veya kasitle- en çok etnik grupla millet karşı karşıya getiriliyor. Dünyada 10 000 civarında etnik grup, buna karşılık ancak 100 mertebesinde millet bulunduğu gerçeği bile bu karışıklığı çözmeye yetecek bir delildir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"Amerikan" bir milletin ismidir. "Amerikalı" Türkçe'ye has bir kelime, onların dilinde yok. Zaten olsaydı, sadece ABD'yi değil, Kanada, Brezilya, Arjantin ve başka Amerika Kıtası ülkelerinde yaşayanları de kapsardı. İngilizce'de sadece "Amerikan" denir. Etnisite belirtilmek istendiğinde "İtalyan Amerikan", "Hispanik Amerikan", "Yahudi Amerikan" denir ama Amerika Amerikanlarındır. Tıpkı Türkiye'nin Türklerin olduğu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye mozaiktir, diyenler, Türk var, Kürt var, Çerkez var diyenler, etnik grupla milleti karıştırıyor. "Türk" kelimesi Türk milletinin ismi olduğu kadar, Türk etnisitesinin de ismi olarak kullanılıyor. "Bu yüzden karıştırıyorlar" diye iyi niyetli bir yorum yapalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bildiğim kadarıyla Türkmen etnisitesinden gelme bir Türküm. Fakat Türkmenliğimi çoktan unuttum. En az üç nesildir şehirliyim. Etnisitelerin kaderidir bu. Bir süre sonra millet üst kimliği içinde yok olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Akif, Arnavut etnisitesinden gelme bir Türk'tür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hovannes Dadyan, Miralay Bogos Dadyan, Ermeni etnisitesinden gelme Türklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleyman Nazif, Kürt etnisitesinden gelme bir Türk'tür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaharya Efendi (Cemil Bey) Rum etnisitesinden bir Türk'tür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bestekâr Üçüncü Selim'in hocası Tamburi İzak, Yahudi etnisitesinden bir Türk'tür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, "Türkiye Türklerindir"e, "Ne mutlu Türküm diyene"ye itiraz edenler, eğer başka bir etnik aidiyet hissetmiyorlarsa, "Türk etnisitesinden gelme gayrı-Türklerdir".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;Bizde "millet" anlayışının yoğun tartışması, az önce bahsettiğim gibi, en problemli dönemde yapıldı. Tabiî olarak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirminci asrın sonu ile Cumhuriyet'in ilk yıllarını kapsayan birinci dönemde Ziya Gökalp'in, "harsa" dayanan millet anlayışı hâkimdi. Bugünkü sosyoloji bilgimize göre de doğrusu budur. Bugün geriye baktığımızda, Gökalp'de ve Gökalp'ten de çok, onu izlediklerini sananlarda tespit ettiğimiz hatâ, kültüre dayalı bir millet anlayışı değildir. Çünkü kültürün tanımladığı millet fikri, hâlâ doğrudur. Hatâ, sert bir medeniyet- hars ayrımı ve ikincinin saflığının gerektiği iddiasıdır. Bu yanlışlık, bin yıllık yüksek kültür birikimimizin inkârı yolunu açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci dönem, Batı'da yüzyıllardır hâkim olan "ırkçı" anlayışın, belli başlı Avrupa ülkelerinde resmî ideoloji haline geldiği tarih aralığıdır. Batı ırkçılığının dillendirilmesinin artık ayıp sayıldığı II. Dünya Harbi sonuna kadar devam eder. Hannah Arendt'in tespit ettiği gibi, ırkçılık, Batı emperyalizminin tabiî ideolojisidir. Tarihî tavırları bugünkü değer hükümlerimizle yargılayamayız. Bu sebeple, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Türk devlet ve fikir adamlarının bu dönemdeki "ırkçı" söylemlerini o günün Batı anlayışı içinde irdelemek gerekir. Aşağıda birkaçını tekrarlayacağım o sözleri söyleten ruh hali, "Sen ana aşağılık ırk diyorsun. Hayır, ben de yüksek bir ırkın mensubuyum" müdafaasıdır. Buna, "savunma ırkçılığı" denebilir: “Türkçülük ırkçı olmadığı için noksandır, Kemalizm ona ırkçılığı ilave etmiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;” (Agop Dilaçar, 1940), “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük, bir kan meselesi olduğu kadar ve en az o kadar da bir vicdan ve kültür meselesidir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;” (Başbakan Şükrü Saraçoğlu, 1942), “Benim kanaatimce kahramanlık, milletler arasında birinci sırada yer tutmak için ilk şarttır. Kahramanlık, kanın fıtraten haiz olduğu kudretten gelir. Irkımızın kahramanlığına Gaziantep güzel bir numune olmuştur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;” (Başbakan İsmet İnönü, 1932), “Cumhuriyet idaresinin genç Türk unsuruna verdiği inandırıcı kanaat budur ki dünyanın inanmadığı eserleri vücuda getiren azim ve fedakârlık ırkımızda vardır.” (Başbakan İsmet İnönü, 1933)&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; İlk Türk Tarih Cemiyeti kurultaylarına (1932, 1937) sunulan tebliğler&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; bugün okuyanların ağzını açık bırakacak niteliktedir ve hekimler, Türk ırkının karakterleri konusunda ayrıntıya girmektedir. Ders kitaplarındaki değişikliklerin biraz arkadan gelmesinden olmalı, 1960'lı yıllarda benim lisede okuduğum "İnkılâp Tarihi" dersinde hâlâ, "Türkler brakisefal, beyaz bir ırktır" bilgisi yer alırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü dönem, İkinci Dünya Harbi'ni kimin kazanacağı belli olduktan ve Batı'da galiplerin ırkçı söyleme karşı çıktıklarının anlaşılmasıyla başlar. Kesin başlangıç tarihini Stalingrad'da Almanların yenilmesine yerleştirebiliriz. İsmet İnönü'nün muhalefetsiz iktidarına rastlayan bu tarihlerde, daha önceki ırkçılıkla birlikte, Atatürk döneminin milliyetçi anlayışı da kötülenmiştir. Atatürk'ün tutumuna nispetle revizyonist ve hatta karşı devrim niteliğindeki bu anti-milliyetçi yeni politikaya, "Atatürk milliyetçiliği" denmesi olsa olsa ironiktir. "Atatürk Milliyetçiliği"nin, Atatürk'ün milliyetçiliği ile uzak yakın bir ilgisi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet son döneme, 21. asrın başına geliyoruz. Tıpkı geçen asrın başındaki gibi bir "kimlik" tartışmasının içindeyiz. Sonu, geçen seferkine benzemesin... Bu yeni tartışmanın en çarpıcı özelliği, bizzat iktidar mevkiinden başlatılmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni tartışmanın fikir temeli bulanıktır. Dün söylenene bugün, "ben öyle dememiştim" denmektedir. Tek net tarafı, Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerinin ve millet devletine (ulus devlete) pek sempatiyle bakmamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık ifadeler arasında iki çizgiyi hayal meyal seçmek mümkün görünüyor. Bunlardan biri, "siyasî milliyetçilik" denilen tutumdur: "Millet"i sosyoloji, kültür filan değil, siyasî sınırlar belirler. Bu görüşe göre, Millî Mücadele yapılmasaydı, bugün Adana ve Mersin'de Fransız, Antalya'da İtalyan ve İzmir'de Yunan milleti oturuyordu. Demek oluyor ki, geçen asrın başında Sykes-Picot, Sir Percy Cox ve Gertrude Bell Hanım, güneyimizde bir dizi millet yaratıvermiştir. Şimdi buralarda, "vatandaşlık üst kimliği" hüküm sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tezin sahipleri, bu yolla "birlik ve bütünlük" hizmetinde bulunduklarını sanıyorlarsa, yarın meselâ bir Amerikan yarbayı çıkıp, "Hele şu sınırları yeniden çiziverelim; siz yeni sınırlara göre üst kimliğinizi kolayca belirleyiverirsiniz", derse ne cevap vereceklerini düşünmelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klişe kullanmayı sevmem ama "arabayı atın önüne koşmak" bu siyasî milliyetçilik için ısmarlama uygunluğunda bir ifade. Biz, önce millet vardır, sınırlar ona göre belirlenir diye biliyorduk. Meğerse önce sınırlar çizilir ve sonra o çizgilerin içinde milletçilik oynanırmış. Millet, kültürün, tarihin veya sosyolojinin konusu değilmiş. Kadastronun konusuymuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci flu fikre "siyasî ümmetçilik" diyebiliriz. Biraz da yüz yıl öncesinin "İslâmcılık" görüşünü çağrıştırdığı düşünülebilir. Ben bu yeni çıkış sahiplerinin 20. asrın başındaki İslâmcı ve Osmanlıcıların hislerini paylaştıklarını hiç sanmıyorum. 1900'lü yılların başında Türkiye, tek bağımsız İslâm devletidir. O tarihlerde İslâmcılık yapmak, İslâm dünyasındaki zaten mevcut liderliğimizi vurgulamak, emperyalistler karşısında daha güçlü bir konum yakalamak ve en önemlisi, devletin bütünlüğünü savunmak anlamına geliyordu. Osmanlıcılık da öyle. Ben şüphesiz ki eksiğimle, gediğimle bir Türk milliyetçisiyim. Fakat kendi kendime, "o tarihlerde yaşasaydım, Türkçülük, İslâmcılık ve Osmanlıcılıktan hangisine taraftar olurdum" diye sorduğumda cevap vermekte sıkıntı çekiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat yüz yıl sonra, "bizi birbirimize bağlayan en kuvvetli bağ İslâm'dır" iddiasıyla üst kimlik yaratma teşebbüsü, kesinlikle anlamsızdır. Bu söz, meselâ Pakistan, İran veya Arap ülkeleriyle ilişkilerimiz konuşulurken sarf edilebilir. Fakat, Türkiye'nin millî birliğine hizmet maksadıyla kullanılması her halde aklı selime sığmaz. İslamiyet, Türk milletine mensubiyet şuurunun unsurları arasında zaten vardır. Bir Türkün diğerine, "ben sana Müslüman olduğun için bağlıyım" demesi, babanın oğluna, "ben seni, babamın torunu olduğun için seviyorum" demesine benzer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni siyasî ümmetçilik, milli birlik ve beraberliğe hizmet için mi dillendiriliyor? Bir an için öyle düşünenlere sormak isterim: Bir gün biri, meselâ Barzani soyadlı biri çıkıp da size, "Tamam Müslüman kardeşim, sen de Müslümansın, ben de. Ama senin devletin var, benim yok. Şuradan bana bir devletlik bir parça versen de sonra bir birimize sıkı sıkı bağlı ve kardeş kardeş yaşasak!" derse, ne cevap vereceksiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millî bütünlüğü korumak için vatandaşlığa veya dine dayalı millet tarifi yapmaya teşebbüs edenler, milletle etnik grubun, milletle ümmetin farkını anlamıyorlar. Bu, iyi niyetlilerin yanılgısı. Kötü niyetlilerin bir yanılgısı yok. Onlar maksatları doğrultusunda gerekeni yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada, dört asırdır siyasî hâkimiyetin ve meşruiyetin kaynağı millettir. Milletten başka bir şeye dayanmaya kalkarsanız bu iki unsuru tartışmaya açarsınız: Egemenliğinizi ve meşruiyetinizi.&lt;br /&gt;_________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 12- 13 Aralık'ta Avrasyabir Vakfı, "Tarihî Süreç ve Sosyolojik Açıdan Millet Kavramı- Türk Milleti" başlıklı bir "beyin fırtınası" düzenledi. Ben de katılanlardandım. Bu yazı, oradaki konuşmamın yazılaştırılmış hâlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Mark Beissinger, " The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism", sayfa 170, editör:John E. Hall, Cambridge University Press (1998)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Son günlerde sık duyduğumuz "etnik milliyetçilik", "din milliyetçiliği", bir biriyle ilgisiz kelimelerin yan yana getirilmesi yanlışıdır. Etnik milliyetçilik olmaz, etnik ırkçılık olur. Din milliyetçiliği olmaz, din yobazlığı olur. Tıpkı Fenerbahçe milliyetçiliği, Galatasaray milliyetçiliğinin yanlış; Fener taraftarlığı, Galatasaray taraftarlığının doğru olması gibi. Bunları ciddî düşünceler değil, galatlar diye değerlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Cumhuriyet Halk Partisi Konferansları, I. Konferans, 1940.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 5 Ağustos 1942, TBMM zabıtları.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 26.9.1932 Gaziantep Halkevi'ndeki nutku&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 19.2.1933’te Ankara Halkevindeki nutku ve 29.10.1933 Vakit gazetesindeki makalesi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Bu paragraftaki bilgiler ve kaynaklar, rahmetli Prof. Dr. Hikmet Tanyu’nun “Atatürk ve Türk Milliyetçiliği” kitabından alınmıştır. Kitabın son baskısını Ankara’da Elips Yayınevi yaptı (2006). Türk Tarih Kurumu tebliğleri için Türk Tarih Cemiyeti Kurultay zabıtlarına bakılmalıdır. Kitapta zabıtlardan geniş alıntılar yapılmakta. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-6259258163134012227?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/6259258163134012227/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=6259258163134012227&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/6259258163134012227'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/6259258163134012227'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/12/millet-ve-etnisite-1-diplomatlar-bilir.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-8300797135963293216</id><published>2007-12-21T11:57:00.000+02:00</published><updated>2007-12-21T12:48:39.481+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;Çevirmeye değer diye düşündüm. İyi eğlenceler&lt;br /&gt;İ. Öksüz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Sınır eğlenceleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sir Percy Cox'un canına tak etmişti; elindeki kırmızı kalemle önündeki boş Arabistan haritasına çizgiler çizdi ve yeni Orta Doğu'nun sınırlarını imal ediverdi. Batı petrol peşindeydi ve her şeyin en iyisini bildiğini söylüyordu ama sonuçtan kimse memnun olmadı… bu hal size tanıdık geliyor mu?&lt;br /&gt;Trevor Royle*, Sunday Herald, 23 Şubat 2003&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kokkus gidişattan memnun değildi. Hava sıcaktı ve Basra Körfezi'nde, al- Hasa limanı yakınındaki Ukair'de çatılmış İngiliz ordu çadırının içi az sonra daha da yapış yapış olacaktı. Mönüsünde soğuk içecekler vaat edilen öğle yemeği vakti yaklaşmaktaydı. Irak, Kuveyt ve Suudî Arabistan sınırlarını belirlemek üzere beş gündür devam eden fakat daldan dala atlayan tartışmaları sonlandırmak için Sir Percy Cox—Arap şivesiyle 'Kokkus'- artık listeleri ortaya dökme zamanının geldiğine karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1922 Kasım ayının sonlarıydı ve Orta Doğu haritası, bu açmazı sonlandırmaya kararlı bir orta yaşlı İngiliz Sömürge memuru tarafından yeniden çizilmek üzereydi. Yaveri Binbaşı Harold Dickson'a, 'Aksi taktirde' demişti, 'bu hızda devam edersek, daha bir yıl hiç bir karara varılmaz.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cox'la birlikte masanın etrafında gelecekleri kararlaştırılan bölgelerin temsilcileri oturuyordu. Birinci Dünya Harbi'nde Türklere karşı İngiltere'ye büyük destek sağladığı için İngiltere'nin koruması altındaki İbn Suud, (yakında Suudî Arabistan olacak) Necd'in yöneticisiydi. Sabih Beg, daha önce Osmanlı Mezopotamya vilayeti olup şimdi İngiliz mandasındaki Irak'ın Kralı Faysal'ın temsilcisiydi. İngiliz korumasındaki Kuveyt'in hükümdarı Şeyh Ahmed Al Sabah'ın bulunmasına izin verilmemişti; onu Binbaşı J. C. More temsil ediyor ve onun adına gereken bütün konuşmaları yapıyordu. Suudiler de Iraklılar da abartılı taleplerde bulunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabih Beg, Irak egemenliğinin Riyad Şehri'nin 12 mil güneyine kadar indiğini ve güney hududunun Kızıl Deniz'de Yanbu'dan Basra Körfezi'nde Katar'a çizilen bir hat olması gerektiğini söylüyordu. İbn Suud, krallığımın kuzey sınırının Fırat olması gerekir diye cevap veriyordu. Bundan sonra gelişen olayları, Arap işlerindeki bu şaşırtıcı anı zapta geçiren Dickson tespit etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki tarafın da taviz vermeyeceğinden endişelenen ve sabrı tükenen Cox, kırmızı bir kalem ve Arabistan diye bilinen yerin boş bir haritasını çıkardı. Delegelere, "Beyler, işte sınırlarınız" dedi ve bugün Irak, Kuveyt ve Suudî Arabistan'ın sınırlarını teşkil eden birbiriyle açı yapan düz çizgileri çizdi. Kimse aldığından mutlu değildi: İbn Suud çöl mirasına ihanet edildiğini hissediyordu; Irak geçeceği yer iki Kuveyt adası, Varba ve Bubiyan'ın neredeyse tıkadığı Körfez'e daha rahat bir çıkış arzu ediyordu; Kuveyt iki potansiyel düşmanın arasında sandviçlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tercümanlığın hemen tamamını yürüten Dickson, 'Necd Sultanı'nın yaramaz bir okul çocuğu gibi azarlanmasını, Sir Percy Cox'un, sınırların tipine ve genel çizgisine ben karar veririm diye ona çıkışmasını seyretmek şaşırtıcıydı.' diye yazıyordu. 'İbn Suud neredeyse çözülüvermişti ve patolojik bir tavırla Sir Percy'e, "Sen benim babamsın, ağabeyimsin, beni sen yarattın, ben bir hiçken beni bu mevkie getirdin. Sir Percy emir verirse krallığımın yarısını; yok, yok tamamını teslim ederim" diye sayıp döküyordu.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuveyt'in kâğıt üstündeki yöneticisi Şeyh Ahmed'e hüküm yazılı olarak tebliğ edildi ve haritayla birlikte akıl da verildi: 'Bu üzücü günde kılıç kaleme galebe çalmıştır; eğer bu toprakları vermeseydiniz İbn Suud çok geçmeden bir kavga çıkarır ve daha da fazlasını silah zoruyla alırdı.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haritada kıpırdamadan duran çizgileri karşısında üç tarafın da kadir-i mutlak Kokkus'un empoze ettiği hudutları kabul etmekten başka çareleri yoktu. İmzalar atılıp ve herkes kendi yerine döndüğünden Irak'la Kuveyt arasındaki sınırı işaretleme görevi de Binbaşı More'a kalmıştı. Öyle de yaptı. Safvan Vahası'ndan bilinmeyen sayıda adım atarak çöle ilerledi ve kumların ortasına bir tahtaya yazdığı notayı dikti. Bu gayretleri şayanı taktirdi ama boşunaydı: Gelip geçen Bedevi kervanları Irak veya Kuveyt'ten hangisini tutuyorlarsa notanın dikildiği kazığı güneye veya kuzeye taşıyıp tekrar diktiler. More'un nota tahtasını aslında tam nereye diktiği hâlâ tartışma konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı'nın Irak'ın haritasını bir kez daha baştan çizmeye hazırlandığı bu günlerde Ukair'de geçen ve uzun süredir unutulan macera garip şekilde tanıdık geliyor. O gün, tıpkı bu günkü gibi, petrol Batı'nın Orta Doğu'daki çıkarlarını belirlemede büyük rol oynuyordu. O gün de, tıpkı bugünkü gibi bir süper güç, ilgili bölge insanlarını dinlemeksizin o coğrafyanın kaderiyle pervasızca oynamaktaydı. O gün de tıpkı bugünkü gibi, iktidar sahibi siyasî şahsiyetler kararları vermekte ve her biri Orta Doğu için neyin en iyisi olduğunu bildiklerini düşünmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ukair'den bir yıl önce, 1921 baharında bu zevatı, harp sonrası Orta Doğusu'nun sınırlarının çizilmesinin kararlaştırıldığı konferans sonrasında Kahire'de Mena Evi'nin önünde çekilmiş bir fotoğrafta görüyoruz. Ortada vaktinin çoğunu piramitler arasında resim yaparak geçiren İngiliz Koloniler Sekreteri Winston Churchill yer alıyor. Yanında duran özel danışmanı Albay T. E. Lawrence, üstüne pek oturmayan üç parçalı takım elbisesiyle bir harp kahramanından ziyade bir banka memuruna benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://media.npr.org/programs/atc/features/2006/07/bell550.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Fotoğraf: Hulton Archive/Getty Images&lt;/span&gt; &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Doğu işlerinin kudretli perde arkası danışmanı, sultanları ve şeyhleri pek seven fakat Araplar konusunda biraz mütereddit Cox da oradaydı. Bağdat'a İngiliz Yüksek Komiseri olarak tayininden sonra ilk tavsiyelerinden biri, Dicle üzerindeki Samara şehrinden çıkarılan tarihî eserlerin Iraklılar onlardan haberdar olmadan sağ salim British Museum'a nakledilmesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski İç İşleri Sekreteri Sir Herbert Samuel, yeni tesis edilen Filistin Mandası'nda 'Siyonist Menfaatleri" temsil etmek üzere oradadır. Onun yanında diğerlerine uymayan bir kişi, hazır bulunanlar arasındaki tek kadın, bir Sloane Sokağı şapkacısına bu toplantı için yaptırdığı çiçekli şapkası ve modaya uygun tilki kürkü yakalığıyla Gertrude Bell durmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun boyu, sert hatlı, neredeyse güzel denebilecek yüzüyle gününün en tanınmış Arabistlerinden biriydi; cesur bir kâşif ve arkeolog olarak yasak çöl şehri Hail'e girmeyi başarmıştı. Arapların millet vasfını savunan biri var idiyse o Bell'di. Koloniler Ofisindeki amcalar, Irak çevresine bir çizgi çizip ona siyasî bir kimlik atfetmenin dört bin yıllık tarihle zıtlaşmak anlamına geleceğini söyleseler de Kral Faysal'ın ülkesi onun ısrarıyla vücut bulmuştu. Arabistan'ın bu ahir zaman lortları Kahire'deki mevcudiyetlerini bütünüyle, Orta Doğu'yu paylaşmak için 1916'da İngiltere ile Fransa arasında yapılan gizli bir harp zamanı anlaşmasına borçluydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta Doğu'ya sık sık seyahat etmiş bir İngiliz milletvekili, Sir Mark Sykes ile bir Fransız kolonizatör ailenin çocuğu Francois Georges Picot tarafından kaleme alınan anlaşma, her iki ülkenin sömürme ve nüfuz alanlarını tanımlıyordu: Suriye ve Lübnan Fransa'ya, Irak ve Trans- Ürdün İngiltere'ye düşüyordu. Aynı zamanda Siyonist liderlere de Yahudi anavatanına uygun bir bölge düşünülmüştü; bu, daha sonra Filistin olacaktı. Ahali %93 Arap olsa da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şık bir çözümdü ve bir süre işledi de. Irak'ta, Haşimî lider Faysal Kıral olarak yaratıldı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;; fakat krallığının ilânından önce bunun halkın isteği gibi görünmesini sağlayacak önlemler alındı. Batısına kardeşi, Trans-Ürdün Emiri olarak yerleştirildi. Koloni Dairesi'nin 'güvenilmez bir üç kağıtçı' diye nitelendirmesine rağmen Abdullah Ürdün Kralı oldu ve kendisine John Philby (casus Kim Philby'nin babası) ve Arap Lejyonunun İngiliz Komutanı Glubb Paşa gibi danışmanlar verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürdün Nehri'nin öbür yakasındaki Manda Bölgesi Filistin, kısa bir süre sonra, İngiliz kuvvetlerinin imkânsız bir barışı sağlama çabalarına rağmen Yahudilerle Arapların savaş alanına dönüşecekti. Basra Körfezi'ndeki emirlikler de anlaşmaya dahil edildi—İngiltere ile yapılan antlaşmada 'koruma altında devletler' statüsünü aldılar ki bu statü, on yıl sonra arazilerinde petrol bulununca pek işe yaradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes sonuçtan memnundu; hiç olmazsa sonucu bir oldu bitti diye kabullendiler. Tek memnun olmayan grup, sayıları günden güne artan pan-Arap milliyetçileri ve entellektüelleriydi ve Kahire ve Şam kahvehanelerindeki toplantıları gittikçe daha asabî bir görünüm arz ediyordu. Fakat bunlar, dışardan içeri bakan bir taife idiler. Ne Churchill'in Kahire toplantısına, ne de Kokkus'un kırmızı kalemini çektiği Ukair'deki haki renkli çadıra davet edilmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Trevor Royle "Glubb Paşa"nın yazarıdır.&lt;br /&gt;________________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Bir kralın birisine şövalyelik, düklük v. s. vermesi merasiminde, kral, "seni dük yarattım", v. s. der. Burada Faysal, kral yaratılmaktadır! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-8300797135963293216?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/8300797135963293216/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=8300797135963293216&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/8300797135963293216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/8300797135963293216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/12/snr-elenceleri-sir-percy-coxun-canna.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-697110326787342498</id><published>2007-11-21T18:09:00.000+02:00</published><updated>2007-11-21T18:19:47.180+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Stanford J. Shaw'u anarken&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Türk tarihçisi Stanford J. Shaw'u, bundan bir yıl önce, 15 Aralık 2006'da kaybettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk kamu oyu, Shaw'u, Ermeni tezlerine karşı tarihî gerçekleri savunmasıyla tanıdı ve bu tanınma, Ermeni terör ahmaklığının 1977'de Los Angeles'deki evini bombalamasıyla doruğa çıktı. Bomba, bir taraftan bizde tanınmasını sağlaması açısından yararlı oldu. Fakat tanınmanın niteliği talihsizdir. Çünkü Shaw, sadece Ermeni iddialarına karşı tutumuyla öne çıkmaz. O, Batı'nın Haçlı Seferleri'nden bu güne kadar süregelen ve şu anda da bütün şiddetiyle devam eden iki yüzlülüğüne ayna tutan bir bilim adamıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun, "İmparatorluk'tan Cumhuriyete- Türk Millî İstiklâl Savaşı – 1918—1923&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;" eserini okuyorum. Size, beş ciltlik, 2434 sayfalık (üçüncü cildinin hacminden ötürü 6 kitap olarak yayınlandı) eserinin ikini cildinin başlangıç bölümünü sunmak isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;"Barış Konferansı'nın 1919 başında, Paris varoşundaki Chateau de Versailles'de toplanması programlanmıştı. Konferans Büyük Devletler'in Birinci Dünya Harbi sırasında birbirlerine vaad ettikleri bölgeleri ele geçirme imkânı vermekle kalmıyordu. Aynı zamanda, geçen asırda ortaya çıkan çeşitli milliyetçi gruplara da uzak geçmişteki atalarından miras kaldığını iddia ettikleri, fakat aradan geçen asırlar zarfında oralara başka insanlar yerleştiği için, şiddet içeren tahriklere rağmen bir türlü gerçekleştiremedikleri emellerine büyük devletlerin desteğini sağlamakta da o güne kadar eşi görülmemiş bir fırsat sunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gerçi bu konferansta Almanya ve Avusturya ile yapılan barış anlaşmaları, Nazizmin doğuşuna katkı sağlayacak ekonomik ve politik kaosu yaratacak sertlikteydi. Fakat galipler, topraklarının büyük kısmını alıp sonra da ezici Müslüman çoğunluğu Hristiyan hâkimiyetine sokmak gibi bir tavrı bu iki ülke için akıllarından bile geçirmemişlerdi. Fakat dize getirdikleri Osmanlı İmparatorluğu'na bunu dayattılar. Hrıstiyan Avrupa'da, Müslümanlığa ve İslâmiyet'e karşı Haçlı Seferleri'nden beri gelişen ve ta yirminci yüzyılın sonuna kadar Avrupa Ekonomik Topluluğu politikalarına öncülük eden ırk ve din iki yüzlülüğü, şimdi, barış konferansının kararlarında güçlü ve açık bir ifade bulacaktı. Önlerindeki tek engel, hak iddia edenlerin farklı uzak geçmişlere ve farklı atalara bakarak beyan ettikleri mirasların sınırlarının birbirinin içinden geçmesiydi. Konferans hazırlıklarının sürdüğü 1918 ve 1919 son bahar ve kışında, çıkar peşindekiler iddialarını Düveli Muazzama'ya sundukça çelişkiler açığa çıkmaya başladı. Bu 'Büyük Kuvvetler' ise, kendilerini, kendinden menkul hikmetleriyle, harp sonrası dünyasında kimin nereye hükmedeceğin belirlemede son merci olarak gördüler. Adalet yerine iki yüzlülük ve peşin hükümlerle verdikleri kararlar sonucunda onlar, yirminci asrın önde gelen mahkûm edilmemiş baş harp suçluları oldular."&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu satırlardaki 1919 tarihini 2008 yaparsak acaba ortaya çok büyük bir tutarsızlık çıkar mı? Parallelliği Shaw zaten iki yerde vurguluyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba tarihiyle yüzleşmesi gerekenler, yargılanması gerekenler kimlerdir? Daha da önemlisi, harp suçluları, bu suçlarını yirminci asrın başında bir kerecik işleyip sonra tövbe mi etmişlerdir? Kimin nerede hükmedeceğini belirlemede kendilerini son merci olarak görenler, adalet yerine iki yüzlülük ve peşin hükümle karar verenler bu alışkanlıklarından vaz geçtiler mi dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsterseniz sorumuzu, 2002 yılında Avrupa Birliği Konseyi Dış ve Politik- Askerî İşler Genel Direktörü cevaplandırsın: &lt;b&gt;"Post-modern dünyanın önündeki meydan okuma, çifte standart fikrine alışmaktır." &lt;/b&gt;(Arzu ederseniz, "iki yüzlülük" de diyebilirsiniz.) &lt;b&gt;"Kendi içimizde kanunlara ve açık işbirliğine dayanan güvenlik anlayışıyla hareket ediyoruz. Fakat modernite sonrası Avrupa kıtası dışında daha eski model devletlerle uğaraşırken daha eski bir dönemin daha kaba metotlarına dönmek ihtiyacındayız—güç, önleyici taarruz, aldatma, hâlâ her devletin kendi çıkarına baktığı on dokuzuncu asır dünyasında yaşayanları halletmek için ne gerekiyorsa... Kendi içimizde kanunu koruruz, fakat ormanda çalışırken orman kanunlarını kullanmalıyız.&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;"&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerenin orman, nerenin medeniyet olduğunun kararını vermede son merci acaba neresi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yazıma, " Türk tarihçisi Stanford J. Shaw" diye başladım. "Türk tarihçisi" tamlamasının iki anlama çekilebileceğinin farkındayım. Stanford Shaw, Türk tarihi üzerin de çalışmıştır. Bu birinci anlamı. Stanford Shaw, Türk'tür ve tarihçiydi. Bu da ikincisi. Kasten bu tamlamayı kullandım; çünkü kanaatimce iki anlam da doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Dil, 2) Tarih şuuru'nun milleti yaratmada baş unsurlardır. Shaw Türk tarihine dünyada bir avuç insana nasib olabilecek bir vukufla hâkimdi. Gayet güzel Türkçesi de vardı. Eserlerini, fikirlerini, hislerini ve kariyerini izlerseniz açıkça görürsünüz ki ona Amerikan Yahudisi etnik kökenine sahip bir Türk demek hiç de yanlış değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darısı, Türk etnik kökenine sahip gayrı-Türklerin başına. Fakat bu mertebeye erişebilmek için hiç olmazsa Shaw'un bildiği kadar Türkçe ve – hadi insaflı olalım—Shaw'unkinin hiç olmazsa yüzde biri kadar Türk tarihi bilmeleri gerekir...&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;_________________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; "From empire to republic- The Turkish war of national liberation, 1918- 1922, a documentary study." Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2000. Türk Tarih Kurumu, eseri CD-ROM formatında da yayınlamştır.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Robert Cooper, “The New Liberal Imperialism,” The Observer, 7 Nisan 2002.&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Okuyucularıma, Shaw konusunda Türk Yurdu'nda daha önce yayınlanmış iki değerli makaleyi, Dr. Adnan Gül'ün (Şubat 2007) ve Sabahattin Yaşar (Haziran 2007)'ın yazılarını ve orada verilen geniş kaynakçayı hatırlatmak isterim. Maalesef İnternet'te Ermeni diaspora sitelerindeki küfür yazılarının sayısı, Türkçe yazıların sayısından fazladır. Bu konuda—ateş düştüğü yeri yakar—Los Angeles'teki Türklerin sitesi &lt;a href="http://www.turkla.com/"&gt;http://www.turkla.com&lt;/a&gt; özellikle Ergun Kırlıkovalı'nın yazılarını salık veririm: &lt;a href="http://www.turkla.com/yazar.php?mid=942&amp;amp;yid"&gt;http://www.turkla.com/yazar.php?mid=942&amp;amp;yid&lt;/a&gt;=4&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-697110326787342498?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/697110326787342498/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=697110326787342498&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/697110326787342498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/697110326787342498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/11/stanford-j.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-2435368057445741716</id><published>2007-09-29T17:31:00.000+03:00</published><updated>2007-09-29T19:22:55.556+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Niçin geri kaldınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"EĞİTİM MESELESİ" VE "ZİHNİYET MESELESİ"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yazıda ele aldığımız komplo teorileri ve saflık izahlarından bir gömlek daha ilerde iki tez, "eğitimsizlik" ve "zihniyet meselesi"dir. Önce toplumun eğitilmesi gerektiği, kalkınmanın bunun ardından geleceği tezi tarihî gerçeklerle uyuşmamaktadır ve rahmetli Mümtaz Turhan'ın "Garplılaşmanın Neresindeyiz?" eserinden sonra bir daha ağza alınmaması gerekir. Turhan ve başka yazarlar&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;, kalkınmanın eğitimin itmesiyle değil, tersine, eğitimin, kalkınmanın çekmesiyle gerçekleştiğini açık şekilde göstermiştir. Mesela 15- 16. asırlarda Çin, dünyanın en eğitimli nüfuslarından birine sahipti. Fakat bu eğitim, insanları bir şeyler üretmeye değil, devlet bürokrasisinde istihdam edilebilmeleri için geçmeleri gereken sınava hazırlamaya yönelikti. Bizim ÖSS sınavı, daha da doğrusu KPSS gibi bir şey. Bu eğitim, Çin toplumuna Avrupa ile baş edecek bir ekonomik, siyasî ve askerî güç sağlamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Zihniyet meselesi" izahı ise daha çok, şu anlama gelir: "Benim zihniyetimde olsalar, hemen kalkınırdık. Bu halk böyle işte, ne yaparsın..." Aydınımızın tipik üstünlük ve bu üstünlüğe rağmen aslında bu şartlarda elinden bir şey gelmediğinin ilanıdır bu sözler. Dolayısıyla bir sorumsuzluk, suçsuzluk ve beraat talebidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri kalmak şüphesiz bir zihniyet meselesidir; fakat en az o kadar da bu zihniyeti yaratan ortam meselesi; son analizde bir kültür meselesi... Zihniyet özrüne baş vuran, önce mevcut zihniyeti tarif ve tenkit etmeli, sonra bunun yerine önerdiği yeni zihniyetin niteliklerini ve nihayet bu yeni zihniyetin hâkimiyeti için şartların nasıl değiştirilmesi gerektiğini de söylemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SORU DOĞRU MU?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir ufuk turu, aslında "Türkler ve Müslümanlar niçin geri kaldı?" sorusunun kendisinde bir hata bulunduğunu gösteriyor. 18.- 20. asırlara baktığınızda görülen manzara şudur: Batı ilerdedir. Diğerleri geridir... Yalnız Türkler ve Müslümanlar değil; Batı dışında her yer geridir. Büyük klasik medeniyet beşikleri, Hindistan geridir, Çin geridir, hattâ Japonya ve Rusya nispeten geridir. Batı bu gerilikler üzerine sömürge imparatorlukları kurmuştur. Biraz daha hallice Rusya, Türkistan'da, Japonya, Çin ve Kore'de imparatorluk kurmakla meşguldür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde bizim ve dünyanın geri kalanının pek de geri gitmediğini, dengesizliğin, Batı'nın ileri gitmesinde yattığını görürüz. Bizim eksiğimiz, onlar ilerlerken yerimizde saymamızdır. Daha önce de belirttiğim gibi, "geri gittik", bir göz aldanmasıdır. Duran trendekilerin, yanda hareket halindeki trene bakıp kendilerinin geri gittiğini sanması gibi. "Duraklama devri"miz, Batı'nın kalkışa geçip, bize yaklaştığı dönemdir. "Gerileme devri"miz ise Batı kalkınmasının artık temposunu yükselttiği dönem. Fakat ara açıldıkça, mağlupların sırtına binen yükler onların toplumlarının içten çürüyüp, sonunda gerçekten gerilemesine yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu halde doğru soru, "Batı nasıl zenginleşti?"dir. Sorgulanacak zaman da bu zenginleşmenin başladığı 15. ve 16. asırlardır. Türklerin dünyanın birinci, ikinci ve üçüncü en güçlü devletlerine sahip oldukları devir. Bu asırlarda Doğu- Batı dengesi Doğu lehinedir. O zamanlarda yaşıyor olsaydık, sorumuz, "Doğu niçin güçlüdür?" olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BATI NİÇİN GERİYDİ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruyu şimdi soralım: 15., 16. asırlarda, Batı niçin geridir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılmaz Öztuna, 14.- 16. asırlarda birleşik Avrupa güçlerine karşı Osmanlı'nın savaşlarında, birden fazla savaş için benzer gözlemleri aktarır. Misal olarak bir tanesine, gerçek bir Haçlı- Osmanlı savaşı olan Niğbolu'ya bakalım: Haçlı ordusu Macar, Fransız, İngiliz, Alman, Polonya, Venedik, Kastilya, Aragon, Rodos, Papalık, Eflâk, Töton Şövalyeleri, Norveç, İskoçya, bazı İtalyan şehir devletleridir. Macar Kralı Sigismund'un komutası altında toplam 130 000 kişi... Türk Ordusu 70 000 civarındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern strateji teorisi, harplerde ordular kadar tarafların felsefe ve kültürlerinin de çarpıştığını söyler. Siyasî yapıyı da "felsefe ve kültür"ün içinde düşünmeliyiz. Şimdi şu klişeye başvurabiliriz: Bizimkilerin iman gücü, onlarınkinden üstündü. Gözlemler "iman güçleri" arasında devasa bir farklılığa işaret etmiyor: "Fransızlar ve diğer Haçlı kuvvetleri, Avrupa'nın seçkin ve tecrübeli muharipleri idiler, cesurdular... Fransız büyük sancağı, askeri teşvik için, Fransız deniz kuvvetleri kumandanı Amiral Jean de Vienne tarafından tutuluyordu. Sancak altı defa yere düştü ve Amiral tarafından altı defa yerinden kaldırıldı. Türkler ancak Amiral'in ölüsünün elinden sancağı ganimet olarak aldılar. Onun yanında Prens Philip de la Bar da maktul düştü.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öztuna Türk zaferinin temel sebebini şöyle anlatmaktadır: "... Türk ordusunda baş kumandan, en uzak cenahların en küçük birliklerine kadar hâkimdi; her hangi bir emri dakika öldürülmeden ve körü körüne yerine getiriliyordu. Haçlı başkumandanı olan Sigismund, bu tarzda değil bütün orduya, kendi Macar tümenlerine bile hâkim değildi. Her Haçlı birliği, diğerlerinden habersiz, kendi başına savaşıp kahramanlık göstermeye çalışıyordu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haçlılar 25 Eylül 1396 günü 100 000 ölü ve 10 000 esir vererek muharebe meydanını terk ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkomutanın, en uzak cenahlara kadar elinin parmakları gibi hâkim olduğu, en küçük emrinin dakika öldürülmeden körü körüne yerine getirildiği bir ordu. Bu ordu gibi davranan, bu kültüre ve dokuya sâhip bir toplum. Buna karşılık her birliği kendi hesabına kahramanlık yapmaya çalışan bir kaos. Merkezî imparatorluk yapısıyla feodal karmaşa arasındaki fark, sadece savaşta değil, barışta da doğuyu üstün kılmıştır. Kanun hâkimiyeti, halkın hak ve hukuku, genel sağlık gibi hemen bütün alanlarda Batı geridedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu geriliktendir ki Osmanlı, Niğboluları, Varna, Kosova ve Mohaçları, Prevezeleri, İkinci Viyana Kuşatmasına kadar hemen bütün büyük ve kritik savaşları kazanmıştır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;Niğbolu'dan bir asır, hattâ iki asır sonra da Avrupa'nın durumu çok farklı değildir. 1500 yılında Avrupa'da 500 adet bağımsız güç merkezi vardır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Feodalite'nin siyasî yapısıdır bu. 1600 yılında "Bir tek batı ülkesinin bile daimî ordusu yoktur. Avrupa'daki tek daimî ordu Türklerinkidir"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı bu yüzden geri kaldı. Merkezi otorite yokluğundan, kanun hâkimiyetinin ve devletin zayıflığından. Doğu güçlü devlet sistemiyle ve o devletin güçlü ekonomisi ile toplayıp aynı disiplinle yönettiği ordularıyla üstündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı niçin geri kaldı sorusunun cevabı budur. Kısaca, feodalitedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BATI NASIL ZENGİNLEŞTİ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıyı izleyen yüzyıllarda ileri götüren de bu feodalitenin bir yan ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "fetret", bu keşmekeş, birçoklarına göre Avrupa'nın yükselişinin çekirdeğini içinde taşımaktaydı. Bu yıllar Rönesans'ın, Reform'un, matbaanın, Kolomb'un, Magellan'ın yıllarıdır. Avrupa bu saydığımız yeniliklere dayanarak atağa kalktı. Rosenberg ve Birdzell&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; daha sonra da Diamond'a&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; göre (bundan sonra kısaca "RBD" diyeceğim) bu atılımların her biri ancak bu derece siyasî dağınıklığa sahip, bu derece başı boş bir kıtada gerçekleşebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar karşısında Türkleri "yenilmez Türk" yapan un-ufaklık, merkezi otorite altında gerçekleşmesi pek güç birçok yeniliğin Avrupa'da denenmesinin önünü açtı. Sonuç başarılıysa, hemen başkaları da uyguladı. Başarısızlar tarihe gömüldü. Bir bakıma "en iyinin hayatta kalması- ıstıfa vetiresi" işledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğunun büyük imparatorluklarında ise, bir şeyin yapılıp yapılmamasına fertler karar veremiyordu. "Yap!", "yapma!" kararı merkezden çıkıyordu ve çoğunlukla "yapma!" yönündeydi. Kaldı ki, yeni bir şeylerin denenmesi, deneyene bir avantaj sağlamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MATBAA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RBD, matbaa ve okyanus aşırı keşif girişimlerini, Çin'deki benzerleriyle karşılaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının keşfi, matbaanın keşfi, nihayet çağdaş medya ve en sonunda İnternet'in insanlığın tarih çağlarındaki atılımlarının kilit noktaları olduğunu daha önce belirtmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gutenberg'in matbaasının ekonomik, hatta siyasî üstünlük sağladığı görülünce icat saman alevi gibi yayıldı. Gutenberg'in buluşu 1436 tarihini taşır&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;. Halbuki Çin'de matbaa 9. asırdan beri kullanılmaktaydı. Fakat orada baskı tekniği, hiç bir zaman Avrupa'daki gibi bilginin ve değişimin yayılmasında bir araç olamadı. Hanedanlar değişse de Çin'de bürokrasi bir sınav sistemi ile belirleniyordu. Sınav Çin'in klasik Konfüçyüs bilgileri üzerine kurulmuştu. Bu bilgilerin "doğru" yorumu da devletçe belirlenirdi. Matbaa bu bilgiler dışında bir şeylerin yayılma potansiyeli demekti. Veya, bu bilgilerin farklı şekilde yorumlanması. Bu "tehlike" asırlar boyu engellendi ve matbaa hiç bir zaman Batı'daki gibi yeniliklerin yayılma aracı olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'da da matbaayı yasaklayan veya devlet tekeline almak isteyen egemenlikler olmuştu. Ama 500 güç merkezi varken birkaçının yasağı hiç önemli değildir. "Protestan ülkelerde matbaa kontrol altında değildi. Protestan Kiliseleri böyle bir kontrolü arzu etmedikleri için değil; fakat hiç biri Katolik Kilisesi'nin İtalya, İspanya ve Portekiz'deki tekeline sahip değildi. İspanyol matbaacılar Engizisyon'dan kaçıp İspanyol Hollandası'na göçtüler. Matbaacı ve basılı eser enflasyonu başladı. Hollandalı matbaacılar akıllarına gelen her şeyi bastılar: Müzik, pornografi, iskambil kağıdı, ne nasıl yapılır kitapları, her konuda başlangıç bilgileri... Hollanda ve onun ardından İngiltere basın-yoğun kültürler haline geldi ve böylelikle okur-yazar bir zanaatçı sınıfı doğdu. İlk kapitalistler okuma yazma ve modern muhasebe kayıtları tutmayı öğrenmiş zanaatkarların çocuklarıydı.&lt;a name="_Ref178758146"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin'de ise yasaklar ve kontroller, koskoca bir devlet ve coğrafya için geçerlidir ve işi bitirir. Kaçacak yer yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DÜNYANIN KEŞFİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolomb'un Doğu Hindistan'a gitme "girişimi" matbaadan da ilginçtir. "Girişim" Kolomb'un kullandığı tabirdir. Tam da "iş teşebbüsü" anlamında. Cenova'lı Kolomb, önce kendi memleketi Cenova Hükümeti'nden, sonra Medina Celi Dükü'nden, Medina Sidonia&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; Dükü'nden, Fransa ve İngiltere krallarından, Portekiz'den "risk sermayesi" istemiştir. Cenova o sırada Türklerin baskısı altındadır ve ortaklığa katılamaz. Fakat başka İtalyan ortaklar sermaye koyarlar. O sırada Kastilya Kralı İkinci Filip ile Aragon Kraliçesi İzabella, evlenerek bugünkü İspanya'yı kurmaya doğru ilk adımı atmışlardır. Endülüs Emevîleri'nin son şehri Granada'yı kuşatmaktadırlar. Granada düşerken, biraz da zaferin moraliyle olmalı, İzabella, Kolomb'un "girişim"ine yatırım yapmaya karar verir. Daha önce katılan ortaklarla birlikte teşebbüs "fizibl" hâle gelir. Yatırımın yarısını İtalyan ortaklar karşılamaktadır. Keşfedilecek yeni ülkelerin gelirinin yüzde onu ilelebet Kolomb'un olacaktır. O ülkeler üstünden yapılacak işlere sekizde bir ortak olma opsiyonu vardır. Buna karşılık, ilk yolculuk masraflarının sekizde birini de Kolomb karşılayacaktır. Anlaşma Kordoba sarayında yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Granada'da Müslümanlar başarılı olsa, veya bir başka sebeple İsabella Kolomb'u reddetse ne olacaktı? Kolomb destek arayışına devam edecek ve "Doğu Hindi"ye&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; ilk çıkan gemiler başka bir bayrak taşıyacaklardı; o kadar... Gerekli sermayenin yarısını toplamıştı zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi şu soruyu sorayım: Doğu Hindi'ye batıya giderek ulaşma projesi ile Kristof Kolomb'un ilişkisi nedir? Cevap şüphesiz, "Kolomb projenin sahibidir" olacaktır. Büyük ortak olmasa da onun teşebbüsüdür, onun yönetimindedir. Gerekli sermaye en kolay devletlerden elde edileceği için ve sonunda "fetih" söz konusu olduğundan devletçiklerden destek aramaktadır; fakat temelde "girişim" Kolomb'undur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="FLOAT: left"&gt;&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_92pHl4fVLFI/Rv5iJPxlLAI/AAAAAAAAAAk/QxMTlKGohow/s1600-h/Zheng_He.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5115622476896087026" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_92pHl4fVLFI/Rv5XifxlK_I/AAAAAAAAAAc/urjUxOtAStI/s320/Zheng_He.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="CLEAR: left; FONT-SIZE: 85%; FLOAT: left; WIDTH: 216px; HEIGHT: 51px"&gt;Zeng He (Günümüze ait bir çizim. Sanatçı bilinmiyor.- Wikipedia)&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;RBD, Çin'in Kolomb'dan neredeyse bir asır önce, okyanusları ve dünyayı keşfetmek için bir filo, konulan adıyla, "Hazine Filosu" ve "Hazine Gemileri" hazırladığına dikkat çekiyor. 1403'te Yongle İmparator'un büyük kararlılıkla başlattığı bu teşebbüs 27 000 kişilik mürettebata sahip 317 gemiyle meyveye durdu. O günün dünyasının en büyükleri olan dokuz direkli dev gemiler Doğu Afrika kıyılarına, Arabistan'a kadar geldi. Ümit Burnu'nu hatta Amerika'yı keşfettikleri iddiaları vardır. 1405- 1433 arasında, Amiral Zeng He komutasında yedi sefer yapıldığını biliyoruz. İlk beş seferin kayıtlarında kızıl saçlı, büyük ayaklı "Franklar"la karşılaşıldığından bahsedilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim için ilgi çekici bir bilgi de Zeng He'nin kökenidir. Ming Tarihi'ndeki biyografiye göre asıl adı Ma Sanbao&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt; olan Müslüman Zheng'in seferleri Mekke'ye de uğramıştır. Babası Mir Tekin ve büyük babası Keremüddin hacıdır ve onların anlattıkları seyahat hikâyeleri geleceğin amiralinin mesleğe hevesinde etkili olmuştur. Aile adı "Ma", Buhara'dan Çin'deki Yunnan bölgesini yöneten Harzem'li ünlü Seyyid Accal Şemsüddin Ömer'in beşinci oğlu Mansur'dan gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="FLOAT: left"&gt;&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_92pHl4fVLFI/Rv5iVvxlLBI/AAAAAAAAAAs/LlVxfDwAxPY/s1600-h/k_k_Zhenghemap.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5115634352480660498" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_92pHl4fVLFI/Rv5iVvxlLBI/AAAAAAAAAAs/LlVxfDwAxPY/s320/k_k_Zhenghemap.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="CLEAR: left; FONT-SIZE: 85%; FLOAT: left; WIDTH: 258px"&gt;Zheng He'nin seyahatlerinde, 1418 yılında çizilenin 1763'deki reprodüksiyonu olduğu iddia edilen bu dünya haritası, 2005'te Lui Gang tarafından bulunmuştur. (Wikipedia- www.economist.com)&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Merkezî Çin devletinde teşebbüs bir imparatorun, Yongle'ın emriyle birden bire başladı. Saraydaki iktidar çekişmesini birçoğu Müslüman Türk, Mançu ve Moğol asıllı hadımlar kaybedip, Konfüçyüsçü mandarin kliği kazanınca, bir başka imparatorun emriyle Hazine Gemileri kızağa çekildi. Hatta bu seyahatler hakkında yazmak da yasaklandı ve son iki seyahatin kayıtları yok edildi. Zeng'in son iki seferde nerelere gittiğini bu yüzden tam bilemiyoruz. Kuzey ve Güney Amerika'nın açıkça gösterildiği ve yanda verdiğim haritanın gerçekten 1418'de Zheng He'nin seyahatleri sonucunda elde edilen bilgilerle çizildiği kesin değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazine Filosu işinin sahibi kimdi? Şüphesiz Çin İmparatorluğu. Zeng He'nin miydi? Zeng He hayatını bu işe vakfetmiş olsa bile hayır... Devlet, "bitti" dediği anda Zeng He'nin gidip çalacağı ikinci bir kapı yoktur. Bunu aklından bile geçiremezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir, hazine gemilerinin seferleri devam etseydi, Çin İngiltere'nin sömürgesi olmaz, tersine İngiltere Çin sömürgesi olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat RBD'nin dikkatimizi çektikleri nokta, işin zara ve şansa kalmadığı, merkezî Çin'de bir emir keşifleri başlatıp bir diğer emir sonlandırırken, Avrupa'daki 500 devletçiğin meselâ 100 tanesi hayır dese ve hatta yasaklasa bile yasaklamayan devletçiklerde bazı insanların, kişisel çıkar için bunları taklit edeceğidir. Dolayısıyla başarılı, kazanç sağlayan yenilikler hızla yayılmıştır. Çin'de bir emirle seferler yasaklanırken, Avrupa'da bir devletçikte uygulanıp altın getirince, diğerlerinde de taklit edilmiştir. Nitekim Kolomb'u izleyen yıllarda Portekiz, Hollanda ve İngiltere'de insanlar, şirketler, devletler, dünyayı keşfetmek ve sömürgeler kurmak için sıraya girdi. Batı böyle zenginleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;1700'e gelindiğinde Avrupa daha büyük siyasî birlikler içinde toparlanmaya başlamıştır. Artık daimî orduları vardır. Türk ilerlemesi bu suretle dengelenir. Avrupa'da feodal dağınıklığın millet devletleri ve imparatorluklar, sonunda da sadece millet devletleri yapısına geçmesi 20. asrın başına kadar sürecektir. 1500 yılındaki 500 siyasî otorite merkezi, 1900'de 20'ye inmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BATI FEODAL KALSAYDI-- ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI FEODALİTE Mİ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı feodal kalsaydı, bugün Türkiye'nin baş şehri Roma olurdu. Avrupa Birliği, hattâ Avrasya Birliği de 17., bilemediniz 18. asırda Türkler tarafından gerçekleştirilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı'nın üstünlüğünün sebebi feodalite ve siyasî iktidarların bölük pörçüklüğü değildir. Nitekim batı asıl üstünlüğünü büyük, üniter ve millî devletler kurulduktan sonra kazanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı'yı üstün kılan tarihî kaza, Roma İmparatorlukları (Batı ve Doğu) ve nihayet – asla Roma İmparatorlukları kadar güçlü, olmamış-- Papalığın merkezi yapısından millî devletlerin merkezi yapısına geçilirken ara dönemde, feodalite karmaşası içindeyken gelişen zihniyettir: Servetin devlet dışında da elde edilebileceği, tek tek insanların kapı kulu olmadan da önemli ve kazançlı işler yapabileceği, böyle yapmaları gerektiği zihniyeti. Hayır ve şerrin sadece devletten gelmediği; insanların da geniş bir oyun alanına sahip olduğu... Bu anlayış, en kuvvetli şekliyle İtalya şehir devletlerinde oraya çıkmıştır. Modern muhasebeden modern "şirket" anlayışına, bankacılıktan sigortacılığa kadar birçok zengin dünya kurumunun İtalya menşeli olmasının sebebi budur. Kristof Kolomb'un da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte aranılan "zihniyet" budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ZİHNİYET&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zenginlik devletçe yaratılmamaktadır. Zenginlik, kazanmak isteyen fertler ve o fertlerden oluşan şirketler vasıtasıyla yaratılmaktadır. İnsanlar "kendi işlerini, kendileri için" yapmaktadır. Başkasının—devletin—işini kendileri için değil. Devlet, kendileri için çalışan fertlerin eşit şartlarda rekabet etmesini, edindikleri mal ve mülkün eşkıya ve dolandırıcılar tarafından ellerinden alınmamasını, kişiler arasındaki kontratlara riayeti temin edecek kanun hâkimiyetini ve güvenliği sağlamaktadır. Bu güvenlik ve hâkimiyet ne kadar sağlam ve tavizsiz olursa fertler de o kadar verimli olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki şahsî servet bizim toplumumuzda daima şüpheyle karşılanmıştır. Devlet şahsî servetleri her zaman "müsadere" edebilir. Ticaret ve sanayi azınlıkların işidir. Para kazanmak isteyen devlet hizmetine girer. İsterseniz günümüz için buna, "siyasete atılır"ı da ekleyebilirsiniz. Zengin ülkelerde para kazanmak isteyen iş hayatına, güç kazanmak isteyen siyasete atılır. Bizde bu formülün tam da böyle işlediği söylenemez. Para kazanmak için siyasete atılanlarımız az değildir. Simetriyi bozmamak için olsa gerek, iş adamlarının da bazen birinci hedefinin siyasî güç olduğunu görüyoruz.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt; İlber Ortaylı, "1500’lerde bir sancak beyinin geliri 12.000 altın civarındaydı. Bursa’nın en zengin tüccarının terekesinden ancak 4.000 altın çıkmıştı. Halil İnalcık hocamız söylemektedir: henüz devletin idaresini, toprağın idaresini elinde tutan sınıflar en güvencede, en zengin kısımdır ve bunlar bu dünyayı yaratıyordu. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;" diye yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin'i bir yazar şöyle özetliyor: "Çin'de bir mucidin beklentisi, icadın imparatora takdim edilip onun beğenisini kazanmak ve sonunda saraya alınmaktı. Bu, yeni bir şeyler icat etmek için bir teşvikti ama Batı'daki gibi icadın piyasaya çıkarılarak ondan para kazanılması düşünülmezdi&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yusuf Has Hacip'in mısralarına belki taşıyamayacakları yükler yüklediğimin farkındayım. Peki son olsun ama söyleyeyim: Ordu, güvenlik, millî devletin dayanağı ortak yüksek kültürün bekası merkezîdir ve devletin işidir. Kutatgu Bilig, orduyu ayakta tutmak için hazinenin dolması gerektiğini söyledikten sonra, bunun halkın zenginliğiyle gerçekleşeceğini yazmaktadır.. Devletin kurup yönettiği Kolhoz veya KİT'lerle değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zenginlik, kendi işlerinde çalışan fertler tarafından yaratılır. Millet ve onun devleti böylelikle güçlü olur.&lt;br /&gt;____________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title=" name=" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Ronald Dore, "The Diploma Disease: Education, Qualification and Development", Institute of Education; 2. Rev Ed edition (1997).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Öztuna, Yılmaz, "Büyük Türkiye Tarihi", II Cilt, sayfa 326- 329, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1977.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; İnebahtı (Lepant- 1571) yenilgimize Batılılar'ın verdikleri önemin asıl sebebi, bu deniz savaşının, Türklerin de yenilebileceğini ispat etmesindendir!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Charles Tilly, “Reflections on the History of European State-Making.” kendisinin editörlüğünü yaptığı "The Formation of National States in Western Europe"dan, Princeton: Princeton University Press (1975).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; J. H. Hexter, "Reappraisals in History", sayfa 147 ve Clark, sayfa 84, Northwestern University Press, 1962. Samuel P. Huntington, "Political Order in Changing Societies", Yale University Press 1968'deki alıntı. (2006 baskısı, sayfa 120).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.amazon.com/exec/obidos/search-handle-url/103-1043448-5460634?%5Fencoding=UTF8&amp;amp;search-type=ss&amp;amp;index=books&amp;amp;field-author=Nathan%20Rosenberg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Nathan Rosenberg&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; ve &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.amazon.com/exec/obidos/search-handle-url/103-1043448-5460634?%5Fencoding=UTF8&amp;amp;search-type=ss&amp;amp;index=books&amp;amp;field-author=L.E.%20Birdzell%20Jr."&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;L.E. Birdzell Jr.&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;, "How the West Grew Rich: The Economic Transformation of the Industrial World", Basic Books (1987), Türkçesi " Batı Nasıl Zengin Oldu? Endüstri Dünyasının Ekonomik Değişimi", İstanbul: Form Yayınları (1992).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/default.asp?id=5793&amp;amp;session=11290875121225222412&amp;amp;LogID="&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Jared Diamond&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;, "Guns, Germs, and Steel: The Fates of Human Societies", W. W. Norton (2005), Türkçesi, "&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=123270&amp;amp;sa=26687295&amp;amp;session=11290875121225222412&amp;amp;LogID="&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Tüfek, Mikrop ve Çelik",&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.kitapyurdu.com/yayinevi/default.asp?id=249&amp;amp;session=11290875121225222412&amp;amp;LogID="&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;TÜBİTAK&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.kitapyurdu.com/yayinevi/default.asp?id=249&amp;amp;session=11290875121225222412&amp;amp;LogID="&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(2006).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Gutenberg'in yeniliği kağıda kabartılı harfleri basmak değildir. Bu şekliyle matbaa asırlardan beri vardı. Gutenberg, yan yana dizilen harfleri, matbaacılık diliyle, hurufatı ilk kullanandır.Çin yazısının farklılığından (aslında yazı değil bir cins hiyeroglif—ideogram) ötürü Gutenberg'in keşfi Çin için Avrupa'daki kadar önemli değildir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Elin Whitney-Smith, http://delong.typepad.com/sdj/2006/10/why_no_industri.html#comment-23619258&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[10]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Gayet tabiî, düklerin şehir devletlerine "medina" denmesi Endülüs Emevî etkisidir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[11]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Avrupalılar'ın o tarihlerdeki coğrafya bilgisine göre, İndüs nehrinin doğusundaki her yer, "Doğu Hindi"dir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[12]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Binbir Gece Masalları'nın Gemici Sinbad'ının bu Sanbao olduğu düşüncesi vardır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[13]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Bu çarpıklığı, böyle, özdeyiş yapısında dile getiren işletmeci Cihan Turper'dir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[14]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; İlber Ortaylı, “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek”, Timaş, İstanbul (2006), sayfa 24.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-2435368057445741716?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/2435368057445741716/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=2435368057445741716&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/2435368057445741716'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/2435368057445741716'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/09/niin-geri-kaldnz-eitim-meselesi-ve.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_92pHl4fVLFI/Rv5XifxlK_I/AAAAAAAAAAc/urjUxOtAStI/s72-c/Zheng_He.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-4466688063578113634</id><published>2007-09-02T13:57:00.000+03:00</published><updated>2007-09-02T14:12:08.874+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Niçin geri kaldınız?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="FLOAT: right; TEXT-ALIGN: left"&gt;&lt;em&gt;sen artak sen andın ajun artadı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;nelük bu ajunka kılur sen gile&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;(Sen bozuksun ondan dünya bozuldu&lt;br /&gt;Niçin bu dünyaya sitem edersin?)&lt;br /&gt;Edip Ahmed Yüknekî Atabet ül-Hakaayık(12. asrın başı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Durum muhakemesine düşmandan başlanmaz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Askerî strateji kuralı&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="CLEAR: right"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="CLEAR: right"&gt;Türkiye'de kişi başına millî gelir, gelişmiş ülkelerdekinin sekizde biridir. 300 milyon nüfuslu Arap Birliği üyelerinin petrol dahil toplam ihracatı, bir Hong Kong şehrinin veya 5 milyon nüfuslu Finlandiya'nın ihracatından azdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asırlardır süre gelen bu acı, bu utanılacak hal, Batı'da, "Biz üstünüz, çünkü bizim kültürümüz üstün. Biz üstünüz, çünkü bizim değerlerimiz üstün. Biz üstünüz çünkü biz Hırıstiyanız." iddialarını doğurmuştur. Haçlı seferleri kadar eski bu ön yargılar,  Batı'nın ekonomik galebesinin apaçık hale geldiği son üç asırda, ırkçılığın ve emperyalizmin temellerini teşkil etti..Yahudi katliamından sonra ırkçılık ve Hıristiyan üstünlüğü iddiaları eski açıklığıyla dile getirilemiyor ama temel hissiyat ve ön yargıda çok büyük bir değişiklik yok. Soğuk harp döneminde, Türklerle ve diğer Müslümanlarla ittifaklar yapmak zorunda kalındığı için bu söylemler biraz geri plana çekildi. SSCB'nin çöküşünden sonra bu kontrol da çözüldü. 1919'da Osmanlı'yı parçalayıp cetvelle sınır çizme hakkını kendilerinde bulanlar, 21. asırda, aynı anlayışla Genişletilmiş Orta Doğu'nun sınırlarını çizmeye ve yeni milletler inşasına kalkıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan da vahimi, aşağılıkları tescil edilmeye çalışılan milletlerin bir kısım okumuş yazmışları da, şu veya bu ölçüde Batı'nın din ve hatta ırk üstünlüğü iddialarına inandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki kök sebep, geçen yazıda bahsettiğim, "on birinci asır Orta Asya Türk Şairi"nin tespiti idi. Devleti tutmak için çok asker, çok asker için çok para, çok para için halkın zenginliği, halkın zenginliği için kanunların adaleti gerekmekteydi. Bunların biri çözülünce dördü çözüldü ve dördü çözülünce beylik çözüldü. Tersinden alırsak: Anadolu'dan önce Türkleşen Rumeli'deki nüfus üstünlüğümüzü 18 ve 19. asırdaki etnik temizlikle yok eden, sonra Anadolu dışındaki egemenliğimize son veren ve nihayet Anadolu'yu işgale kalkışanların güçlü orduları vardı. Güçlü orduları vardı, çünkü çok paraları vardı. Çok paraları vardı, çünkü halkları zengindi ve halkları zengindi, çünkü kendi içlerinde uyguladıkları kanunlar âdildi. Daha da önemlisi, âdil olsun veya olmasın, bir kanun koyduklarında o kanunu uygulayabiliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün de Batı'nın üstünlüğü, Türklerin ve Müslümanların aczi bu noktadadır. Sizin meclisiniz, Amerikan yerlilerine veya Filipinlilere jenosit uyguladığı için ABD'nin özür dilemesi yolunda karar almaya kalkışabilir mi? Florida'dan Kaliforniya'ya kadar İspanyolca konuşan yeni bir millet inşasını düşünebilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler ve Müslümanlar, 16. asırdan itibaren niçin geri kaldı? Bu soruya geçerli ve üzerinde eyleme geçilecek bir cevap bulunmadan ister başınızı taşa, ister uçakları gökdelenlere çarpın, bir faydası yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veyl mağluplara veya "hiç bir şey başarı kadar başarılı değildir".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yenilenler genellikle mazeret sahibidir. Hakem karşı tarafı tutmuştur. Saha kaygandır. Bir satranç üstadının sözünü hatırlıyorum, "Ben satrançta bugüne kadar sağlığı dört dörtlük bir mağlup görmedim!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Batılılar bizi kandırmaktadır." Bu iddiaya inanmak, aslında bizim Batılılardan aptal olduğumuza inanmakla eşdeğerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bizi sömürüyorlar." Kendinizi niçin sömürtüyorsunuz? Yoksa gerçekten aklı ermeyen geri bir ırk mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz ahlâklıyız, onlar ahlâksız da ondan... Bir kere bu söylemde de biraz "saflık" gizlidir ve dolayısıyla aptallığı kabulleniş vardır. Asıl acı olan, "ahlâk"ı sadece cinsî anlamda almazsanız, bugünkü Müslüman ve Batı toplumlarının ahlak mukayesesinde Müslümanlar kesinlikle önde değildir. Dolandırıcılıkta, rüşvette, yalanda, gıybette, arkadan vurmada, ahde vefasızlıkta Batılılardan geri değil, epey ileriyiz. Herhangi bir Müslüman iş adamına sorun, "Hıristiyan'la mı, Müslüman'la mı iş yapmayı tercih edersin?" diye. Cevap çok büyük çoğunlukla birincisini işaret edecektir. Doğrusu şudur ki, Yusuf Has Hacip'in dört dayanağı ve beylik çözülünce toplum da çözülmüştür ve "aşağılık toplum" iddiası kendi kendini gerçekleştiren kehânet haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mağlubiyetimize sebep ararken Batı'yı işaret etmenin kendi kendimizi rahatlatmaktan ve hareketsizliğe gerekçe hazırlamaktan başka bir faydası yoktur. Diyelim ki doğrudur. Bütün kabahat Batı'dadır. O halde sizin yapabileceğiniz fazla bir şey yok. Kabahat sizde değil Batı'da olduğuna göre oturunuz ve onların bir gün kabahatsiz hale gelmesini bekleyiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kabahati kendinizde bulursanız sevinin. Çünkü insanın kendini düzeltmesi, hiç şüphesiz, başkalarını düzeltmesinden daha kolaydır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin geri kaldınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruya cevap veremediğiniz sürece onlar, siz Türk olduğunuz için, siz Müslüman olduğunuz için gerisiniz demeye devam edecek ve siz bile buna inanır hale geleceksiniz ve sonunda kurtuluşu, "tıpkı onlar gibi olmak"ta arayacaksınız. Ne yazık ki, hiç bir fert tıpkı bir başkası gibi olamayacağı gibi, hiç bir millet de tıpkı başkası gibi olamaz. Olsa olsa şahsiyetsiz bir taklitçi olur. Bir şeyin aslı dururken kopyasına kimse rağbet etmez. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-4466688063578113634?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/4466688063578113634/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=4466688063578113634&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/4466688063578113634'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/4466688063578113634'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/09/niin-geri-kaldnz-sen-artak-sen-andn.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-6405184475561791821</id><published>2007-08-17T22:03:00.000+03:00</published><updated>2007-08-17T22:28:02.262+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Devlet&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ne için?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Devlet kimin için?" sorusuna "millet için" cevabını verdikten sonra, karşımıza hemen ikinci bir soru çıkar: Peki millet için ne yapmalıdır devlet? Devletin varlık sebebi nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletin refahını sağlamak... Ülkede adaleti sağlamak... Milletin güvenliğini sağlamak... Bu liste uzatılabilir. Fakat uzun ve her konuyu birbirinden bağımsızmış gibi ele alan bir liste sağlam bir düşünce temeli oluşturmaz. Sayılanların hiyerarşisi üzerinde tartışma çıkabilir. Önce refah mı, âdalet mi? Güvenlik çok mu önemli? Refahla çelişebilir mi? (Top mu tereyağı mı?...) Ya hukuk?... Acaba unuttuğumuz başka maddeler var mı? Meselâ eğitim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sayılanların birbirini kuvvetle etkiledikleri hemen hissedilir. Çünkü bunların hepsi aslında tek cümleyle ifade edilebilecek bir görevin, bir misyonun zorunlu uygulama listesidir: Milletin bekası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millet devletlerinin her alanda rekabetinden ibaret olan bugünkü dünyada en fakir milletlerden biri kalarak hayatınızı sürdüremezsiniz. Zayıf bir iç güvenlik veya dış tehditlere karşı yetersiz bir savunma da sizi bitirir. Hukukun hükmetmediği toplumlarda ise ne refah, ne de güvenlik mümkündür. Ortak bir yüksek kültürü koruyup, geliştirip nesilden nesile aktaramayan bir millet ise millet olarak kalamaz. Millet öncesi, ilkel bir topluluğa, "creol"e dönüşür.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Devlet kurmak, devletin fonksiyonları 21. asırda Batılıların üzerinde çokça düşündükleri konular hâline geldi. Bunu kendi devletlerini tahlilden ziyade, kendi dışlarındaki toplulukların da milletleşebilmesi, işleyen devletler kurabilmesi için yapıyor.&lt;a name="_Ref174283267"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Batı kendi dışındaki toplulukların niçin millet ve devlet olmasını istiyor? Bunun, iki sebebi var. Birinci ve temel sebep, terörden uyuşturucu kaynaklığına kadar batının başına bela olan kötülüklerin yeterince güçlü devleti olmayan topluluklardan çıkması. Sahra'nın güneyindeki Afrika, Afganistan, bazı Güney Amerika ülkeleri ve şimdi de A. B. D. işgali sonrası Irak, bunun önde gelen örnekleri.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; İkinci sebep, harita değişikliği projeleri. Bu projeler, hâkim devletler tarafından sınırların yeniden çizilmesini, yeni devletlerin, hattâ—olmayacak dualara âmin anlamına gelse de— yeni milletlerin kurulmasını gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terörizmden uyuşturucuya&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; batıya sıkıntı veren unsurlar, bu kötülüklere yataklık yapan coğrafyalarda asgarî refah sağlanınca ortadan kalkacaktır. Belli bir gelir düzeyinin üstündeki toplumların, terör ve uyuşturucu imal etmedikleri gözlemleniyor. O halde "Genişletilmiş Orta Doğu" veya "İstikrarsız Aralık" asgarî refaha kavuşmalıdır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam bu noktada, asgarî refah için asgarî güçte bir devletin gerektiği keşfedildi. Devlet yoksa, ülkeye mafyalar, çürümüş bürokratlar, yüksek yerlerdeki hırsızlar hâkimse, yönetim kademelerinde eşkıyalar oturuyorsa, ülkenin ürettiklerinin yatırıma ve refaha dönüşmesi mümkün olmuyor. Daha doğrusu, ülke üretemiyor; zaten çoğunluğun hırsızlıkla geçindiği bir toplumda kimse üretmek istemiyor. Herkes kendi imkânına göre çalmak peşinde; fakat üretim olmayınca geriye çalınacak fazla bir şey de kalmıyor. Ülkenin tabiî kaynakları ve dış yardımlardan başka...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıl vefat eden, liberal ekonominin ve para teorisinin zirvesi Milton Friedman, bu tespiti şöyle anlatıyor: "(Sovyet bloğundan yeni ayrılmış ülkelere) 'özelleştirin, özelleştirin, özelleştirin' diyordum. Yanılmışım. Şimdi anlaşılıyor ki kanun hâkimiyeti, özelleştirmeden daha temel bir meseleymiş."2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletin refahı, devletin geliri, güvenlik ve adalet... Bunların ilişkisi ve devlet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Batı'nın başına dert olmayacak bir devlet yapısının gereklerini inceleyen fikir adamlarından biri de Fareed Zakaria veya, Türkçe yazılış isterseniz, Ferid Zekeriya. ABD'nin önde gelen bütün gazete ver dergilerinin itibarlı yazarı, bir zamanlar en kaliteli uluslararası siyaset dergilerinden Foreign Affairs'in editörü. Şimdi de Newsweek'in milletlerarası yayınının editörlüğünü yapıyor. Makul bir devlet yapısında hürriyet ve demokrasinin dozunu irdelediği, "Hürriyetin geleceği- Yurtta ve dünyada liberal olmayan demokrasi"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; kitabını okurken 75. sayfada şu satırlarla şaşırdım: "Yusuf adında bir on üçüncü asır Orta Asya Türk şairi teoriyi şöyle özetlemişti...". Ve şiirin İngilizce tercümesiyle devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen İngilizce'sini yazsam birçok "aydın" üzerinde daha etkili olurum ama ben yine önce aslını, sonra da Reşit Rahmeti Arat'ın bugünkü Türkçe'ye aktarımını vereyim (2057, 58 ve 59. beyitler):&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu il tutguka köp er at sü kerek&lt;br /&gt;Er at tutguka neng tavar tü kerek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu neng alguka bir kerek bay budun&lt;br /&gt;Budun baylıkınga törü tüz kodun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bularda biri kalsa törti kalur&lt;br /&gt;Bu törti yime kalsa beglik ulur&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz Türkçe'si ile şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memleket tutmak için çok asker ve ordu lazımdır.&lt;br /&gt;Askeri beslemek için de çok mal(tavar) ve servete ihtiyaç vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir.&lt;br /&gt;Halkın zengin olmasın için de, doğru kanunlar(töre) konulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır&lt;br /&gt;Dördü birden ihmal edilirse, beylik çözülmeye yüz tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferit Zekeriya bir yerde yanılmış; Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig, onun yazdığı gibi on üçüncü değil, on birinci asra aittir. Zekeriya'nın tarihi bugüne yaklaştırma yönünde hatasını anlayışla karşılamak lâzım; çünkü Kutadgu Bilig'in tarihi, meselâ 19 ve 20. asrın bir numaralı devleti İngiltere'nin değil devlet kurması, henüz millet olarak dahi tam teşekkül etmediği bir tarihtir. Yusuf Has Hacip'ten sonra bugünkü İngiltere, Norman istilasına uğrayacak ve iki asır Fransızca konuşacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler, meselâ endüstrileşme, meselâ demokrasi gibi konularda batılılardan çok şey öğrenebilirler. Fakat devlet inşası ve devleti devlet yapan unsurlar konusunda en güçlü devletleri kuran bu kültürün öğreteceği çok şey olması gerekir... Eğer ortak yüksek kültürünü hazmetmiş nesiller yetişebilirse...&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Zekeriya söylemese de, şimdi bize öğretilmeye çalışılan "kanun hâkimiyeti" konusunda şu "Yusuf adlı şair"in ne dediğine de bir bakıp, Kutatgu Bilig'i kapatalım (325, 331, 332. beyitler):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Adaletin hızlı işlemesi gerektiği konusunda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;biçek teg bıçar men keser men işig&lt;br /&gt;uzatmaz men da’vi kılıglı kişig&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bıçak gibi biçer keserim işi,Fazla beklemesin davacı kişi.)&lt;br /&gt;(Kanunun, herkese, yönetici yakınına veya başkasına eşit işleyeceği, adaletin "gözlerinin bağlı" olması gerektiği konusunda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;kerek oglum erse yakın ya yaguk&lt;br /&gt;kerek barkın erse keçigli konuk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;törüdi ikigü manga bir sanı&lt;br /&gt;keserde adın bulmagay ol mini&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(İster oğlum olsun, ister yakın çok,İster yolcu, ister geçici konuk&lt;br /&gt;Kanunda benim için birdir hepsiHüküm verirken fark bulmaz birisi.) &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;Darısı başımıza deyip, "Devlet ne için?" sorusunun cevabını aramaya devam edelim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Devletin olmazsa olmaz üç görevinde hiç kimsenin şüphesi yok. Batıda birkaç yüz yıldır, bizde ise bin yıldır: Adalet, iç güvenlik ve dış güvenlik. İsterseniz bunlara adalet mekanizması, emniyet ve ordu diyebilirsiniz. Problem şurada ki, bu fonksiyonlar "var" veya "yok" diyebileceğimiz basit bir kontrol listesinden ibaret değildir. Dünyada "ben adalete karışmıyorum, ne haliniz varsa görün" diyen bir devlet yok, fakat kararın hangi tarafın daha çok rüşvet verdiğine göre belirlendiği bir "adalet"e sahip "devlet"ler var. Devleti güçlü veya zayıf kılan, bu kurumların etkinliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki devleti devlet yapan adalet, iç ve dış güvenlikteki gücü ve etkinliği ise, gittikçe daha yüksek sesle söylenen "devlet küçülmeli" formülü bir çelişkiyi işaret etmiyor mu? Devletsiz olmaz... Kabul. Devlet adalet, emniyet ve ordusunun gücüyle güçlüdür... Kabul. Sonra da "devlet küçülmeli". Bu ne demek oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruya Fukuyama, "Devlet İnşası"nda&lt;a name="_Ref174283267"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; cevap veriyor: Devletin gücü ile devletin kendine vazife edindiği konuların kapsamı ayrı değişkenlerdir. Günümüzün zengin ve büyük devletleri daha az konuyu vazife edinen, fakat bu az sayıda konuyu son derece etkin ve güçlü şekilde yerine getirenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tespiti yazar bir grafikle anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_92pHl4fVLFI/RsX1GLT7KxI/AAAAAAAAAAM/UXpzIGzbImw/s1600-h/Fukuyama-Devlet.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5099751639531334418" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_92pHl4fVLFI/RsX1GLT7KxI/AAAAAAAAAAM/UXpzIGzbImw/s320/Fukuyama-Devlet.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şekildeki düşey eksen, devlet kurumlarının gücünü, başka bir deyişle, devletin kendine misyon edindiği fonksiyonlardaki performansını ölçüyor. "y" ekseninin ölçtükleri, Fukuyama'ya göre şunlar: Güç... politikalar hazırlamak ve kanun çıkarmak; en az bürokrasiyle etkin şekilde yönetebilmek; rüşvet, idarî ahlâksızlık ve iltiması kontrol edebilmek; hükümet kurumlarında yüksek şeffaflık ve hesap verilebilirlik; ve en önemlisi kanunları uygulayabilmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatay eksen, devletin yerine getirmeye talip olduğu fonksiyonların kapsamını gösteriyor. Fukuyama bu eksenin ölçüsünü (metriğini) Dünya Bankası'nın 1997'de yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu'ndan almış. Devletin, devlet olabilmek için yerine getirmesi gereken "savunma, kanun ve nizam" ile başlıyor liste. Yani dış güvenlik, kanun hâkimiyeti ve iç güvenlik. Burada da 1997 Dünya Bankası, 11. asırdaki Kutadgu Bilig ile aynı fikirde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatay eksenin sağ ucunda "aktivist" denilen fonksiyonlar var. Belirli piyasaları desteklemek, servetin yeniden dağıtımını sağlamak gibi. Türkiye'den örnek verirsek, bu aktivist fonksiyonlar, pancar üreticisini "koruyarak" Türklere dünya fiyatının birkaç katı fiyatla şeker yedirmek veya fındık üreticisini "koruyarak", dünya fındık ihtiyacının yüzde yüz yirmisini üretmemizi sağlamak olabilir... &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fukuyama şemaya birkaç örnek ülke yerleştirmiş. Aslında zengin ülkelerin çoğu, sol üst çeyrekte bulunuyor. Sol alt çeyrek devlet gücünün de fonksiyonlarının da az olduğu ülkeleri kapsıyor. Orada örnek olarak Sierra Leone var. Türkiye, Brezilya ile birlikte, maalesef, devletin gerektiğinden fazla işe karıştığı, fakat karıştığı işleri tam anlamıyla yerine getiremediği sağ alt çeyrekte yer alıyor. Rusya, SSCB zamanında, güçlü bir devlet; yani koyduğu kanunları ve yasakları uygulayabilen bir yapı. SSCB'nin dağılmasından sonra Rusya'nın şemada batıya doğru, yani sol üst çeyreğe doğru hareketlenmesi beklenirken, bu olmamış. Beklendiği gibi devlet fonksiyonları azalmaya azalmış ama devletin gücü de azalmış ve Rusya Sierra Leone yönünde; güney batıya doğru kaymış. Belki Putin döneminde bu, düzelmeye başlamış, yön doğru istikamete, kuzey batıya dönmüştür.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Devlet ne için?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet her şeyi yapmaya kalkmamalı; fakat yaptıklarını da tam yapmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Büyük devlet?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hayır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Güçlü devlet?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kesinlikle evet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika'yı tekrar keşfetmeye gerek yok. Yusuf adındaki Orta Asyalı Türk şairinin söylediklerine kulak verelim: Devlet, önce iç ve dış güvenlik için vardır. İç ve dış güvenliği sağlamaya "kop er at ve sü gerek". Bunları tutmak için devletin zengin olması gerek. Devletin zengin olabilmesi için halkın refah içinde olması gerek. Refah için de hızlı ve tarafsız işleyen bir adalet mekanizması gerek... Bunların biri gitse dördü gider. Dördü giderse devlet gider!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu, emniyet, adalet... Fukuyama'nın bizi düşey eksende altlara lâyık görmesi herhalde ordudan değildir. Batı filmlerinde hakkı yenen kişi, hasmını "mahkemede görüşürüz" diye tehdit eder. Ben Türkiye'de bunun tam tersini, "öyleyse git mahkemeye de beni dava et" tehdidini Türkiye'de sık sık işittim. Yargı mekanizmasının performansı, Yusuf'un, "Bıçak gibi biçer keserim işi, Fazla beklemesin davacı kişi" formülüne pek uymuyor. İç güvenliğimizle de iftihar etmiyoruz herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçlü devletin diğer şartlarını bir daha sayayım ve Türkiye'nin meselâ on üzerinden bunların her birinden kaç alacağını size bırakayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başta: Koyduğumuz kanunları uygulayabiliyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En az bürokrasi ile etkin yönetime sahip miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüşvet, idarî ahlaksızlık ve iltimas kontol altında mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet kurumlarında yüksek şeffaflık ve hesap verilebilirlik var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanların sloganını hatırlıyorum: "Millî devlet, güçlü iktidar!" Meğer doğrusu, "Güçlü devlet, millî iktidar!" imiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;___________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; "Creol- okunuşu: kreol", kolonilerde, kolonizatör milletin diliyle genellikle birden fazla yerli dilin karışımından oluşan, henüz tam "lisan" özelliğini taşımayan anlaşma vasıtasına verilen isimdir. Kolonizatörler hesabına çalışan yerli kökenli insanlara da bazan "kreol" deniyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Meselâ, " State Building- Governance and World Order in the Twenty-First Century"&lt;br /&gt;Francis Fukuyama, Profile Books, Londra (2004) Kitap "Devlet İnşası" adıyla Türkçe de yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Milletsiz ve devletsiz toplulukların çoğu 19. ve 20. asırlarda emperyalist gayelerle yaratılmış olsalar da...Bugünkü "devlet inşası" faaliyeti Batı'nın bir nevi kendi yıktığını tamir çabasıdır. Millî çıkar için yıkmışlardı; şimdi millî çıkar için tamir gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; İnsan ister istemez 19. asrın "Afyon Savaşları"nı hatırlyor O dönemde İngiltere, dünyada eroin ticareti yapan bir devletti. Galiba bu, devlet gücüyle devlet politikası olarak uyuşturucu ticaretinin insanlık tarihindeki ilk ve tek örneğidir. Afyon sayfaşları, Çin'in ülkesine uyuşturucu girmesini yasaklaması üzerine İngiltere ve Fransa'nın Çin'e saldırması ve Çin'i eroine açmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; "İstikrarsız Aralık" (Instability Gap), Genişletilmiş Orta Doğu'dan başka Güney Amerika ülkelerini ve Kuzey Kore'yi de... kapsıyor . Bakınız: "Thomas P.M. Barnett , "The Pentagon's New Map: War and Peace in the Twenty-First Century", Putnam 2004&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; The Future of Freedom: Illiberal Democracy at Home and Abroad, W. W. Norton &amp; Company (April 19, 2004), Özdemir İnce, kitabın Türkçesinin de çıkmak üzere olduğunu Hürriyet'teki köşesinde yazmıştı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Kutadgu Bilig'de bu pasajı bulabilmek için Dr. Sait Başer'e İngilizcesini gönderdim. Beyitleri bulan Fatma ve Sait Başer'dir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; On yıllar önce, bir yabancı bizim bir bakanımıza "Sizin klasikleriniz nelerdir?" diye sorduğunda bakanımız, "Bizim klasiklerimiz yoktur." cevabını vermişti. Aklıma geldi de...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Devletin mutlaka yapması gerekenlerden, yapmaması gerekenlere doğru sıralanan tam liste şöyle: En azından yapılması gerekenler: Sadece kamu yararına yönelik hizmetler: Savunma, kanun ve nizam; Mülkiyet hakları; Makroekonomi yönetimi (para, v. s.); Kamu sağlığı; Eşitliğin güçlendirilmesi: Fakirlerin korunması; Fakirliği engelleme programları; Tabiî felâketlerde müdahale. Orta derecede yapılması gerekenler: Dış etkenlere yönelik fonksiyonlar: Eğitim; Çevre, Tekellerin düzenlenmesi (temel ihtiyaç ürünlerinin düzenlenmesi: su, elektirik, v. s.), anti tröst uygulamaları; Mükemmel olmayan bilgi problemlerinin aşılması; Sigorta; Finans piyasalarının düzenlenmesi; Tüketici hakları; Sosyal güvenlik. Aktivist fonksiyonlar: Endüstri politikaları (bazı piyasaların desteklenmesi); Öbek insiyatiflari; Servetin yeniden dağıtımı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-6405184475561791821?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/6405184475561791821/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=6405184475561791821&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/6405184475561791821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/6405184475561791821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/08/devlet-ne-iin-devlet-kimin-iin-sorusuna.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_92pHl4fVLFI/RsX1GLT7KxI/AAAAAAAAAAM/UXpzIGzbImw/s72-c/Fukuyama-Devlet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-6686233863633229889</id><published>2007-07-18T12:49:00.000+03:00</published><updated>2007-07-21T12:12:14.589+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Devlet: Kimin için?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Veya "Ne mutlu Türküm" dersem ayıp mı olur?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ne yapmalı ve nasıl yapmalı sorularından önce mutlaka cevaplanması gereken soru "kimin için?"dir. Ancak kimin için sorusuna kesin bir cevap verebilirsek ne yapmak istediğimizie karar verebilir sonra da istediğimize nasıl ulaşacağımızı irdeleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kimin için?"in cevabında terddüt varsa, kimlik problemi var demektir. Kimlik problemi tartışma değil, tedavi gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın diğer yerlerinde ve diğer toplumlarında millet biriminin ortaya çıktığı tarih üzerine münakaşa edilebilir. Tartışılmayan gerçek şudur: En geç 18. yüzyıldan beri çağın hâkim medeniyeti Avrupa'da (Kuzey Amerika dâhil), bu sorunun cevabı, "milet için"dir. Buna "millet devlet" diyorlar.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Devletler milletlerin teşkilatıdır. Milletin, dolayısıyla da devletin dayandığı hisse, sevgiye, "milliyetçilik" diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilik kötü müdür? Cevap vermeden önce sormalıyım: "Kimin için?". Eğer bir bölgenin kaynaklarını sömürmek istiyorsanız veya o bölge insanlarının size direnmesinden, egemenliğinizi reddetmesinden endişeliyseniz, milliyetçilik kötüdür. Yok cevabınız "oradaki insanlar için"se, o zaman bu, "insan için oksijen kötü müdür?", "su kötü müdür?"e benzeyen saçma bir soru oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş bir fıkra vardır: İspanya'da bir arenada boğa güreşi yapılmaktadır. Matadorun her güzel hareketinin ardından seyirciler bir ağızdan "Ole!" diye haykırmaktadır. Bu "Ole!"lerden bir süre sonra da koca arenada bir adamcağız tek başına "Ole!" diye bağırır. Başlar çevrilir, bütün arena, merakla bu adama bakar. Büyük oleleri izleyen tek kişilik ole birkaç defa tekrarlandıktan sonra, yakınındaki birisi dayanamaz, "Birader, niçin herkesten çok sonra ole diyorsun sen?" diye sorar. Adam cevap verir: "Siz matadoru tutuyorsunuz galiba. Ben boğayı tutuyorum da..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İmparatorluktan millet devletine daha yeni geçtiğimizden midir, kendimize bile Batı merkezci gözlükle baktığımızdan mıdır, bizde de matadoru mu, boğayı mı tuttuklarından emin olmayanlar pek nadir değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Batı merkezci gözlük"ten kastim "batının bu konuda düşündüğü gibi" demek değil. Çünkü batı millet devleti hakkında tıpkı benim gibi düşünüyor. Hayır, kastim şu: Onlar, bize bakarken, "Kendi millî çıkarları için" bakıyor ve tezahürat yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları da hiç gerçekleşmemiş ve gerçekleşmiyecek müttehid bir "ümmet için" hareket halinde. Din birliğinin devletin birliğini sağlayacağı gerçeklik açısından da mantık açısından da tutarsızdır. "Bak sen de ben de müslümanız, gel birlikte yaşayalım"a verilecek pervasız bir cevap vardır: "Evet, elhamdülillah öyleyiz. Ama senin devletin var, benim yok. Bırak ben de devletimi kurayım, sonra komşu komşu yaşarız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet, nevzuhur bir sosyal teori, "siyasî milliyetçilik" var. Buna Türkiye dışında rastlamadım. Kısaca şu: Devletlerin sınırları vardır. Bu sınırlar içinde yaşayanlar, "millet farkına bakılmaksızın" birdir, bütündür. "Farkına bakılmaksızın" redifi o kadar cazip ki, bu da sanki ılımlı ve doğru bir ifade gibi ortaya sürülüyor. Ne yazık ki, bu ifadenin doğru olduğu tek bir siyasî topluluk yok. İşte tam bu noktada, hiç de sürpriz olmayan bir taleple karşılaşırız: "Bu sınırlarları niçin böyle çizdiniz? Şu kalemi ver de ben bir daha çizeyim." "Siyasî milliyetçilik" anlayışının, son zamanların ABD modası "millet inşası"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; ile ne kadar da uyuştuğu açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;1970'lerde milliyetçiliğin en katı muhalifleri komünistlerdi. Toprağı bol olsun, bu ideoloji, milletin bir burjuva kurumu olduğunu, asıl bağlayıcı gücün dünya proleteryasının birlik hissinden kaynaklanacağını savunuyordu. İkinci dünya harbinde Alman proleteryası Rus proleteryasını öldürmeye ve Rus topraklarını işgal etmeye başlayınca biraz aydınlandılar ve "sosyalist vatanseverlik" icad edildi. Komünizm inancının son sığınaklarında, hâlâ "vatanseverlik", milliyetçiliğin makbul tarzıdır. Ancak burada hafif bir etimoloji yapmak, Türkçe'ye "vatanseverlik" diye çevirdiğimiz bu kavramın aslının "patriotism" olduğunu söylememiz gerekiyor. "Patria", vatan demektir ama "baba" kökünden türer. Yani "baba vatanı"... Vatanseverliğin latincesi millet öncesi etnik çağrışımlarla yüklüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç ay önce bir televizyon kanalımızda "Yükselen Milliyetçilik" başlığıyla bir program yayınlandı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Programın sunucusu ve yapımcısı, stüdyoya "milliyetçi" numunesi olarak seçtiği kişileri dizmiş, kendisi, bir arkadaşı ile "bunlar" hakkında konuşuyor. Bir grup akıl hastasını kliniğe dizmiş de onlar hakkında bir başka hekimle konsültasyon yapan psikiyatr edasıyla... Program boyunca "denekler"e ilginç sorular soruldu ve kapanış yine aynı mizansenle yapıldı. Sunucunun ve konsültan anti-milliyetçilerin kapanış dilekleri şöyle idi: "İnşallah on yıl sonra da böyle bir program yapmak zorunda kalmayız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ya, birkaç asırdır bildiğimiz gibi artık milliyetçiliğin sonuna gelinmiştir. Önce sosyalizm, şimdi de Büyük Orta Doğu projesi ve Bin Ladin; hepsi birden bunun kesin böyle olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanaatimce ülkemizde kıtlığı bulunmayan bu sunucu ve benzerlerinin durumu boğayı tutan seyirciden daha vahimdir. Boğaya acımayı gayet iyi anlarım ve ben de belki boğayı tutarım. Ama bu insanlar, milliyetçiliğin zevaline cidden inanıyorlar. Ve bunu doğru ve tek doğru bellemişler. Dünyanın da böyle düşündüğüne inanıyorlar. Bu olsa olsa dünyanın düz olduğuna veya güneşin dünya etrafında döndüğüne inanmaya benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı medeniyetinin "milliyetçiliğin sona ereceği"ne dair bir fikri veya inancı yoktur. Çünkü batı medeniyeti gerçekçidir. Pragmatiktir. Olsa olsa, kendisine en çok milliyetçilikler direndiği için onların sona ermesi arzusu vardır. Hiç olmazsa bir süre için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi "batılı otoriteler"den birkaç alıntı yapalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...bu yeni kültür tekliği&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;... milliyetçiliğin tam da ruhudur... dünya tarihinde ilk defa bir Yüksek Kültür... toplumun tamamına yaygın ve işleyen bir kültüre dönüşür... Devlet yasal şiddet tekelinin sahibi olmakla kalmaz, aynı zamanda eğitimin geçerliliğinde ve derecelendirilmesinde de tek yetkili haline gelir. Böylelikle devlet ve kültürün evliliği gerçekleşir ve kendimizi Milliyetçilik Çağı'nda buluruz. Ortalama insan için kültürünün sınırları, aynı zamanda iş bulabilmesinin, cemiyet tarafından kabul edilmesinin, saygınlığının, etkin katılımının ve vatandaşlığının da sınırlarıdır."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peki, bölgede bir veya daha fazla şuurlu millet varsa ve bunlar devlet-kültür uyumunda yer almıyorlarsa ne olur? Gellner'e göre, 'Yeni sosyal rejimde bu gittikçe daha rahatsız edici bir hal alır. O zaman rahatsızlığın giderilmesi için iki seçenek vardır: Ya kültürlerini değiştirirler, yahut da siyasî birimin yapısını'"&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Birden fazla milletin barındığı bir ülkede hür müesseseleri yaşatmak hemen hemen imkânsızdır. Aralarında dayanışma bulunmayan insanlar, özellikle de farklı dillerde okuyor ve konuşuyorsa, işleyen temsil mekanizmaları için gerekli kamu oyu birliği sağlanamaz."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...demokrasi, arka plandaki bir tek şartla başlar: Millî birlik... Millî birlik, demokrasileşmenin diğer bütün evrelerinden önce gelmelidir."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Demokrasi süreci, 'çoğunluk ilkesi' kadar önemli bir başka kabulde daha bulunur: Bir toplum birliği."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sosyal adalet politikalarında başarılı demokratik devletler, birleştirici bir kimliğe sahiptir... bundan ötürü, sosyalistler 'millet devleti'ne, klasik liberallerden daha sıkı sarılmalıdır... siyasî karar merkezleri, tek bir millî grubu kapsıyorlarsa daha etkindirler."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Komünizm sonrası Avrupa, federalizm konusunda dikkatli olmamız gereğini gösteriyor. Komünist siyasî sisteminde sekiz Avrupalı devlet vardı. Bunlardan beşi üniter devletlerdi (Macaristan, Polonya, Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan). Üçü federaldi (Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Çekoslovakya). Mucizeler yılı 1989'dan yedi yıl sonra bu beş üniter devletten beşi de hâlâ üniter devletlerdir. Üç federal devlet 22 devlete bölünmüştür. "&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Peş peşe "Batılı otoritelerden alıntılar"ın bir tezi ispatlamayacağının farkındayım. Dikkat çekmek istediğim, beni samimiyetle meraklandıran nokta başka: Onlar "milliyetçiler"e, arenada boğaya tezahürat yapan birkaç meczup muamelesi yapıyor. Halbuki, dünya arenasında asıl marjinal olan kendileri. İnsanlar nasıl oluyor da bu denli farklı dünyalarda yaşayabiliyor; gerçeklerden bu kadar kopabiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği'nde birden fazla ülke, sokakta millî dilin dışında bir dilde konuşmayı yasaklıyor. Hollanda, 24 yaşın altında Hollandalı'ların yabancı eş getirmelerini kanunla men ediyor. Almanya, Türk asıllı Alman vatandaşlarının Almanca bilmeyen eş getirmelerini yasaklıyor. Alman kültürü sınavını zorunlu tutuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye'de millî devletin ve milliyetçiliğin baş karşıtları komünistler değildir. Komünizm diye bir tehlike kalmamıştır. Komünizm tehlikesi ancak "Moğol istilası tehlikesi" kadar ciddîdir. 1970'lerden kalma "bilimsel sosyalist tarikat mensupları" hâlâ hayatta olsalar dahi... Bugün, üniter devletin en ciddî düşmanları etnik ırkçılık ve ümmetçi enternasyonalizmdir. Bu iki tehdit, bazı Batılıların kendi millî çıkarları için düzenledikleri siyasî planlara da yer yer yardımcı olmakta ve onlar tarafından kullanılabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu objektif durum karşısında, "Ne mutlu Türküm diyene" ifadesi çağdaş millet anlayışının en masum ve tabiî söylemidir. Demokrasi, milliyetçiliğin ve millî çıkarın kesin icaplarındandır. Bunu bir yere yazdıktan sonra, Türk Ordusu'nun "Ne mutlu Türküm diyene" ifadesinin arkasındaki sağlam duruşununun Türk millet devleti hesabına yazılacak güçlü bir irade beyanı olduğunu kabul etmek gerekir. Kürsülerdeki eski "bilimsel sosyalist tarikat" kalıntılarını ayrı tutarsanız, insanların bayraklarını kapıp geldikleri dev mitingler de basbayağı milliyetçi hareketlerdir. Bazı milliyetçiler bu mitinglerden uzak düştüyse, kusuru kendilerinde aramalıdırlar. Milliyetçi fikir insanlarından bu mitinglere sadece taraftar olmayı değil, öncülük etmeyi, tertipçi olmayı beklemek hakkımızdır. O sevilmeyen kürsülerde onlar olmalıydılar. Niçin olamadıklarını dikkatle irdelemeleri gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon programıyla başladım, televizyon programıyla bitireyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel Kurmay'ın, "Ne mutlu Türküm diyene"li bildirisini irdelemeye, televizyonlarımızın en kaliteli fikir programlarından Taha Akyol'un CNN- Türk programına Akyol ve Altan Öymen çıktı. Ortamı ve Genel Kurmay bildirisini konuştular. Söylediklerinin çoğuna katılmamak elde değil. Fakat iş "Ne mutlu Türküm diyene"ye gelince, kendimi daha önce sözünü ettiğim programı seyrediyor gibi hissettim. İkisi de mealen, "cık cık cık, bu da çok fazla" diyorlardı. Niçin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Niçin?" sorumda çok haklıyım, çünkü etnik ırkçılıkla pasaport vatandaşlığının arasında koskoca bir "millet" olgusu vardır ve "Ne mutlu Türküm diyene" işte tam bunun merkezine işaret etmektedir. Bugünkü dünyanın anladığı millet ve devletin temelinde de bu anlayış vardır. Yoksa etnik ırkçılık, pasaportla sınırlı vatandaşlığın bir milimetre altından mı başlıyor? Millet diye bir olgu hiç mi dünyaya gelmedi? Türkiye uluslararası bir hava alanının transit salonu mudur? (Bakın burada bile "uluslar" arası demek zorunluğu var.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet ne için? Pek tabiî millet için.&lt;br /&gt;____________________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Burada bizde daha sık kullanılan şekliyle "millî devlet" yerine terimin aslını, "nation state"i kasten kullandım. "Millî devlet", bu sanki bir tercih meselesiymiş nüansını taşıyor. Halbuki "millet devlet" oluşumun doğallığını daha iyi yansıtıyor. Belki Türkçe'de "millet devleti" demek daha doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Millet inşası = "nation building". Bu kavrama tekrar dönmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; NTV'de Can Dündar'ın programı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; kültür "homojenliği"&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Hamish Hamilton, "Conditions of Liberty", Londra (1994) 105- 8&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; A. g. e., sayfa 108.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; John Stuart Mill, ilk basım: “Considerations on Representative Government", Londra 1861. Şimdi, J. S. Mill, "Utilitiarianism, On Liberty, Considerations on Representative Government", Londra (1993), sayfa 207.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Dankwart Rustow, ‘Transitions to Democracy: Towards a Dynamic Model’, Comperative Politics, cilt 2, 1970, sayfa 350-51&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Robert A. Dahl, "Democracy and its Critics", New Haven, 1989, sayfa 207.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[10]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; David Miller, "On Nationality", Oxford, 1995, sayfa 90-3&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[11]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Alfred Stepan, “Modern multinational democracies: transcending a Gellnerian oxymoron", "The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism, editör:John E. Hall, Cambridge University Press (1998) kitabında, sayfa 227. Daha önceki alıntılarımın kaynağı da Stepan'ın bu makalesidir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-6686233863633229889?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/6686233863633229889/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=6686233863633229889&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/6686233863633229889'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/6686233863633229889'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/07/devlet-kimin-iin-veya-ne-mutlu-trkm.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-5260848105332326335</id><published>2007-06-17T20:40:00.000+03:00</published><updated>2007-06-17T20:49:16.278+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Hars ve medeniyet&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ayrı mıdır; birleşik mi?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Genç bilim adamı Abdülkadir İlgen Bey’e.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Türk milliyetçiliğinin fikir tarihini öğrenirken, Ziya Gökalp olağan başlangıç noktasıdır. Onunla başladık ve ilk öğrendiklerimizden biri hars ile medeniyetin ayrımı idi. Medeniyet, uluslararası idi; hars ise millî. Bu muhakkak ki rahatlatıcı bir sınıflamaydı; demek ki medenileşirken millileşmek, millîleşirken medenileşmek mümkündü. Bu ikiliye bir de İslâmiyet’i eklersek, Gökalp’in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” tezine ulaşırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fikirlerin olgunlaştığı mekân, İstanbul, Türk Ocağı çevresi; zaman, 20. asrın başlarıdır. “Tek dişi kalmış canavar”a, yani medeniyete sahip milletler, Türkler hâriç İslâm dünyasının tamamını hegemonyalarına almıştır. Bizim de aynı boyunduruğa girmemiz an meselesidir. Dolayısıyla medeniyet ve medeniyet karşısında öz kişiliğimiz, baş meselemizdir. Yalnız bizim değil, Türk dünyasının, İslâm âleminin de baş meselesidir. Dolayısıyla, Türk Ocağı’nda üretilen düşünceler öyle pek de mahallî değildir. Bu yüzdendir ki bugün bile, onları meselâ Azerbaycan bayrağında görebiliriz. O bayraktaki üç renk, mavi, yeşil ve kırmızı, sırasıyla Türklüğü, İslâmiyet’i ve medeniyeti temsil eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraları, sosyolog arkadaşlarımın, özellikle rahmetli Erol Güngör’ün, medeniyet- kültür ayrımını o kadar da rahat kabullenemediklerini hissettim. Güngör’ün, Gökalp eleştirileri Töre’de yayınlayınca bir grup genç, “Gökalp’i nasıl eleştirirsiniz!”, diye hesap sormaya dergiye gelmişti; bir nevi şiddet içermiyen “baskın”dı bu. Öyle ya fikirde de, siyasette de, inançta da iki türlü insan vardı: Bir tarafta, her dediği, her yaptığı yüzde yüz doğru ve yararlı olanlar; diğer tarafta, her dediği, her yaptığı yüzde yüz yanlış ve zararlı olanlar. Biz şüphesiz birincilerin yanında yerimizi almalı ve hangisinin hangisi olduğuna da bir an önce ve yine yüzde yüz kesinlikle karar vermeliydik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Belki biraz abartarak naklettiğim “ya beyazdır, ya siyah; ikisinin arası yoktur” anlayışı aslında insan düşüncesinin noksanlarından biridir. “İnsan aklı bir tasnif makinesidir; daha doğrusu ikiye ayırma (dikotomizasyon) makinesi.” İyi, kötü; ak, kara; doğru, yanlış. Ve tabi, hars ve medeniyet. Fizikte sistemler nasıl en düşük enerjili yolu seçiyorsa, düşüncemiz de en rahat tasnife kaçıveriyor. Gerçekten medeniyet yüzde yüz evrensel, kültür yüzde yüz millî olsa ve biri diğerini hiç mi hiç etkilemeseydi ne rahat ederdik. Fakat tabiat, bu arada tabiatın en karmaşık yapılarından insan ve toplum bizim tasniflerimize maalesef uymuyor. Tabiatı parçalarına ayırmaya kalktığınızda, ne kadar dikkatli olursanız olun, bir yerlerde mutlaka bıçak ete gelir ve can yakarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kültür” ve “medeniyet” kelimeleri sosyolojide de, sosyolojinin geliştiği ülkelerin dillerinde de Gökalp’teki gibi bir birinden kesin ayrı iki kategoriyi ifade etmiyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Onların “kültür”den ve “medeniyet”ten kasitleri, her ikisinde de Gökalp’in “hars”ına daha yakın. “Medeniyet” kültürün biraz daha şehirli, belki biraz daha yüksek, yaygın ve devletleşmişi. Bizdeki kelime de “şehir ~ medine” kökünden gelmekte. Son on yılın popüler konusu “medeniyetler çatışması”, herhalde benzinli araba ile at arabasının çatışması değil, bal gibi Gökalp’in terminolojisindeki “harsların çatışması” anlamındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı ki “medeniyet”ten sadece maddî unsurları; özellikle bilimi, teknolojiyi anlayacaksak, bunları alsak mı almasak mı diye bir münakaşaya girmeyi kimse hayal bile etmez. Bu anlamda hem batı “medeniyet”indeniz, hem doğu (Japon, Kore) “medeniyeti”ndeniz. Henüz medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğmadık ama öyle doğma ülküsünü ve ümidini de kaybetmiş değiliz; çok şükür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kelimeler üzerinde bu kadar durmanın yararı ne? Veya kültür müdür, medeniyet midir, her ne ise bunun millî unsurlarına “hars”, evrensel unsurlarına da “medeniyet” dersek ne kaybederiz? Ben de, sosyologların Gökalp tenkitlerini ilk duyduğumda, “İyi ki ayırmış; bu sayede biz hiç olmazsa medeniyetin harsa, harsın medeniyete etkisini konuşabiliriz” diye düşünmüştüm. “Önce ayıralım; sonra ayrılmadıkları noktaları tartışırız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında mesele ne kelimelerde, ne de sosyolojide. Düğüm, birçok sıkıntılı konudaki gibi psikolojik ve siyasîdir. Osmanlı’nın son yıllarında Batı emperyalizmi zirvededir ve ufukta onu durduracak bir güç görünmemektedir. Saldırının arkasındaki fikir de—önceki yazılarımda Huntington’un ağzından verdiğim ve bir zamanlar Weber’in teorileştirdiği— “ben üstünüm, çünkü benim kültürüm üstündür” tezidir. O yıllarda bu ifadedeki “kültürüm” yerine, “ırkım” da rahatlıkla kullanılmaktadır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saldırı karşısında teslimiyetçi eğilimler, Batı’nın kültürünü ve dilini olduğu gibi almaktan (Nurullah Ataç’ın Türkçe’yi Latinceleştirmek ülküsü) Batı’dan damızlık erkek getirmeye kadar (Abdullah Cevdet) ipe sapa gelmez çözümler öneriyordu. Bunların karşısında “harsım benim, medeniyetin senindir; ama ben bu ikincisini alır, yoluma devam ederim” son derece makul bir stratejiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar da ciddî bir problem yok. Asıl sıkıntı, millî olan harsın içinde acaba yabancı unsurlar var mıdır sorusuyla ortaya çıkıyor. Öyle ya, hars madem ki yüzde yüz millîdir, bunun içine başka harslardan bulaşmalar varsa, bunlar bir an önce temizlenmelidir ki her şey yerli yerine otursun. Hars tam millî hale gelsin; sonra da medeniyeti alıverelim. Bu noktada, felaket derecedeki dış siyasî faktörlere iç siyaset de ekleniyor. Yirminci asrın başında Türk aydınlarının çoğu Osmanlı’ya muhaliftir. Bir zamanların “el muzaffer daimâ”sı artık sürekli yenilen ve kaybedendir. Muhalefeti anlamak kolaydır. Yılmaz Öztuna’ya göre buna bir de Rus baskısından kaçıp Türkiye’ye gelen dış Türk aydınlarının reaksiyonu eklenmektedir. Osmanlı, Asya Türklüğü’ne göre kesinlikle daha ileri, daha üstün bir medeniyeti temsil etmektedir ve tıpkı Batı’ya bir taraftan kızgınlık, bir taraftan da gıptayla bakışımız gibi, onlar da Osmanlı’ya karşı karışık duygular içindedir. Şah İsmail’den asırlar sonra bir cins “Osmanlı’ya karşı Türkmenlik” oynanmaktadır. Gökalp ve daha sonra bir çok Cumhuriyet aydını da mevcut yüksek kültürün içindeki gayrı millî unsurların saf Türklük yolunda temizlenmesi gayretine girmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, tam tamına, daha önce anlattığımız “altın çağ”, “arkaizm” ve “kültür ihtilali” yoludur. Kültürü millileştiriyorum diye, milleti millet yapan ortak yüksek kültürü inkâr ve tahrip yoludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Peki bunun doğrusu ne? Kültürler millî midir; değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru cevap “her ikisi de” olmalıdır. Kültür kesinlikle millîdir. Dilimiz, tarihimiz, sadece ve sadece bizim dilimizdir; bizim tarihimizdir. Fakat bütün kültürler de birbirine etki eder. Bizim dilimize, binlerce yıllık maceramız sırasında bir çok dil etki etmiş; Türkçe de onları etkilemiştir. Tarihimizin diğer insanların tarihiyle etkileşmesine misaller vermek abestir her halde; diğer insanlar ve onların tarihi olmasaydı, bizimki de olamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dawkins’in fikirler için öngördüğü “memler” bakış açısı, kültürü incelerken en kullanışlı kavramlardan biridir. Daha önce bahsettiğim gibi, Dawkins, fikirlerin, genlere benzer şekilde çoğalırken evrim geçirdiğini söyler. Medeniyetlerin (kültürlerin) her biri, kendi başına topraktan fışkırmaz. Üst üste konarak yükselir, birbirleriyle alış veriş içinde evrilir. Türkçe’de, tarih maceramızın her aşamasından mem parçaları vardır. Çince’den, Soğdça’dan, belki Sümerce’den ve sonra Farsça’dan, Arapça’dan, nihayet Fransızca’dan, İngilizce’den, Yunanca’dan, Rusça’dan... Bunların hepsinde de Türkçe’den. Fakat Türkçe Türkçedir. İnsan genlerinde diğer bütün canlıların genleriyle ortak o kadar parça var ki... Bir yeşil yaprağın DNA’sından, solucanınkine, balığın DNA’sından şempanze’ninkine kadar. Fakat insan ne yaprak, ne solucan, ne balık, ne de şempanze’dir. Kültürler bir birini etkiliyor diye, ya ak-ya kara çocukluk hastalığına kapılıp, “İşte itiraf ettin, millî kültür yok; o halde milliyetçilikten de vazgeç” demek; son zamanların popüler sloganıyla, “hepimiz solucanız, hepimiz yaprak” demeğe benzer. Diğer uca gidip, DNA’mızı yabancı unsurlardan temizlemeye kalkarsak... İnsanlığımızı kaybederiz; yaşayamayız.&lt;/div&gt;&lt;p&gt;___________________________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “Sosyolojinin geliştiği ülkeler” derken, önce Comte ve Durkheim’ın Fransasını, sonra da İngiltere ve A. B. D.’yi kastediyorum. Gökalp, çağı gereği Fransız okulundandır; fakat hars-medeniyet ayrımını Almanlar’dan almış gibi görünüyor. Hasan Cemal, Milliyet’te (9 Ekim 2003, Popüler Kültür, “Artık her şey pop”), “Onun bu düşüncesinin (hars- medeniyet ayrımı ve birinicinin millîliği) temelinde özel olarak Herder ve genel olarak Alman yaklaşımları yatıyordu. Bir başka Alman, tarihçi Mommsen de, ‘Medeniyetin kültürümüzü yok etmesine izin vermemeliyiz’ demişti.” diye yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “O yıllar”dan, 19. asrın sonunu kastediyorum. Stephen Kinzer, “Overthrow” kitabında (Time Books, 2007) şu bilgileri bize hatırlatıyor: 1890’lardan ABD İndiana Senatörü Albert Beveridge, senatodaki konuşmasında, yayılmacılığı doğal bir sürecin parçası diye tanımladıktan sonra bunu, "köksüz medeniyetlerin ve çürüyen ırkların daha asil ve daha zinde, daha doğurgan insan tiplerinin üstün medeniyetlerinin önünde kayboluşu” diye tasvir ediyor. Missispi temsilcisi Charles Cochrane ise “bu Cumhuriyet’i kuran baş eğmez ırk”tan bahsediyor ve “dünyanın Arî ırklarca fethedileceğini” öngörüyor.Cochrane’in konuşmasının sonunda ABD meclisi alkışlara boğuluyor (sayfa 84 ve izleyen sayfalar). Gerçekten, Hitler, sanıldığı gibi Batı’daki ırkçılığın başlangıcı değil, sonu ve sonucudur. Kinzer’in naklettiği nutuklar Hitler’den yaklaşık yarım asır öncedir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-5260848105332326335?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/5260848105332326335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=5260848105332326335&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/5260848105332326335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/5260848105332326335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/06/hars-ve-medeniyet-ayr-mdr-birleik-mi.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-998356302838887609</id><published>2007-03-27T00:33:00.000+03:00</published><updated>2007-03-27T00:39:06.167+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Ülkücülük&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli Galip Erdem Ağabeyimizin aziz hâtırasına:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;”İç Türklere rağmen Milliyetçi,&lt;br /&gt;dış Türklere rağmen Turancı,&lt;br /&gt;Müslümanlara rağmen Müslüman&lt;br /&gt;olabilen insan,&lt;br /&gt;ülkücüdür!”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ülkücülük” kavramı bugünkü anlamını kabaca, 1969’dan sonra kazanmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları bunu birkaç yıl geriye bazıları ileriye götürecektir. (Daha ziyade ileriye...) “Ülkü”, muhakkak ki çok önce Türk Milliyetçiliği’nin kelime hazinesinde vardı. Belki de, “kızıl elma” kavramıyla yaşdaştır. Atsız Bey’in makalelerini topladığı ve uzun yıllar ders kitabı gibi okuduğumuz eserinin adı “Türk Ülküsü”dür.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanılmıyorsam 1969’da, Türkiye’ye yönelen Sovyet saldırısına karşı Ankara’da KÜBİTEM (Kültür Bilim ve Teknik Merkezi) kuruldu. 1970’lere damgasını vuran yayınların, elit örgütlenmenin merkezinde bu kuruluş vardır. Stratejisinde, çeşitli kesimlerdeki Türk Milliyetçilerini ayrı ayrı teşkilatlandırmak vardı. KÜBİTEM’in her çekmecesinde yeni kurulan veya kuruluş safhasındaki bir derneğin evrakı bulunurdu. Bu çekmecelerden biri, “Ülkü Ocağı”nınkiydi. Kim tahmin ederdi ki, on yıl içinde bu çekmece bütün ülkeyi kavrayacak, hattâ yurt dışına, önce Avrupa’ya, daha sonra da Asya Türk yurtlarına uzanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışmalar her gün, bütün gün sürerdi. Bazen geceler, bazen sabahlardık. Fakat ilk arada gittiğimiz, fikir problemlerimize çözüm aradığımız ve moral bulduğumuz bir mekân vardı: Hafta Sokak’ta Galip Erdem Ağabey’in evi. “Yaşayan ansiklopedi”, “ayaklı ansiklopedi” klişe ifadelerdir. Galip Ağabey, öyleydi ama ansiklopedi gibi cansız bir bilgi deposu değil, o bilgi hazinesini aktüel problemlerimize uygulayan, yalnız gördüğümüz problemleri değil henüz algılayamadıklarımızı da tespit edip çözen fikir merkezimizdi .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1969’a kadar “ülkü” kavramı vardı ama bugünkü anlamıyla “ülkücülük” o günlerde doğdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galip Ağabey’i 1997’de kaybettik. Türk Ocağı Mart 2007’de onun anısına “Ülkücülük ve Ülkücüler” konulu bir panel düzenledi. Panele katılanların bu kavramları anlayış ve anlatışı bir birinin tam aynıydı. Niçin? Çünkü oradakilerin hepsi, Hafta Sokak’tan geçmişti. On yılda gelişen şartlar içinde “ülkücülük” hepimizin aynı anlamı yüklediği bir kelime olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;En büyük toplum birimi “bütün insanlık”tan, en küçük birim “tek insan = ben”e kadar mensup olduğumuz iç içe nice çember vardır. Sınıf, ümmet gibi büyük topluluklar arasında “millet”i tercih edene “milliyetçi” diyoruz. Milletin çıkarını, “Ben”, “ailem”, “yakınlarım”, “sülalem” gibi daha küçük grupların çıkarlarının da üstünde tutabilenlere ise “ülkücü”... Belki bu tercih sırasında en büyük zorluğu taşıyan, hiç olmazsa ters örneklerin en çok olduğu kritik karar, şahsî çıkar ile milletin çıkarı arasında yapılan tercihtir. Milli menfaati, kendi menfaatinin üstünde tutmaktır. Veya Galip Ağabey için kullanılan, “fena filmillet”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; yaşayışıdır. Nevzat Kösoğlu Galip Erdem’den de alıntılar yaparak şöyle anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Galip Erdem için ülkücülük, bağlandığı bir üstün değerde kendini aşmak cehtidir. Dünya zevklerinden, bedenî hazlardan bu gaye uğruna vazgeçebilmek gücüdür. Bu tutumunla, kalabalık tarafından hor görülebilir, enayilikle suçlanabilirsin; bütün bunlara aldırmayıp devam edebilmendir. Budala da deseler, ‘varlığını aşan üstün bir gaye için mücadele edeceksin’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dünyevî zevklerden geçmek kolay değildir, ‘Ama sen de, eğer nasibin varsa ve geçireceğin çetin denemeyi başarı ile sonuçlandırırsan, “ayrılık derdine dayanamamam” mânâsını anlayacak, bir başka alemin sırlarına açılan kapıdan girmene izin verilince, sahici mutluluğa ereceksin’ O zaman sokakları süpüren çöpçü de olsan, bütün kalabalıklardan daha üstün olduğunu göreceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Görüleceği gibi Galip Erdem, tam tasavvufî bir üslupta, kendini ülküsüne, yani milletine adamayı anlatmakta, tasavvuf tabiri ile, “fena filmillet” olmanın doygunluğundan ve yüceliğinden söz etmektedir. Bu bakımdan onu Türk milliyetçiliğinin ermişlerinden kabul etmek yadırgatıcı olmayacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar doğru. Özellikle “O zaman sokakları süpüren çöpçü de olsan, bütün kalabalıklardan daha üstün olduğunu göreceksin” ifadesi bize hemen Atsız’ın mısralarını çağrıştırıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.&lt;br /&gt;Bir kemiğin ardından saatlerce yol giden,&lt;br /&gt;İtler bile gülecek kimsesizliğimize.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Ülkücülükle klasik Türk tipi “sağcılık” arasındaki fark bu noktada beliriyor. 1940’lardan seslenen Atsız ile, ondan yirmi yıl kadar sonra yazan Galip Erdem’in, “okumuş adam, devlet kapısında memur olur” devrinden geldiklerini unutmamalıyız. Gerçekten ekmeğin hemen hemen sadece Devlet Kapısı’ndan kazanıldığı o zamanların Türkiye’sinde, önce hükümet değil de önce millet demek, adamı çöpçü yapmasa da en fazla, Süleymaniye Kütüphanesi’ne memur yapardı. Bu noktada rahmetli Tarık Buğra’nın sözlerini aktarmam lâzım: “Türkiye’de sağcılık demek; devletten menfaat sağlamak demektir.” Buğra bu fikrini bir yerde yazdı mı bilmiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ülkücülük dervişlik midir?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O halde bir cins dervişlik midir ülkücülük?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet ve hayır... Evet dersem geniş bir kitleyi çok mutlu edeceğimi biliyorum ama buna rağmen aynı zamanda “hayır!”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derviş, daha büyük bir gaye uğruna kendini yok eder, fakat bunu millet için yapmaz. Son tahlilde, yine kendi aşkınlığı için yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kontrastı ortaya koyabilmek için, rahmetli Tahir Hoca’nın (Tahir Karagöz) bir Mevlevî derviş hikâyesini tekrarlamak isterim. Mahallenin kabadayısı, dervişliğe heveslenir ve en yakın Mevlevî dergâhına giderek intisap talep eder. Konuştuğu zât, kendisine bir sikke (Mevlevî külahı) verir ve, “Bunu başına giy; sana kim ne derse desin, ‘Eyvallah” de. Yarın da tekrar gel; bakalım bu iş sana uygun mu?” der. Başındaki sikkeyle dervişlik işareti veren namlı kabadayıyı görenler, artık bir zarar gelmeyeceğini bildiği için olmadık şakalarla takılırlar. Kahramanımızın hepsine cevabı, “eyvallah”tır. Derken işler karışır. Bir cinayetin faili olmaktan tutuklarlar. Öyle ya, mahallenin kabadayısı, “her zamanki şüpheli”dir. İddialara da “eyvallah” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sen öldürdün!&lt;br /&gt;- Eyvallah.&lt;br /&gt;- İdama mahkûm ediyoruz!&lt;br /&gt;- Eyvallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah sehpaya çıkar. Tam o anda gerçek katilin yakalandığı haberi gelir ve kabadayımız zor belâ serbest kalır. Doğru dergâhın yolunu tutar. Kendisine sikkeyi vereni bulur. Başından çıkarıp onun önüne koyar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben vazgeçtim. Al sikkeni....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz durakladıktan sonra da işaret eder,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Eyvallah’ı da içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ülkücü, bunun tam zıddıdır. Ülkücü, “eyvallahı olmayan” adamdır. Bu yüzden gerekirse çöpçü, gerekirse peşinden gülünen bir kimsesiz olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkücü, milletinin çıkarı için, iktidara da, müdüre de, partiye de, başkana da ve belki en zoru, dünyayı onun gördüğü pencereden görmeyen topluma da eyvallahı olmayandır. Milletin çıkarı için düşündüğünü söyler; doğru bildiğini yapar. Batı’da buna “demokrasi” derler. Bizde ise bazen “hainlik” diyorlar. Galip Erdem’e de demişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ülkücülük isyankârlık mıdır?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gerektiğinde evet. Yine Atsız’ı hatırlıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir gün sabrın tükenir, silahını kapınca,&lt;br /&gt;Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Allah böyle bir gerek göstermesin ama 1969’un ülkücülerinin ataları, 1919’un ülkücüleri, işte tıpkı öyle yapmışlardı. Hemen tam yarım asır sonra, 1969’un ve 1970’lerin ülkücüleri de gerçekten onlara lâyık evlâtlardı. Brejnev doktrini bayrağı altında SSCB, Türkiye’de ilân edilmemiş bir savaş başlattı. Ve Türkiye buna sağlıklı cevabını verdi. Ne mutlu ki, Türk toplumunun kültür genetiği, tehlike anında milletini savunacak kahramanları çıkarabilen bir dokudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi “geri görüşlülük”le, “canım yoktu bir tehlike, zaten bir süre sonra SSCB çöküp gidecekti” demek biraz tuhaftır. 1919’un ülkücüleri için de, “Yunanlılar ilelebet Sakarya’da kalacak değildi ya. Onlar yüzmeyi sever; bir süre sonra İzmir’den kendiliğinden denize atlayacaklardı.” demek gibidir. Ne gariptir ki, “yoktu bir tehlike” diyenlerin içinde o günlerde Apo’ya, “devrimci genç” payesini verenler olduğu gibi, kurulacağına kesin gözüyle baktıkları Türkiye Sovyet Cumhuriyeti’nde iyi bir mevki kapmak için uygun çeyiz düzenler de vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ülkücülük, isyankârlık değildir. Vatandaşlık sorumluluğudur. Kendisini ülkesinde olan bitene müdahaleye mecbur ve bundan sorumlu görmektir. Bu isyandan çok farklıdır. Tebaa olmanın tersidir. “Bu devlet benimdir” bilincidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Etkileme- etkilenme çemberleri&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Etkili İnsanın Yedi Alışkanlığı”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; ile büyük etki yaratan Stephen Covey, Galip Erdem’den yirmi yıl sonra mensubiyet çemberlerine bir başka açıdan yaklaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç içe toplum çemberlerimiz bizi etkiliyor, biz de onları etkiliyorduk. Dünyada olup bitenin en kıyıda köşedeki insanı bile etkilemesine şimdi globalleşme deniyor. Bütün dünya bizi etkiliyor; Avrupa da, İslâm dünyası da, Türkistan da, Çin de. Milletimiz kesinlikle etkiliyor. Hemşerilerimiz, meslektaşlarımız, yakınlarımız, ailemiz... Bu etkilenme, değişik insanlar için değişik derecelerde olabilir. Fakat Covey’in kritik sorusu şu: “siz onları ne kadar etkiliyorsunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte etkili insan, bu iç içe çemberleri etkileyen insandır. En etkili insan en büyük çemberleri etkileyendir. Onlardan aldığı etkiden daha fazla etkileyendir. Mensup olduğu mesleği, yaşadığı şehri, milletini etkileyen. Ve daha ötedekileri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalistler sömürüyor, iktidar saçmalıyor, Sabatayistler yönetiyor gibi garibanizmlerle kendini nelerin etkilediğini sayan değil, “peki sen kimi etkiliyorsun?” sorusuna gerçekçi ve olumlu bir cevap verebilendir “etkili insan”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ülkücü, milletinin çıkarı için etkileyen insanıdır. Fikir ve kanaat önderidir. Ve gerektiğinde de hareket önderidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkücüler, toplumun elitleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Elitlerin deveranı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Galip Erdem Wilfredo Pareto’nun “Elitlerin Deveranı” teorisini sık sık anlatırdı. Onuncu yıl anma toplantısında baktım; en az bu hatırlanıyor. Her halde “ileri milliyetçilik” kategorisine giren bir kavram olduğu için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elitler, toplumların tehlikeyle karşılaştıkları dönemlerde belirir. Rahat dönemlerde ise ortadan kaybolurlar. Kuruluş ve tehlike anlarının etkileyenleridir. Rahat zamanlarda bu işi başkaları devralır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkücülerle Pareto’nun elitlerinin birbirine ne kadar yakın kavramlar olduğunu anlatmama gerek yok. Pareto’nun aşağı yukarı çağdaşı sayabileceğimiz Tolstoy, Harp ve Sulh şaheserinde, arada sırada kahramanlar ve olaylarla okuyucunun arasında girip, ne olup bitiğini bir de doğrudan anlatır. “Ey kaari!” tipi bu kesintilerin bir tanesi sonlara doğru Kutuzov’un ölümünü açıklamak içindir. Tolstoy şöyle der: “Kutuzov’un görevi, Napolyon’u Rusya’nın dışına atmaktı. Napolyon, Rusya’dan def edildi. Böylece Kutuzov’un görevi sona ermişti. Bu yüzden Kutuzov öldü.” Elitlerin deveranının zorunlu uygulaması gibi bir şey!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ye Sovyet saldırısı def edildi. Mamak’takiler de hürriyetlerine kavuştular. Galip Ağabey’in görevi bitmişti. Bu yüzden Galip Ağabey öldü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Pareto haklı çıkmamalı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki, ülkücüler görevlerini ihmal etmeseler, Pareto teorisi doğruluğunu kaybederdi. Tehlike geçtiğinde ortadan kaybolmak, bir icra kabahati değilse bile bir ihmal kabahatidir. Yarının tehdidini, bugünün ihmali doğurur ve ihmal, sonra yeni kahramanlara gerek duyulmasına yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahramanlar, kötü yönetilen toplumlarda ihtiyaç haline gelir; kötü yönetilen toplumlarda ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1919’un ülkücülerini ve kahramanlarını Osmanlı Devleti’nin son zamanlarındaki kötü yönetim doğurdu. 1969 ve sonrasının kahramanlarını da 1960’ların kötü yönetimleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Keşke her zaman iyi yönetilsek ve kahramanlara ihtiyacımız olmasa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu son cümlem, hatalı ülkücülüktür. Doğrusu: “Keşke her zaman iyi yönetsek de sonra kahramanlara ihtiyacımız olmasa”dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elitler, her an iş başında olmak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galip Erdem’in bir sözüyle bitirmek istiyorum. Hepimizi göreve çağıran bir ifade: “İç Türklere rağmen Milliyetçi, Dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür!”&lt;br /&gt;____________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Kitabın “Türk Ülküsü” ve “Türk Tarihinde Meseleler” başlıklarıyla ikiye ayrılması daha sonraki yıllara rastlar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Millet içinde benliğin yok olması anlamına gelen ve Galip Ağabey’e tam uyan bu tabir yine Türk Ocağı’nın düzenlediği birinci ölüm yıldönümü aklıma düşmüştü ve orada kullandım. Nevzat Kösoğlu, Galip Erdem biyografisinde (Alternatif Yayıncılık, Ankara, 2002) yazıya dökerek ölümsüzleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Stephen R. Covey, “Seven Habits of Highly Effective People”, Free Press (1989) ve “Etkili İnsanın Yedi Alışkanlığı”, Varlık Yayınları (2001).&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-998356302838887609?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/998356302838887609/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=998356302838887609&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/998356302838887609'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/998356302838887609'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/03/lkclk-rahmetli-galip-erdem-aabeyimizin.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-974120867104182743</id><published>2007-03-27T00:26:00.000+03:00</published><updated>2007-03-27T00:32:56.548+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Millet ve Kültür’ü Tamamlarken- I&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Teoriyle pratik&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Haziran’dan bu yana, bu sayfalarda, Millet- milliyetçilik ve kültür konusundaki düşüncelerimi belli bir plan içinde okuyucularımla paylaşmaya çalışıyorum. Bundan sonra millet ve devlet ilişkisini ele almayı düşünüyorum. Bu yazıda bir durup, bugüne kadar söylediklerimi yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettim. Millet ve kültür konusunu kapatmadan önce eksik kalan, daha bir açıklama isteyen noktalar kaldı mı diye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel konuları ele almanın bir açmazı var... Temellere girdiğinizde zaman zaman aktüaliteden uzaklaştığınızı hissediyorsunuz. Tersine aktüalite ile ilgilenmeye kalkarsanız, yazdıklarınızın ömrü de onunla sınırlanıyor; yani aktüaliteyle. Değerli milliyetçi Kâmil Turan, yazdıklarının aylar içinde güncelliğini kaybettiğinden şikâyet etmişti ki onun dış politika olsun, çalışma hayatı olsun yazıları okuyucuyu bu konuların temeline götürürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki uç da doğru değil aslında. Teorisiz pratik, pratiksiz teori olmaz. (Bu da Mao’nun sözü sanırım.) Bilgi sahibi olmadan, kanaat sahibi olmak; kanaat geliştirmeye gerek duymadan bilgi sahibi olmak... Belki, “bilmeden düşünmek tehlikeli, düşünmeden bilmek faydasızdır” en güzel ifade!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdıklarımı tarayınca gerçekten ihmal ettiğim konuların çoğunun bugünle yakın ilişkili olduğunu görüyorum. Dolayısıyla bu yazıyı, şimdiye kadar anlattıklarımın güncele uygulanması diye de alabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Türkiye’de bölücülük ve Gellner’in millet oluşma mekanizması&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gellner’in millet ve milliyetçilik teorilerinin mükemmel olmadığını görmüştük. Hangi sosyoloji teorisi mükemmel olabilir ki? İnsan ve insanın kurduğu cemiyet bu kadar karmaşıkken... Fakat yine o teori bir yol haritasıdır. Öyle bir harita ki, falan yükseltiyi, filan vadiyi atlamış olabilir ama her şeye rağmen arazinin genel yapısını aksettiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletler kolay teşekkül etmiyor. Millet ile etnik grup katiyen aynı şey değil. Her etnik grubun sonunda bir millet olabileceği hayalden ibaret. Millet ise çok sayıda etnik gruptan teşekkül edebiliyor. Bugün dünyanın en güçlü milleti- üniter devleti A. B. D., buna en güzel misal. Dünyada millet sayısı yüze varamazken bir sayıma göre 5000’in, bir başkasına göre 7000’in üzerinde etnik grup var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gellner, milliyetçilikle endüstri çağına geçişi ilişkilendirir. Fakat millet teşekkülü için daha da ayrıntılı bir mekanizması vardır: Bir topluluk endüstrileşip zenginleşebilmek için başta dilin yer aldığı bir ortak yüksek kültüre tırmanmak zorunda. Bunu başaran millete komşu veya onun içinde yaşayan bir başka grup, bu ortak yüksek kültüre dahil olmada engelle karşılaşıyorsa, bu gerilim ikinciyi de milletleşmeye götürüyor. Bu engel tabiî ki kültür farklılığı ve en başta ve ağırlıklı olarak dil farklılığı; ama asıl unsur birincilerin ikinciyi itmesi, içine almaması. Öyle anlaşılıyor ki millet teşekkülü sadece bir grubun çekim gücünden değil, diğerinin itme gücünden de faydalanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, bir bölücü hareketin geleceği var mıdır sorusu sorulduğunda biri teoriye, diğeri pratiğe dayanan iki ölçüt kullanabiliriz: Bir halk, bir başkası tarafından itilmekte, endüstri çağının nimetlerine kavuşması, endüstrileşen halkın içine girmesi yasaklanmakta mıdır? Bu Gellnerci mekanizmanın teorik ölçütüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ve daha pratik soru da şu: O millet olacağı iddia edilenler daha önce üniter bir devlet kurmuş mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye için iki soruya da olumlu cevap vermek mümkün değildir. Sosyoloji açısından iş burada biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorular sorulduğunda alınan cevapların ayrıntısı da üniter devletin stratejisini ortaya koyar: Bir an önce, sınırları içindeki bütün insanların ortak yüksek kültüre ve endüstri çağının getirdiği refah düzeyine yükselmesini sağlamak. Neyle? Her şeyden önce millî eğitimle ve sonra da medyayla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samimî kanaatim şudur: Türkiye televizyon yayınlarına 1960’ların sonunda değil de, Amerika ve Avrupa gibi 1940’ların sonunda ve 50’lerde başlasaydı bugün dış kaynaklı veya iç kaynaklı herhangi bir bölücülük hareketinin yapay solunumla bile yaşatılması mümkün olmazdı. İki tarih arasındaki farkın tam bir nesil ettiğine dikkatinizi çekerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hemen farkına varılacak ikinci bir nokta, Türkiye- Avrupa ilişkileriyle ilgili. Avrupa’da merkezi ve çekirdeği teşkil eden iki ülke, Almanya ve Fransa, Türkiye’ye karşı net bir engelleme, itme politikası içindedir. Biraz sosyoloji ve biraz Gellner, bu itişin, Türk milliyetçiliğini yükselteceğini hemen görür.&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sosyoloji böyle söylüyor diye rahatlayalım mı? Kesinlikle hayır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyoloji, dünya siyasetinin gidişini belirler mi? Evet ve hayır... Bu biraz da “Evrim dünyada hangi canlıların hayatta kalacağını belirler mi?” sorusuna benziyor. Sosyologlar da evrim biyologları da inceledikleri sistemin başka sistemlerden izole olduğunu kabul ederler. Yani onların ideal deney grubu dışardan etki almamaktadır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altmış milyon yıl önce dünyanın hâkimi, çok sayıda türü ile dinozorlardı. Hangi evrim ve uyum teorisi gökten düşen bir meteorun onları yok edeceğini; onlardan geriye sadece kuşların kalacağını tahmin edebilirdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan yerlilerine birkaç bin yıl; hattâ belki birkaç yüz yıl daha verilseydi, onlar da buhar gücünü, çeliği keşfeder ve belki gemilere binip Avrupa’yı keşfe gelirlerdi. Ama öyle olmadı. Bütün bir kıta halkının yok edileceğini hangi sosyolog, hangi teoriyle açıklayabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir toplum, hiçbir medeniyet tek başına değildir. Bazen dış müdahale, sosyologların o çok sevdikleri iç dinamikleri darmadağın eder ve belirleyici olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’ın demokrasi olup olmayacağını sadece sosyoloji mi belirledi? Acaba İngilizlerin ricasıyla seçilmiş başbakan Musaddık’ı deviren ABD’nin ve CIA’nin bu yol çatağındaki etkisi nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kuzey Irak ekonomisi mi dediniz? Eski CIA istasyon şefi Robert Baer, Barzani’nin oğlunun ABD’den ricasını anlatıyor: “Sırf 100 dolarlık banknot gönderiyorsunuz. Biraz da bozukluk gönderin. Burada bir somun ekmek de, bir bisiklet de 100 dolara satılır oldu!”&lt;a title=" name=" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Fakat genç Barzani’nin tavsiyesine uyulmadığı ve işgali izleyen 14 ayda 363 ton yeni basılmış 100 dolarlık banknotun Irak’ta “kaybolduğu” ortaya çıkıyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak’ın geleceği, Irak toplumunun sosyal evrimiyle mi belirlenecek dersiniz? Irak’ın geçmişi sosyolojiye göre mi şekillendi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, geri kalmış ülke aydınlarının düştüğü tuzağa düşüp, her şeyin süper güçler, istihbarat teşkilatları ve gizli cemiyetler tarafından planlanıp gerçekleştiği fantezisine de kapılmayalım. Sosyal yapı ne kadar âciz kalırsa kalsın, dış darbelerden sonra da rolünü oynuyor ve gücünü hissettiriyor. Tarihinde apartmanına yönetici bile seçememiş bir topluma demokrasi getirme çabaları, akıllı füzeler ve yüz dolarlık banknot balyalarının desteğiyle de gerçekleşemiyor.&lt;br /&gt;_________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Robert Baer, “See No Evil- The True Story of a Ground Soldier in the CIA's War on Terrorism”, Crown- Random House (2002)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; The Guardian, 20 Mart 2006 ve aynı gazete, David Pallister, 8 Şubat 2007. &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.guardian.co.uk/Iraq/Story/0,,1734939,00.html"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.guardian.co.uk/Iraq/Story/0,,1734939,00.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; ve oradaki bağlantılar. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-974120867104182743?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/974120867104182743/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=974120867104182743&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/974120867104182743'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/974120867104182743'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/03/millet-ve-kltr-tamamlarken-i-teoriyle.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-3846531974560102547</id><published>2007-01-21T11:54:00.000+02:00</published><updated>2007-01-21T12:12:14.211+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Tarih şuuru &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;Ben kimim? Burası neresi? Saat kaç?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elli İlk Buluşma”, başrollerini Drew Barrymore ile Adam Sandler’in, esas kız ve esas oğlan olarak paylaştıkları romantik, tatlı bir film. Drew Barrymore, amnezi hastasıdır. Kısa vadeli hafızası yerindedir. Gün içinde olan biteni hatırlar. Fakat hiç bir hâtıra ertesi güne kalmaz. Aşık delikanlıya düşen, her sabah, büyük aşkını kendine yeniden aşık etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayın tekniğine biraz bakayım dedim. Psikiyatride buna, anterograde amnezi deniyormuş. Kısa vadeli hafıza yerinde. Fakat, kısa vadeli anıların ertesi gün de hatırlanmasını sağlamak için beynin bir “vakfetme” işlemi gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu yapılamadığı, veya vakfedilen hatıraların geri çağrılması mümkün olmadığında, her buluşma böyle “ilk buluşma” olmaya mahkûm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumun ve gençliğimiz İzmir’inde 9 Eylül, tam anlamıyla millî bir bayramdı. Bundan neyi kastediyorum? Diğer bayramlarda genellikle öğrenciler organize edilerek yürütülür, asker geçer, günün “mânâ ve ehemmiyeti”ne dair nutuklar atılırdı. Resmi geçidi seyredenler de, biz katılanlar da eğlenirdik. O kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat 9 Eylül bambaşkaydı. Hatırladığım kadarıyla öğrenciler yürümezdi; esnaf yürürdü. Zaten resmî tatil de değildi. Fakat günler öncesinden çevre köy ve kasabalar şehre akar, oteller dolardı. Gece Basmane Meydanı’nda bir köşede kıvrılıp uyumak olağandı. Geçit törenine tek resmî katkı, süvarilerimizden gelirdi. Mızraklarının üstünde uçuşan al flamalar, arnavut kaldırımına vuran nalların saçtığı kıvılcımlar aklımdadır... Fakat çocuk ruhumu asıl etkileyen, seyircilerin, kadın- erkek hemen bütün seyircilerin, süvariler geçerken ıslanan gözleriydi. Çünkü onlar, onlar değilse anneleri, babaları, işte bu süvarinin 9 Eylül sabahı kendilerini katliamdan kurtardığını, üç yıl, üç ay, üç hafta, üç gün süren aşağılanma ve işgale son verdiğini hatırlıyordu. (15 Mayıs 1919- 9 Eylül 1922).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- 8 Eylül geceleri, Müslüman İzmir, Gavur İzmir’den gelecek katliamı bekliyordu. Babaannemden 9 Eylül’ü çok dinledim. Kadınlar ve çocuklar, İkiçeşmelik’te, mahallede, nispeten en korunaklı evde toplanmıştı. Erkekler yoktu. Ya kurtarıcı ordudaydılar, ya da silahlı direnişin bir parçası. Bu ikinciler, o birkaç gün ve gece bölünmüş şehrin iç sınırlarında, elde tüfek nöbetteydi. Kadınlar, 9 Eylül günü karşı tepelerden “karınca gibi” askerin geldiğini gördüler. Babaannem ağlamaya başlamış. “Geliyorlar, bizi de kesecekler.” Halbuki gelen, Yüzbaşı Tatar Şerafettin Bey komutasındaki o süvarilerdir. İşkodralı Fahrettin Paşa’nın, Selânikli Mustafa Kemal Paşa’nın süvarileri... Kadınlar süvarilere kovayla su uzatmışlardı, atları içsin diye. Fakat onlar öyle susuzdu, öyle bir hızla ve durup dinlenmeden at sürmüşlerdi ki, ikram edenlerin şaşkın bakışları arasında kovalardan önce kendileri içmişti... Piyadenin günler değil, saatler sonra süvariye yetişmesi de bir başka hikayedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi çok değil, kırk yıl ileri sarıyoruz. İzmir Belediyesi, Şerafettin Bey Caddesi’nin ismini değiştiriyor. Doğduğum Cadde, “Ali Kocatepe Caddesi” oluyor. Çocukluk arkadaşım Ali’nin başımın üstünde yeri var. Fakat Şerafettin Bey! O ve onlar olmasaydı ne Ali olurdu ne ben.&lt;a title=" name=" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu tarih şuursuzluğudur. Toplumun amnezisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;“Halk” ile “millet” arasındaki fark, tarih şuurudur. Halk, insan ömrüyle, hattâ nesil ömrüyle, taş çatlasa 20 yılla sınırıdır. Tarih şuurudur ki halka, müşterek mirası, birliği, asırlar içinde akan bir büyük nehrin bir parçası olduğunu hissettirir. Yalnız geçmişle bugünü birleştirmez. Yarınların düşünülmesini, planlanmasını sağlayan da tarih şuurudur. Halk asırlar öncesinden gelip asırlar, asırlar sonrasına akmaz. Zaman boyutu millettir. Bir toplumdan halk adına büyük fedakârlık isteyemezsiniz. Millet adına isteyebilirsiniz. Millet hem dedelerdir, hem torunlardır. Millet hem geçmiş ve hem de gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş devletin, ortak yüksek dilden sonra milletine ilk vermesi gereken donanım tarih şuurudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih şuurunun verilmesi, anlatması çok basit, gerçekleştirilmesi—Türkiye tecrübesinde açıkça gördüğümüz gibi—pek de kolay olmayan bir iş. Hayret verici gerçek de şu: Tarih şuurunun önündeki en büyük engel, tarihi günlük politik siparişlere göre düzenleyebileceklerini sanan bürokratlardır. Onların bilgisiz, bilinçsiz müdahaleleri millî birliğin, millî devletin önündeki büyük engellerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih şuurunun ne olduğuna güzel bir misal, emekli valimiz Rıza Akdemir’in bir sohbetinde algılamıştım. Rıza Bey, İttihat ve Terakki’ye, meşrutiyet dönemlerine meraklı amatör bir tarihçidir. Merakının derecesini keyifle anlatırken, bir ara gözleri daldı, “O insanlar buralarda dolaşırlar böyle...“ deyiverdi. Yüksek ortak kültürün tarih bileşenine sahipseniz “etrafınızda o insanlar öyle dolaşırlar”. Sonra gördüm ki, o insanlar, Yılmaz Öztuna’nın da, İlber Ortaylı’nın da etrafında dolaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patton filminde, General Patton, çekilen Alman Birliği’nin kaçarken terk ettiği bir askeri aracın üstüne konmuş sedyeye ve yaralıya bakar: “Kaybediyorlar.” der. “Moskova’dan çekilirken de sedyeleri topların arkasına bağlamıştık.” Sözünü ettiği, Napolyon’un Moskova’dan çekilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih şuuru, bizim vermeye çalıştığımız gibi siyasî tarih değildir. Kötü anlatılmış kusursuz süpermenlerle, kara giysili kötü adamaların hikâyesi de değildir. Sadece başarılardan, zaferlerden ibaret değildir. Zaferlerdir ama aynı zamanda yenilgilerdir. Başarılardır ama aynı zamanda felâketlerdir. Yalnız şan şeref değil ızdıraptır, acıdır. Tarih şuuru bürokrasi değildir; insandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikir ve ülkü adamı Nihal Atsız, birinci sınıf bir tarihçiydi de. Şu satırlarla benim derdimi, benden iyi anlatmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Edebiyat, tarih, coğrafya dersleri okutmakla güdülen gayelerden birisi de, gençlere, millet ve yurt sevgisi aşılamaktır. Bu işin hiç yalan söylemeden, gerçekleri değiştirmeden yapılması gerektir. Çünkü yalancılık üzerine kurulmuş yurtseverlik olmayacağı gibi, gerçeklerin değiştirilmesinden de hiç bir erdem doğmaz. Çocuklar, kendi edebiyatlarını, tarihlerini okurken düşünürler, muhakeme yaparlar, sevinirler, kızarlar, beğenirler, tenkid ederler; fakat sonunda bütün zaferler ve bozgunları ile, iyi ve kara günleri ile Türk tarihi, Türk kültürü, Türklük sevgisi gönüllerinde yer eder. Hattâ bazan bütün o okunan cilt cilt kitaplardan, akıllarda hiç bir şey kalmaz da gönüllerde bir millî sevgi ve inanç kalır ki, istenilen de, esasen odur.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef hiç birimiz böyle bir tarihi okumadık. Onun için amnezi içindeyiz. Kişiliğimizden emin değiliz; “Biz kimiz?” sorusuna cevap vermekte güçlük çekiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Türkler, daha üç-beş nesil önce, yurtlarının yarısını kaybettiler. Adına “Rumeli” diyorlardı. Tıpkı Anadolu’ya da bir zamanlar “Diyar-ı Rum” dedikleri gibi. Yani Roma... Az önce küçüğünden büyüğüne, İzmir’i kurtaran komutanlarımızın menşelerini bu yüzden saydım: Tatar Şerafettin Yüzbaşım, İşkodralı Fahrettin Paşam ve Selanikli Mustafa Kemal Paşam! Emperyalist dönemin düvel-i muazzaması, bugünün terminolojisiyle süper devletleri, buralarda vahşi bir etnik temizlik uyguladı. İnsanlarımız ya katledildi, yahut sürüldü. Nüfus yapısı kökten değiştirildi. Bunu normal karşılayan bir mantık, Anadolu’dan sürülüp Dış Moğolistan’a gitmemiz gerektiğini de normal karşılayacaktır. Veya Amerikalıların Amerika kıtasında katledilip, sürülüp İngiltere’ye göç ettirilmesini de. İki fark var; biz Rumeli’de Amerikalıların Amerika’da oturduğundan kat ve kat daha fazla kalmıştık. Belki ikinci ve daha önemlisi: Ora halkını katletmemiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu satırlar “gidip Rumeli’yi geri alalım” daveti değildir. Fakat nereden geldiğimizi, ne olduğumuzu, neler geçirdiğimizi anlamamız gerektiği çağrısıdır. Amneziye isyandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üsküplü Yahya Kemal, 1921 yılında şöyle yazıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kalbi olanların dili yok; dili olanların kalbi yok Yoksa bugün Türk şiiri ve nesri taş yürekleri eriten bir şey olurdu; bu devir bir taraftan ağrılarıyle, sızılarıyle, acılarıyle, ölümleriyle, mâtemleriyle, hasretleriyle, bir taraftan da atılışlariyle, isyanlariyle, ümidleriyle, emelleriyle, hârikalarıyle o kadar feyyaz bir devirdir. Büyük millet şerefli zamanlarındaki lisanını Yunus Emre ve Süleyman Çelebi gibi, Fuzulî, Bakî gibi, Nef’î ve Nedîm gibi, saz şairleri gibi öz oğullarına emanet etmişti... O şâirler öldüler. Milletten emanet aldıkları lisânı keşke berâber götürselerdi, götürmediler; kâtiplere terkettiler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bizim çocuklarımıza okuttuğumuz tarih de bu kâtiplerce kaleme alınmıştı. Lehistan’ın bize bilmem kaç kara kuruş vergi verdiğini ezberlerdik de ne Lehistan’ın neresi olduğundan, ne da kara kuruşun değerinden haberimiz vardı. Atatürk “Samsun’a ayak basardı”. Ne işin zorluğunu hissederdik, ne işgalin acısını, ne millî ve milletler arası siyasî ortamı. Atatürk diye bir süpermen vardı ve eninde sonunda bizimkiler maçı kazanacaklardı. Bu tarih, yirminci asırda Allah’ın Türklüğe en büyük hediyelerinden Mustafa Kemal’i bile devalüe ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vatan, millet, Sakarya” diye seslendirilen Türklüğü aşağılayıcı tekerleme bu tarih şuursuzluğundan doğdu. Size, Sakarya Meydan Muharebesi hakkında bazı gençlerin Ekşi Sözlük’e yazdığı birkaç satırı aktarayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“komplo teorisi üretmeye meraklı bir milletin bireyi ve eski bi sakaryalı olarak böyle bi savaşın sadece efsaneden ibaret olduğunu, böyle iyi olayın tarihi tiyatro kurulup kahramanlık destanlarına bir yenisi eklemekten ibaret olduğunu söyleyebilirim.&lt;br /&gt;(&lt;a href="http://www2.blogger.com/show.asp?t="&gt;notr&lt;/a&gt;, 23.09.2001 23:28)&lt;br /&gt;“o siralar &lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=enver+pasa"&gt;enver pa$a&lt;/a&gt;'nin rusya'da duruma mudahele etmek ve meclisin ba$ina gecmek icin bekledigi soylentileri vardi . eger bu sava$in sonucu bizim aleyhimize olsaydi, &lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ataturk"&gt;ataturk&lt;/a&gt;'un buyuk puan kaybedecek olmasindan dolayi bu eylemleri gercekle$tirecegi rivayet ediliyordu .&lt;br /&gt;(&lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=set"&gt;set&lt;/a&gt;, 13.05.2001 12:37)”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, Ekşi Sözlük yarı şaka, yarı ciddî bir yerdir. Ama amnezinin derecesi şaka kısmında da ciddî kısmında da âşikar. Çocukluklarında, “Birinci Dünya Harbi’ni kazandık ama müttefiklerimiz kaybettiği için biz de mağlup sayıldık” gibi saçmalıkları tarih diye okumuş nesillerden ne bekleyebilirdik ki? Bu satırları yazan gençlere kızmak yerine şu çığlığı anlamalıyız: “Size inanmıyoruz! Samimî değilsiniz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Zelandalılar, kendilerinin millet olduğu şuuruna Çanakkale Savaşı ile vardıklarını söylerler. Eğer bu doğruysa, Çanakkale de, Millî Mücadele’nin her bir muharebesi de birkaç milleti şuurlandırmaya yeter. Böyle bir tarihten şuursuzluk çıkarmak ancak Yahya Kemal’in “kâtipler”iyle başarılabilinirdi ve ne yazık ki büyük çapta başarıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yahya Kemal devam ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu satırları yazdığım masanın üstünde üç kitap duruyor... biri de Muhâcirîn Müdüriyyet‑i Umumiyyesi’nin son günlerde neşr ettiği siyah kaplı bir kitap... Elime alıp okudukça, gözlerim ateş karşısındaki gibi hârelendi. Kaç defa elimden bıraktım... nihayet sonuna kadar, bir acı ilacı içer gibi okudum. Bu siyah kitabın lisanı bu nama lâyık bile değil, çetele gibi âdî bir tarif vasıtası, lâkin içindeki bu âdî vasıtayla, derme çatma bir kılıkta tasvir edilmiş bir âlem var ki bütün bir devrin şiirini, nesrini, musikisini, resmini canlandırabilir. Hem de zannedersem bu siyah ciltte bu milletin yalnız bir kısım ağrıları var...”&lt;a title=" name=" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya Kemal’in okuduğu küçük kara kitap, bir devlet dairesindeki kâtiplerin Balkan bozgununun insan envanterini yaptıkları resmî bir belgedir. O envanterin şaire etkisi bir yazıya sığmaz. Bir başka makalesinde devam eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...bu kitabın sahifeleri gibi nice sahifeler okudum ki bilhassa acılarının tadına doyamadım... Dostoyevski namında bir Rus’un, bu siyah kitap kadar siyah bir kitabını okudumdu; içinde vücutları ve kalpleri ağrıyanlar, benim kanımdan, dînimden, dilimden değildiler, bir zaman o Rus’un kitabında görüp de sevdiğim ve acıdığım o insanlara kendi milletimden daha yakınım...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç cümlesi de şöyledir: “Zâikamızı başka bir âlemin şâirleri terbiye ettiler.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya Kemal’in söyledikleri, İspanyollar’ın yok ettiği İnkalar’ın dilinde 1600’lerde yazılmış şu satırlarla paralellik taşıyor: “Yerli denilen bu insanların cedleri daha önce yazıyı bilselerdi, bugüne kadar yaşadıkları hayat, silinip gitmeyecekti. Bugün Vira Cochalar’ın (İspanyollar’ın) güçlü geçmişleri nasıl biliniyorsa, onlarınki de görünür olacaktı.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Yazıyı bilmemekle, bilip de anlatamamak arasındaki fark o kadar da büyük değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tarihi bir türlü insanlaştırmama, dolayısıyla hissettirememe bir tarafta dururken, bir başka sapma, tarih düşmanlığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil bahsinde üzerinde durduğum, “Ben bu milleti çok seviyorum ama dilini, tarihini... değiştirmek lâzım” anlayışı, adı üzerinde, tarihe de yönelmişti. Hâlâ yönelmektedir. Osmanlı’yı aşağılamak göreviyle devletten para alan insanların bulunduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.&lt;br /&gt;Yukarıda, Atsız’dan aldığım satırlar ne kadar doğrudur. Osmanlı da, Selçuklu da, ondan öncesi ve çok öncesi de bizimdir. Bizdir. İyisiyle, kötüsüyle... Dünyanın diğer milletleriyle karşılaştırdığımızda tarihimizin iyisi çok daha fazla, kötüsü çok daha azdır.Atsız aynı yazıda, Ali Canip Yöntem’in, o yıllarda liselerin dokuzuncu sınıfında okutulan “Edebiyat” kitabındaki bir cümleyi nakleder: “... O aralık Abdülmecit tahta geçmişti. Bu, her Osmanlı padişahı gibi gaafil ve biçare bir adamdı”. Sonra yazı boyunca tek tek Osmanlı Padişahlarını ele alır. Böyle bir cümlenin, bir Fransız, bir İngiliz, bir Alman okul kitabında yer alması hayal bile edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir “millî eğitim”den yetişen kadroların yarattıkları acı olaylar vardır. Birisine şahit olmuştum. 1970’li yıllarda, Bağdat Sefaretimizde istihbaratla görevli bir elemanımızın, merkeze gönderdiği raporda bir Türkmen’den bahsediliyordu. İstihbaratçımız, bu kişinin “Turancı eğilimleri” olduğunu, dolayısıyla pek itibar edilmemesi gerektiği kanaatini ifade ediyordu. Amnezi! Tam da yazının başına koyduğum “Ben kimim? Burası neresi? Saat kaç?” sorularının sorulacağı patolojik bir vaka!&lt;a title=" name=" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı, Cumhuriyet’in antitezi ve anti layik! Selçuklu sarayda Farsça konuştuğu için pek makbul değil. Göktürk’e gidersek ortaya kurtlar falan çıkar. Onun için tarihimizde reform yapıp, proto-Türkleri keşfetmeye çalışanlarımız da var. Öyle ya, bunları boşayınca bize başka bir tarih yakıştırmak lâzım. Taşa yazıldıkları için sert açı yapmaya mecbur bütün yazıları Türk yazısı saymak, kelimelerdeki harflerin yerlerini değiştirerek bütün dünyada Türk keşfetmek gibi “bilimsel” vasıtalarla bu proto- Türkleri her gün kovalıyoruz ama bir türlü şöyle sağlamca ele geçiremiyoruz. Anlamadığım şey, eski ve yeni bütün milletler aslen Türk olunca, Türkler de aslen onlar olmuyor mu? Adem Baba aslen Türk ise, aynı zamanda Fransız, Hintli ve Arap değil midir? Bu mudur milleti yaratan tarih şuuru!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kâtipler”in tarih düşmanlığını da insanlık tarihi ilk kez görmüyor. Milletsiz devlet yaratma teşebbüsü daha önce de Çin’de, Ch’in hanedanı zamanında (M.Ö. 221) var: “Ch’in devlet adamlarının tek bir değer ölçüsü vardı: Devletin gücünü ve etkisini azamiye çıkarmak. Bunun önünde duran her şey yok edilmeliydi.... Ch’in otoriteleri miras alınan kültürün yeni devlet üslubuna karşı diye değerlendirdikleri her cephesini ezip yok etmeyi görev bildi. Teorisyenlerinden biri, bunu şöyle açıklıyordu, ‘Zeki bir hükümdarın ülkesinde kitaplarda veya bambu şeritlerde edebiyat olmaz; kanun tek doktrindir; eski kralların vecizeleri yoktur. İnsanlar için tek model memurlardır..’ Buna uygun olarak önde gelen bir Ch’in devlet adamı, şu pratik tavsiyede bulundu, ‘bugünü eleştirmek için geçmişi kullananlar, akrabalarıyla birlikte öldürülecektir’. Başka bir deyişle, geçmiş, ne bir otoriteye ne de bir değere sahipti ve aksini iddia edenler yıkıcıydı. Devlet, kitapları yakmaya ve iddia edildiğine göre fikir adamlarını diri diri gömmeğe koyuldu. Sonuçta, imparatorluk öncesi Çin mirasından günümüze pek az şey kaldı.”&lt;a title=" name=" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür ihtilalini Mao’nun icat etmediği görülüyor. İroniktir ki, kültürünü gömme teşebbüsü yine kendisine ait bir kültüre dayanmaktadır. Ch’in hanedanının ancak 15 yıl yaşayabildiğini ilâve edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk siyasî ve sosyal yapısını anlamaya çalışanlar, Çin, İran gibi diğer merkezî ve devlet öncelikli yapıları dikkatle incelemelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Peki ne olacak? Bunlar önemli mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de nasıl önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. B. D. Başkanı Carter’in güvenlik danışmanı, dış politika ve strateji uzmanı Zbigniew Brzezinski’nin “The Grand Chessboard” (büyük satranç tahtası) kitabı, şimdiden bir klasiktir. Bu kitapta Brzezinksi hoca, dünyanın önemli milletlerini tek tek inceler. Pek tabiî, her millet için baktığı nitelikler arasında askerî güç (özellikle bu gücün menzili), ekonomik güç v. s. vardır. Fakat her millet için de “kendini nasıl gördüğü” en önemli ölçütlerden biridir. Her biri için, “büyük devlet geleneği var mıdır?” diye sorar... Dikkat ediniz; Brzezinksi’nin kitabı bir tarih veya tarihî edebiyat kitabı değil, aktüel bir strateji ve dış politika kitabıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın zamanda Alev Alatlı, tarih şuuru yoksunluğunun uluslararası dengelerdeki ağırlığını, Ernest Renan’ın Türkler hakkındaki bir değerlendirmesiyle bize tekrar hatırlattı. Alatlı, Orhan Pamuk’a Açık Mektup başlıklı dört makalelik serisinin birincisinde şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Avrupalı olmayan halkların özelliklerinden birisi de alternatif tarihlerini oluşturabilecek sivil belgelere, güncelere, edebiyata sahip olmamalarıdır. Oysa, 1910’larda Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin düşmanca tutumuyla ünlenen Ernest Renan’ın kelimeleriyle: ‘Bir devleti kurtaran kuvvet manevi bir uyanıştır. Bu milli ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle bir şey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır.’ Türkler, Araplar, Kürtler ya da İranlılar, bölge halkları için geçerli olan bu olgunun sonucu, deneyimlerinin, uğradıkları haksızlıkların, trajedilerin, emel ve ideallerinin yaşanan gerçeklerle doğrudan bağlantısı olmayan, sorumluluğunu taşımayan kalemler tarafından takdim edilmesidir. Bu kalemler, Batı’nın Türkler ve Müslümanlara karşı yüzlerce yıllık önyargılarından kaynaklanan kültürel şablonlarından kurtulamazlarken, aynı kaynaklardan beslenen yerli aydınlarımızın bizi güçlükle katlanılabilen bir belâ konumuna indirgeme eğilimlerine büyük bir hevesle katkıda bulunmalarına içerliyor, teessüf ediyorum”&lt;a title=" name=" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn9"&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine yakın zamanda hem de bir asker, tarih şuurunun en yüksek düzeyde bulunmasını beklediğimiz o mesleğin bir mensubu, Filistin veya Yemen için, “Orada ne işimiz vardı?” diye soruyordu. Renan’ın ve Yahya Kemal’in tarif ettiği kalpsizlik, şuursuzluk içinde, “Üsküp’te, İşkodra’da, Selânik”te ne işimiz vardı?” diye de sorabiliriz. Maazallah Millî Mücadele’yi başaramasaydık, eğer hâlâ bizdeyse, Sivas veya Konya’da oturup, “İzmir’de ne işimiz vardı?” diye de sorabilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki, çağdaş millî devletlerin çocuklarının tarih “zaikası”na her gün şahit olmak mümkün. Eğer onları izleyebilecek kapasiteye sahipseniz.... A. B. D. Başkanı George W. Bush, Irak Harbi hazırlığı sırasında dinlenirken ne okuyordu biliyor musunuz? Birinci Dünya Harbi sırasında, bize karşı Mısır’da hazırlanan Avustralya ve Yeni Zelanda (ANZAC) birliklerinde görev yapan İskoç papaz, Oswald Chambers’in o dönemdeki vaazlarını.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kariyerini, Araplar’ı bize karşı kışkırtarak yapan T. E. Lawrence’in Birinci Dünya Harbi’nde bizim güney cephemizi anlatan “Bilgeliğin Yedi Sütunu” kitabı bir strateji, istihbarat ve yıkıcı operasyon klâsiğidir. Diplomatından askerine bu kitabı okumamış bir batılı düşünemiyorum. “Bu, Türklerin askeri gücüne değil, zihinlerine ve kalplerine karşı verilen bir savaştır” en çok tekrarlanan cümlelerinden biridir. Fakat Türklerin zihinleri ve kalpleri ne o zaman ne de şimdi bu savaştan haberdardı; ne de Lawrence’in bu sözlerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tarih şuuru bahsinde, ne olduğundan ziyade, gerektiği gibi olmadığından yakındığımın farkındayım. Fakat, tıpkı dildeki gibi, geleceğimizi, bu alanda da karanlık görmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde insanımızın bulunduğu tarih şimdi yazılmakla kalmıyor, okuyucunun büyük ilgisini de çekiyor. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler”ine gösterilen ilgi bu aydınlığın en güzel örneklerinden biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılmaz Öztuna, İlber Ortaylı gibi ciddî tarih imzalarının en çok satan listelerinde yer alması da öyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetelerin Murat Bardakçı gibi tarih yazan kalemlere köşe, hattâ sayfa ayırması da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir-kaç yılda gençlerin ön-ayak olduğu bir sivil hareket (Ercan Erol’un Nusrat Çalışma Grubu), Çanakkale Deniz Zaferi’nin önde gelen kahramanı Nusret Mayın Gemisi’ni jilet olmaktan kurtardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin 1890 yılında büyük devlet şuuruyla Japonya’ya gönderdiği ve dönüş yolunda batan ve sinesinde 550 şehidi barındıran Ertuğrul Fırkateyni’nin çıkarılması için Tufan Turanlı ve Giray Velioğlu öncülüğünde yürüyen sivil teşebbüs, bir başka örnek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyahat acentaları, büyük taarruz gezileri düzenliyor ve binlerce kişi, Ağustos sıcağında Ahırdağı’nı, Belentepe’yi, Dumlupınar’ı, ziyaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya Kemal’le bitireyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mütareke esnasında, gaaliba Akşam’da, Sarıkamış’ta bulunmuş bir zâbitimiz, o faciayı çok meraklı ve sürükleyen bir anlatışla, gördüğü, bildiği ve anladığı gibi, her gün çıkan bir tefrikada naklediyordu.... bu tefrikanın bir an evvel tâtil edilmesini münasip görüyorlardı. Gaaliba da öyle oldu, yahut da hikâye tadında bırakıldı; tefrika bitti. Bu hâdise beni o zaman çok düşündürdü: Düşündüm ki Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da, Rusya’da, her yerde Cihan Harbi’ni askerler kadar siviller, orduda nefer olarak bulunmuş edibler binlerce ve binlerce kitapla tasvir ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu bizde niyçün mümkün olamıyor? Sarıkamış’tan harb içinde bahsetmenin sırası değildi, Mütareke esnasında sırası değildi, ah, şimdi de sırası olmasa gerektir, Enver Paşa’nın zamanında ağzını açamayıp da şimdi söylemek merdliğe yakışmaz. Lâkin...”&lt;a title=" name=" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç satırda hem belirtiyi, hem hastalığı teşhis ediyor Yahya Kemal. Görüyoruz ki bu anlayışa göre tarih milletin değil, siyasetin ve her nefesi izlemek isteyen devletin işidir. Tarih gerekiyorsa Tandoğan yazacaktır... Bize ne oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sözünü ettiğim ışık: Geçen yıldan beri binlerce insan Sarıkamış yürüyüşüne kalkıyor; şehitlerin ruhunu şad ediyor. Demek ki Yahya Kemal’in serzenişinden seksen yıl sonra, artık vakti gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk milleti, amneziden kurtulmaktadır artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_____________________________________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Seçim kampanyası sırasında bu isim değişikliğini yapan başkan, mahalledeki bir kahvede, yaşlılar tarifından hesaba çekildi. Savunması, “Bilmiyordum” oldu. Değişikliği değil, Şerafettin Bey’in kimliğini bilmiyormuş. Özrü kabahatinden büyük sözü böyle olaylar için icad edilmiş olmalı. Hiç olmazsa belediye başkanlarımızın okur yazarlığına dikkat etmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Nihal Atsız, “Türk Tarihinde Meseleler”, Afşın Yayınları, Ankara, 1966. Sayfa: 84.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=sakarya+meydan+muharebesi&amp;nr=y&amp;amp;pt=sakarya+savasi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “Kalble Dil”, Dergâh, 16 Mayıs 1337 (1921). “Edebiyata Dair”, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2. Baskı (1984)’ten aldım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “Acıların Tadı”, Dergâh, 1 Haziran 1337 (1921).Aynı yerden aldım. “Zaika”, kaybedip yerine bir başkasını da koyamadığımız kelimelerimizdendir. İngilizce’deki “tad” değil de “zevk seviyesi” anlamında kulanılan “taste” en iyi karşılığı galiba. Sözlükler, “tad, tadım” diye yaklaşmaya çalışıyor. “Zaikası eski musikimizden tad alacak seviyedeydi” cümlesinden anlaşılacağı gibi “tad” değil... Yahya Kemal’in “Duydumsa da zevk almadım Islav kederinden” mısraı, hoşlanmadığı bu hislerinin şairce bir yalanlaması olsa gerek. Onun zaikası, Islav kederinden de zevk alacak düzeydedir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “A Brief History of the Human Race” Michael Cook, W. W. Norton &amp;amp; Company, New York: 2003, sayfa 97.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Irak Türklerine, Misak-ı Millî sınırlarımızın içindeki bu milletdaşlarımıza, İngilizler’in usta bir kurnazlıkla yakıştırdığı “Türkmen” etiketini bizim de çekinmeden kullanmamız, bir başka amnezi örneğidir. Acaba, sınırlarımızın dışında kalsaydı Urfalı veya Aydınlı’ya ne diyecektik? Türkî mi?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Michael Cook, a. g.e., sayfa 185- 186.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Zaman Gazetesi, 7 Mart 2006, Yorumlar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[10]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Kevin Philips, “American Theocracy: The Peril and Politics of Radical Religion, Oil, and Borrowed Money in the 21stCentury”, Viking Adult (2006)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[11]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Yahya Kemal, a. g. e., “Edebiyatımız niçin cansızdır?”.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-3846531974560102547?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/3846531974560102547/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=3846531974560102547&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/3846531974560102547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/3846531974560102547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2007/01/tarih-uuru-ben-kimim-buras-neresi-saat.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-4902514258797843322</id><published>2006-12-17T23:09:00.000+02:00</published><updated>2006-12-19T11:29:06.623+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Dil ve ortak yüksek kültür&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;Dil kültürün bir âleti değildir. Dil, kültürdür.&lt;br /&gt;Ernest Gellner&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey koptu benden, her şeyi tutan bir şey;&lt;br /&gt;Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey.&lt;br /&gt;Necip Fazıl Kısakürek&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;19 Asrın sonu - 20. asrın başı, Türkiye’de millileşme, milliyetçileşme devridir. Cumhuriyet döneminde devlet ve hükümeet başkanlarını milliyetçiliklerine göre sıraya koyarsak, Mustafa Kemal Atatürk tartışmasız doruğa yerleşir. Birikim açısından da, uygulama açısından da... Bu, milliyetçilerin lehine yazılacak bir puan. Fakat Atatürk’ten sonraki yokuş aşağı yolculuk da acıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlerde, devletin zirvesinde milletin ve devletin adının bile tartışılabildiğini görüyoruz. Burada biraz batıya bakmakta yarar var: Siz hiç “Fransız” yerine “Fransalı”, “İngiliz” yerine “İngiltereli”, “Alman” yerine “Almanyalı” denmesinin teklif edildiğini duydunuz mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etnisite ile milleti, millet ile ümmeti birbirinden ayıramayanlara kalsa, okullarımızda asılması mecburi olan “Ey Türk gençliği!” başlangıçlı hitabenin “Ey Türkiye gençliği!” haline çevrilmesi yakındır. Belki de hitabenin tamamı uygunsuzdur ve toptan kaldırılması daha makuldur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millete mensubiyet şuurunu nesillere verecek olan şey, Gellner’in “ortak yüksek kültür”ü; bizim için Türk kültürüdür. Bu yapının içinde de dil, baştadır: İnce anlam farklarını ifade edebilen, dünyadaki diğer zengin dillerle bu bakımdan rekabet edebilen bir dil. Hemen ikinci sırada, bu dille nesilden nesile aktarılan tarih macerası, milleti millet yapan unsurdur. Zaferlerimizle, başarılarımızla gururlanacağımız; fakat daha da önemlisi, mağlubiyet ve felâketlerimizi âdeta yeniden yaşayıp tâ içimizde hissedeceğimiz bir miras... “Biz”i teşekkül ettirecek, mensubiyet şuurunu doğuracak; yatay (coğrafya boyutunda) ve düşey (zaman boyutunda) birikimi sağlayacak mekanizmalar bunlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet rejimi tam tamına bu anlayışla ve Türk milliyetçiliği temelleri üzerine kurulduğuna göre, yukarıda tenkit ettiğimiz aksaklıklar nerden kaynaklanmaktadır? Tarihte ilk kez devlet kuracak gruplarda görülen, veya parçalanma yoluna girmiş, sınırlarını kolonizatörlerin çizdiği yapay eski sömürge devletlerinde makul karşılanacak münakaşaları biz niçin yaşıyoruz? Bunca yıl batılılaştıktan sonra niçin batının millî devletlerindeki öz güven bizde yok?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millî eğitimi eleştirebiliriz... Gerçekten de millî eğitimimiz tenkidi hak ediyor. Eğitim sistemimizin neredeyse sekiz yıl yabancı dil öğretip, öğrencileri, “bu bir tren midir?”, “hayır kalemdir”in ötesine geçiremediğini hepimiz biliyoruz. Aynı eğitimin ne kadar Türkçe öğrettiğini aynı açıklıkta göremiyoruz. Çünkü çocuklar eğitim sistemine girdiklerinde zaten bir miktar Türkçe konuşmaktadır. Şu kadar yılın, ailede ve televizyondan öğrenilen Türkçeye ne ilave ettiği, bir şey ilave edip etmediği ciddiyetle sorgulanmalıdır. Cevap hiç de iç açıcı olmayacaktır. Burada yine Gellner’in millet teşekkülü mekanizmasını hatırlatmakta fayda var: “...bir anlaşma biçiminin (“idiom”) örgütlü okullar aracılığıyla ve akademik denetim altında geniş şekilde yayılması”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite hocaları, ilk ve orta eğitimi bol bol eleştirirler. Fakat eleştirilen, öğretemediği ve eğitemediği söylenen bu teşkilâtın öğretmenlerini de üniversiteler yetiştirmektedir!&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir adım geri çekilip, “peki, eğitim teşkilâtı niçin öğretmemektedir?” sorusunu sormalı. Bunun cevabında bir odak yokluğu ile; Türkçe öğretmenin, tarih öğretmenin ne anlama geldiği konusunda bir fikir bulanıklığı ile karşılaşırız. Bu konuda Türkiye eşsizdir! Türklerden çok daha genç milletlerin, meselâ Amerika’nın dilinin, tarihinin ne olduğuna, neyin öğretileceğine dair hiç bir tereddüdü yoktur. Alman, İngiliz, Fransız, Rus milletlerinin de. Fakat Türkler, neyin Türk olup neyin olmadığı, Türkçe’nin ve Türk tarihinin ne olduğu, hattâ bize “Türk” denip denmeyeceği konusunda ciddî tereddüt içindedirler! Bu tereddüt, ilk okuldan başlar, devletin tepesine kadar uzanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdeolojik saplantılardan ötürü milliyet karşıtı tutum takınanlara bir sözüm yok. Onlar yapmaları gerekeni yapıyorlar. Fakat millet sevgilerinden, milliyetçiliklerinden zerre kadar şüphe etmeyeceğimiz çevreler bile, belki biraz abartarak, daha önce de, aşağıdaki şekilde ifade ettiğim tutum içindedirler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben Türk milletini çok severim. Fakat:&lt;br /&gt;1) Onun dilini düzeltmek lâzım;&lt;br /&gt;2) Tarihi biraz sakıncalı, bazı kısımlarını rötuşlamak lâzım;&lt;br /&gt;3) Müziği ve mimarisini elden geçirmek gerekir;&lt;br /&gt;4) Dininde de problemler var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasrettin Hoca’nın, gagasını ve bacaklarını kestikten sonra leyleğe, “Hah, şimdi kuşa benzedin!” demesini hatırlatan bu tavır, keşke komik olsaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tuhaflığı çözmek için şu kim haklı, kim haksız, kim doğru, kim yanlış çekişmesinin dışına çıkıp, bize benzer başka bir toplum bulunup bulunmadığına bir bakmak lâzım... Ben bulamadım. Varsa da bunu batıda değil, doğuda aramak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben olup bitene daha farklı bir açıdan bakıyorum ve galiba farklı bir soru soruyorum: Bu halkın ve bu devletin ne konuşacağı, tarihine nasıl yaklaşacağı, müzik ve mimarisinin hangi noktalarının reddedilip hangilerinin benimseneceğini, kısaca Türk Milleti’nin ne olduğunu bu insanlar, hangi sıfat ve yetkiyle tartışıyor? Garip olan budur! Demek ki o insanlar, ne olduğumuza karar verirlerse, biz o olacağız: “Muntazır kararına hâzır millet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk entellektüelinin bu hâkimane bakışını bir çok alanda görmek mümkündür. “Hâkimane”den şunu kastediyorum: Diğer ülkelerdeki insanlar meselâ linguist iseler, ilgilendikleri lisanın kelime hazinesini, gramerini ve diğer kurallarını incelerler. “Nasıl?” diye araştırırlar. Bizde dile ilgi duyanlar, “bu dil nasıldır, mantığı nedir” sorularından önce, “Nasıl olmalıdır?” diye sorar ve kafalarına göre değiştirmeye kalkarlar. Bunun için dil bilgini olmaları, hattâ dil bilgisi bilmelerinin de gerekmediği kanaatindedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihe bakarken, normal tarihçiler, “ne oldu, nasıl oldu, kimler yaptı, niçin böyle oldu?” diye sorar. Türk “aydın”ı, “olmalı mıydı; doğru muydu, yanlış mıydı?” hattâ, “yaşasın, kahrolsun” diye değerlendir. 2006 yılında, “Vahdettin hain miydi?” (her ne demekse!) gibi bir sorunun insanları hop oturtup hop kaldırması bu hâkimane tutumun bir başka tezahürüdür. Bu, tarihi de kafamıza göre değiştirme teşebbüsüdür aslında. Tarihi değiştirmek mümkün olmadığı için tarih kitaplarını değiştiririz. Bunu yapanların da tarihçi olmaları, hatta tarih bilmeleri gerekmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşhur hikâyedir... Ruslar ilerlerken yüksek politika icabı İsmet İnönü’nün tutuklattığı milliyetçiler Ankara Cezaevi’ndeyken, yine yüksek politika icabı, daha önce, Ruslar çekilirken tutuklanan komünistlerle aynı yerde kalmaktadır. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan Cezaevi’ni teftişe gelir ve komünistlere şöyle çıkışır, “Neymiş, komünizmi getireceklermiş! Siz kim oluyorsunuz? Gerekirse biz getiririz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunların garip, hattâ komik olduğunu bugünkü değer ölçülerimizle görüyoruz. Fakat o zamanların insanlarını bugünün ölçüleriyle yargılarsak yukarıda tenkit ettiğimiz “hâkimane” tavrı biz de takınmış oluruz. Sadece “nasıl”a bakalım... Belki o nasılı iyi belirlersek, şimdi ne yapılması gerektiğini, daha da önemlisi ne yapılmaması gerektiğini daha iyi görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten bu millî devlette bir şeylerin eksik olduğunu hissediyoruz. Eksik olan, Gellner’in, “biri diğerinin yerine geçebilen fertler”idir. Tandoğan’ın söylediklerinden anlaşılmaktadır ki 1944’te, bütün Türkler eşit değildir. Bazıları diğerlerine göre çok daha eşittir. Tandoğan da belli ki en eşitlerdendir. Bu tarihten on bir yıl önce yazılıp söylenen Onunu Yıl Marşı, “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” dese de, 1944 Türkiyesi’nde fertler hiç de öyle “biri diğerinin yerine geçebilen” kişiler değildir. Bırakın bir birinin yerine geçmeyi, kasketli köylünün Ulus’tan Kızılay’a geçmesi bile mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikir adamı, dostum Dr. Ömer Dönderici, bu tutumu tenkit ettikten sonra, “Artık devlet milliyetçiliğinden, millet milliyetçiliğine geçmenin zamanıdır” hükmüne varır. Dr. Atila Demirkasımoğlu’nun yönettiği, Türklük ve Türkiye yararına bir fikir kuluçkası vazifesini gören &lt;a href="http://www.turkdirlik.com/"&gt;http://www.turkdirlik.com/&lt;/a&gt; sitesi bu fikri, “Önce millet, sonra millet, en son devlet!” şeklinde sloganlaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, şu kelimeler iyi, bunlar kötü, tarihin bu parçası şöyle öğretilsin, bu parçasından hiç mi hiç söz edilmesin kararlarını vermeyi kendilerine iş edinenlerin fikir çapları, bilime hâkimiyetleri hangi ölçüdeydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. asrın başında, devletin her yerinden çatırtılar yükselir, Batı’nın emperyalistleri hasta adamın bir an önce ölmesini bekler, mevti hızlandırmak için ellerinden geleni yaparken Türkiye’de hatırı sayılır bir fikir hayatı vardır. Milletin yaşama azminin tabiî sonucu, milliyetçilik yükselmekedir... Fakat bu yükseliş, “harap ve bitap düşmüş” bir toplumda gelişmektedir. Türkiye vücudunun yarısını kaybetmiş can cekişen bir insan gibidir. Anadolu’dan önce Türkleşmiş yurdumuz, Rumeli elden çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asrın ilk 22 yılının sonunda, her şey bitti sanıldığı bir anda, Türk yeniden doğmaktadır. Fakat o doğuşun şartlarına bakınız. Çanakkale’de Türk Ocakları’nın nesilleri yok olmuştur. Askerî Tıbbiye’nin sınıfları yok olmuştur. Zabitlerin şehadeti yetmemiş, Sakarya Zabit Muharebesi’nde, Harp Okulu öğrencileri şehit verilmiştir. Geriye, on milyon nüfuslu, fakat ancak onda biri okuma yazma bilen, bunun da belki onda biri Devlet İdaresi’nde görev alabilecek donanımda bir insan malzemesi kalmıştır. 1924’te kapanan tek darülfünunun ilk üniverite olarak açılması için 1933’ü beklemek gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu şartlarda, bu insan sermayesi yokluğunda ilk el atılacak iş millî devletin, eskisinin küllerinden yeniden yükseltilmesiydi. Cumhuriyeti kuran milliyetçiler, başta Mustafa Kemal, yapılması gerekeni, belki bugünkü siyasilerden daha berrak bir şekilde gördüler. İlk iş, Türk Dili’nin ve Türk Tarihi’nin, öğretilmesiydi. Henüz Gellner kitaplarını yazmamıştı ama onlar bunu biliyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılacak buydu ama bu, hangi kadrolarla?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ü, elinde tebeşir, tahta başında gösteren resimleri hepimiz görmüşüzdür. Bu, bir gösteri, bir halkla ilişkiler fotoğrafıdır diye düşünürsünüz. Fakat devrin şartlarını göz önüne aldığınızda, “acaba?” diye sormak gelir içinizden. Tahta başındaki öğretmenliği bilmiyorum ama Mustafa Kemal’in “Geometri” kitabı yazdığını biliyoruz. Bu her halde dünya siyaset tarihinde bir ilktir! Devlet Başkanı, Türk dili için bizzat kendisi kitap yazmak zorunda kalmıştır ve bu kitap gerçekten bir eksiği karşılamaktadır. “Çarpma”, “bölme”, “toplama”, “çıkarma”dan, “üçgen”, “dörtgen”, “açı”ya kadar, şimdi en tabiî rahatlıkla kullandığımız terimler bu kitaptandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu belki şimdi hoşumuza giden bir hikâye, fakat genç Cumhuriyet’in kadro sıkıntısının da bir göstergesi. Ne var ki, dil eğitimi de, tarih eğitimi de gerekliydi ve âcilen gerekliydi. “Muharebe mevcut askerle yapılır”, askerî stratejinin temel ilkelerindendir. Öyle de yapıldı. Ve maalesef, bu mevcut askerlerden bazıları silahlarının hangi ucunun namlu, hangi ucunun kabza olduğunun farkında değildi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk devrinden sonra iş bütün bütün çığırından çıktı. Bütün fikir hayatının bir elin parmağı kadar gazete ve bir elin parmağı kadar yazarın güdümünde bulunduğu ortamda Türkçe de Türkçe eğitimi de derin yaralar aldı. Muhalif olmanın sağlığa son derece zararlı olduğu İnönü devrinde, gerçek veya hayâli siyasî desteği arkalarında hisseden dil devrimcileri bilim veya ölçü tanımadan yürüdüler. Züccaciye dükkânına girmiş fil gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tahribatı, Geoffrey Lewis’in kitabının başlığı çok güzel ifade ediyor: “Türk Dil Reformu- Felaketli Bir Başarı”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;. Lewis’e göre, toplam eğitimi üç yıllık ilkokulla sınırlı Nurullah Ataç, “öztürkçe”ye en fazla kelime ekleyen yazardır! Lewis bir taraftan reformcuların bilgisizliğini anlatırken bir taraftan da bilime saygısızlıklarını düzinelerce misalle gösteriyor. Lewis, 1949’daki 6. Kurultay’dan, şu olayı naklederek, günün havasını okuyucuya gösteriyor: “Salondan, yeni teknik terimlerin oluşturulmasında uygulanan ilkenin ne olduğu soruldu. Salona hâkim olan mahçup sükûtu sonunda Linguistik ve Etimoloji Komisyonu Başkanı Ali Saim Dilemre bozdu. Dilci değil, fakat dost canlısı bir hekim olan Dilemre artık tahammül edememişti, ‘Arkadaşlar, kem küm etmeyelim. Bizim prensipimiz mirensipimiz yoktu, uyduruyorduk!’”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Terimler böyleyken kelimelerde de durum aynıdır. Gerçekten, Soğdça “kent”in niçin Farsça “şehir”den, Farsça “tür”ün niçin Arapça “cins”ten, Arapça “tüm”ün niçin Türkçe “bütün”den iyi olduğunu prensiplerle açıklamak kolay değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılanları, Atatürk’ün “Türk Milleti, dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtaracaktır” sözüyle savunmak mümkün değildir. En hızlı dil devrimcisi Nurullah Ataç, aslında Türkçe’yi Latince’ye dayandırmak, hattâ Türkleri Latince konuşturmak niyetinde olduğunu açık açık itiraf etmektedir. Tutulan yolun, aslında Osmanlı zamanındaki bürokrasinin, halkın anlamayacağı bir dil kurma çabasından farkı yoktur. Onlar bu işi doğu dilleriyle yaparak kendilerini farklılaştırmaya nasıl çabalamışlarsa, bu yeniler de Latince, Batı dilleri veya icad edilen bir dille kendilerini farklılaştırma çabası içindedirler. Bir bakıma, yukarıda anlatılan daha eşit vatandaşlar yaratma gayreti... Lewis, Fahir İz’in kendisine anlattığı bir olayı naklediyor. İz, İkinci Dünya Harbi’nden hemen önce Erzurum’lu bir çobana, “Biz Türkler...” der. Çoban derhal cevap verir, “Estağfurlullah efendim. Türk biziz. Siz Osmanlısınız.” Çobanın farketmediği, Cumhuriyetle birlikte Osmanlı’nın bittiği, şimdi Türk’ün piyasasının yükseldiğiydi. Şimdi o “daha eşit” bürokrasinin algıladığı tehdit, “biri diğerinin yerine geçen” fertlerden sayılıp tek düze Türk olmaktı. Çareyi, bir başka türlü farklılaşmakta buldular: Onlar Türk değil, Öztürk olacaklardı. Türkçe değil, Öztürkçe konuşacaklardı. Yapılanların altında yatan birinci kök sebep budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisini anlamak için okuyucumun, birkaç yazı önce çizdiğim bir şemayı hatırlamasını isterim. Birikim ve yenilikçiliğin ileri, arkaizm ve “kültür ihtilali”nin geriletici güçlerini... Ataçların ve Dilemre’nin fotoğrafını sunduğu prensipsiz mirensipsiz uyduranların konumu tam bu “kültür ihtilali-arkaizm” tavrıdır. Arkaizmleri, birçok arkaizmde olduğu gibi aslında hiç bir zaman var olmamış, hayalî bir saf Türkçe devridir. (Her nedense bu saf Türkçe Latince’ye ve ondan türeyen batı dillerine çok benzemektedir.) Aslında hiç olmamış hayalî altın çağa dayanarak binlerce yıllık bir kültürü yok etmek: Kültür ihtilali. Niçin? Çünkü birikimleri yoktu. O binlerce yıldan habersizdiler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilin millî birlikte temel unsur olduğunu biliyoruz. Sebebi gayet basit: Dil, hem mekân üzerinde hem de zaman boyutunda anlaşmayı sağlayan araçtır. Siz on yılda bir yeni bir dil icat etmeye kalkarsanız, en üstün başarınız, ancak on yıllık bir millet yaratmaktır. Bu nevzuhur milletin çocuklarının büyüdüklerinde, “ben neyim?” tereddüdüne düşmeleri kadar tabiî ne olabilir? Bırakın binlerce yıllık bir edebiyatımızı, Atatürk’ün nutkunu önce sadeleştirmek, sonra sadeleştirilmişini sadeleştirmek ve en sonunda da ikinci suyundan tekrar sadeleştirmek zorunda kaldığımızı anlatırken Geoffrey Lewis’in acı acı gülümsediğini hissedersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil kelimelerden ibaret değildir. Yıkım kelimelerin de ötesine geçmiştir ve insanımız bunu kelimeler kadar açık görememektedir. İsmin halleri Türkçe’ye hastır. Tamlama ekleri de Türkçe’ye hastır. Türçe’ye has oldukları için de ateş altındadır. “Kapısal tokmak”, “penceresel cam” desem yadırgarsınız. Fakat “anayasal düzen”, “kamusal alan” dediğim zaman yadırgıyor musunuz? Niçin “anayasa düzeni”, “kamu alanı” değil? “Atatürk Cadde”, “Vatan Cadde” kulağınıza nasıl geliyor? Yabancı... Bağlanan eki “i”nin sokak isimlerinden hemen tamamen kalktığının farkında mısınız? Bildiğiniz birkaç sokağın ismini bir düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı dillerin boyunduruğu işte böyle gelir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * * &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yıkım, çoğu zaman kendilerini ayrıcalıklı kılmak, daha da iyisi gelir sağlamak için yapıldı. Fakat, tahribata katılanlar arasında bunu milliyetçiliğin gereği sayanlar da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba bu hareketin millete, milliyetçiliğe faydası var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu belirterek başlayayım... Tarihimizin çeşitli devirlerinde, tıpkı bugün İngilizce kelimeleri fütursuzca cümlelerine yerleştiren ve böylelikle âdî halktan bir çıt yukarıya çıktıklarını hissedenler gibi, ne kadar çok Arapça ve Farsça bildiklerinin reklâmını yapanlar da vardı. Özellikle bürokraside bu çok özel sınıf zaman zaman hâkim duruma bile geçmişti. Fakat Türkiye bunun üstesinden gelmişti. Yakın çağın Nedimi, daha dünün Yahya Kemal’i bunun en güzel misalleridir. Millete dayanma, milletçe okunma mecburiyeti arttıkça, sade Türkçe yazma eğilimi kuvvetleniyordu. Yahya Kemal’in “beyaz Türkçe”si budur... Ataçların, 1980 öncesi Türk Dil Kurumu’nun maaşlı devrimcilerinin yaptığı bundan çok farklıdır. Bir bakıma eskiye dönüştür. Arapça ve Farsça yerine batı dillerini koymak veya uydurmak suretiyle yine milletten uzaklaşan yeni bir dil yaratmak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar olacak... Milletin temelinde dil vardır. Dil iki yoldan milleti oluşturur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Milletin nesilleri arasında, zaman üzerinde bağ kurar.&lt;br /&gt;2) Milletin yaşayan bireyleri arasında, mekân üzerinde bağ kurar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz on yılda bir dili, on yıl öncekini anlayamaz hâle getirirseniz zaman içindeki bağı yok edersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyadaki bütün Türkler, sizinle birlikte kültür devrimine kalkışmadıysa, coğrafya üzerindeki bağlayıcılığı da bitirirsiniz. Avrupa’dan Asya’ya, Türkiye dışındaki Türk ülkelerine gidenler şu acı gerçeğin hemen farkına varırlar: Annelerinin, Türkçesiyle, “anadilleriyle” konuştuklarında anlaşılmaktadırlar. Dışımızdaki Türkler, meselâ Atatürk’ün nutkunu, orinal şekliyle anlamakta çok güçlük çekmezler. Fakat mevzi yerine “dayanga”, refah yerine “gönenç” derseniz, Tebriz- Erdebil yolunda “modern Türkçe” ile hitab ettiğim bir Azerî Türk köylüsünün bana söylediği gibi“mazeret dilerem, özüm Farsî bilmerem” derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce yıllık Türkçe, kendini beş yüz yıllık İngilizce’ye karşı rahatlıkla savunur. Fakat on- yirmi yıllık bir öztürkçenin hiç bir şansı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * * &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu tablodaki karanlığı ufukta gördüğüm ışıktan bahsederek dağıtmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki durum vahim mi? Hayır... Tam tersine tahribatın sonuna gelindiğine, hatta zenginleşmenin başladığına inanıyorum. Artık fikir hayatı beş- on kişinin sultasında değildir. Belki yüzlerce yıldır süren Tandoğan sınıfı—evet, en az Osmanlı’dan beri mevcuttur—yok olmaktadır. Şehirleşme ve ekonomik güçlenme yükseldikçe Türk insanı da doğru konuşmaya, doğru yazmaya zorlanacak; bunları yapabilmek için Türk diline hâkim olma mecburiyetini hissedecektir. Bu insanların Türk edebiyatından başka gidecekleri yer yoktur ve Türk edebiyatı, Orkun Kitabelerinden başlar, Yusuf Has Haciblerden, Gazneli Mahmutlardan, Fuzuli ve Bakilerden Yahya Kemallere uzanır. Uydurma kelimler, bu derinliğin içinde kaybolacak mı? Belki bir kısmı... Fakat geriye kalanlar, sonunda, istiridye’nin aslında içine girmiş bir kum tanesini, bir yabancı maddeyi inciye çevirmesi gibi, Türkçe’ye ilâve bir zenginlik getirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilde yenilik olur. Dilde yenilik, daha ince anlamların ifade edilmesiyle; eskide benzeri olmayan eserlerin ve üslupların ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. Ama bunu becerebilmek için eskinin birikimi gerekir. Şu anda edebiyatımızın bütün cephelerinde yazarlarımızın tarihî edebiyatlarını öğrenme gayretinde buluşmalarının arkasında işte bu ihtiyaç vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de bir yılda yayınlanan edebî veya edebiyat dışı kitapların sayısının artış hızına bakın. Dünya ortalamasının pek gerilerinde olmamıza üzülmeyin; bu, önümüzdeki potansiyelin büyüklüğüne işarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ile artan temas, Türkçe’yi ve Türk edebiyatını da güçlendirecektir. Yıkımın failleri dünyayı iyi bilenler değil, özellikle batıyı üstünkörü görüp “ben artık oldum” zehabına kapılan alaylılardı. Dünyaya yakından bakanlar batılıların dillerinin, edebiyatlarının, doğru yazıp konuşmanın üzerinde nasıl titrediklerini görecektir. Sonra dönüp bizim dilcilerimizden hesap soracaklar: Niye müdahale etmediniz? Niye geç kaldınız?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;___________________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Daha bir kaç ay önce, Kültür Bakanı, “gelen İranlı turistlere tercümanlık yapacak, bir tane Farsça bilen eleman bulamadık. Halbuki üniversiteleirmizde 13 Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü var.”, diyordu. Bu değerlendirme üzerinde üniversitelerimizin ciddî ciddî düşünmesi gerekir. Sadece Farsça için değil.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Taha Akyol, benzer bir manzarayı, “Medine’den Lozan”a kitabında, medenî kanun için çizer. Avrupa, medenî kanunun değişmesi için baskı yapmaktadır. Fakat içerde oturup bu kanunu yazacak kadrolar eksiktir. (Akyol sadece zaman kısıtından söz ediyor ama zaman kısıtı kadro kısıtının bir sonucudur, aynı zamanda.) Baskının bertaraf edilmesi için İsviçre Medenî Kanunu, ufak değişikliklerle alınır. Yoksa karar mevkiindekiler, kendi kanunumuzu yazmanın tercih edileceğini gayet tabiîdir ki biliyordu.(Taha Akyol, “Medine’den Lozan’a”, Doğan Kitapçılık ,1998)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Geoffrey Lewis, “&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.amazon.com/Turkish-Language-Reform-Catastrophic-Linguistics/dp/0199256691/sr=1-1/qid=1165925121/ref=sr_1_1/102-0805161-5084140?ie=UTF8&amp;amp;s=books"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success”, Oxford Linguistics)&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;, 2002. Türkçesi, “Trajik Başarı Türk Dil Reformu”, Gelenen Yayınları, 2004. Çeviride “katastrofik ~ felaketli” kelimesi yerine “trajik” tercih edilmiş.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Lewis, zabıtlara girmeyen bu konuşmayı, Nihad Sami Banarlı’nın 14 Mart 1973’te Meydan dergisinde çıkan ve daha sonra Tekin Erer’in “Türkiye’de Dil ve Yazı Hareketleri”ne (İkbal Kitabevi, İstanbul, 1973) ikibas ettiği yazısndan almış.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-4902514258797843322?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/4902514258797843322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=4902514258797843322&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/4902514258797843322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/4902514258797843322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2006/12/dil-ve-ortak-yksek-kltr-dil-kltrn-bir.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-116307397362066545</id><published>2006-11-09T13:54:00.000+02:00</published><updated>2006-12-14T16:41:35.487+02:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Ortak yüksek kültür&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkeolojinin bugüne kadarki bulguları bugünkü insanın en az 50 000 yıldan beri dünya üzerinde olduğunu gösteriyor. Bunu bir tarafa koyalım. Diğer tarafa da şu düşünceyi: Bilgilerimizin ve dünyadaki değişme, hiç bir devirde son elli yıldaki kadar hız kazanmadı. 1960’lardan sonra şu söz sıkça tekrarlanırdı: “İnsanlık tarihinin bütün bilim adamlarının yüzde doksanı bugün hayattadır!” Hâlâ öyle mi bilmiyorum. Muhtemelen öyledir. Bu da bilgi birikiminin ve değişimin bir başka ifadesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu iki gerçek çarpıcı bir noktayı işaret etmiyor mu? İnsan, 50 000 yıldır aynı insan. 50 000 yıl insanoğlunun ölçülerine göre çok uzun bir zaman. Ve bizim “tarih” dediğimiz şey, bunun ancak son yüzde onuna ait! 45 000 yıl neredeyse yerimizde saymışız. Gerçi yontma taştan cilalısına, sonra tunç ve demire geçmişiz ama bugünkü değişimle karşılaştırıldığında haydi haydi öyle sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son 5000 yılın yüzde doksanı da son yüzde ona göre yavaş bir değişim gösterir. Gerçekten, meselâ 1000 yılı ile 1100 yılı veya 1200 yılı arasında, zamanımız yüzyıllarındaki gelişim ve değişim hızlarıyla karşılaştırıldığında, insanların bilgi ve yaşayışları açısından pek büyük farklar yoktur. Tarihin hızlanması son birkaç yüzyılın eseri... Yüzde doksan- yüzde on hikâyemizi son 500 yıl için de tekrarlayabiliriz. Son elli yıldaki değişimin, ondan önceki 450 yıldan daha hızlı, hem de çok daha hızlı olduğunu rahatça söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malzeme aynı malzeme, yani aynı insan olduğuna göre 45 000 yıl niçin neredeyse yerimizde saydık?&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Bu soru son 5 000 yılın ilk 4 500’ü ve son 500 yılın ilk 450’si için de tekrarlanabilir. Son 5 000, son 500 ve son 50 yılda yapabildiklerimizi niçin daha önce başaramadık?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dikkatli bir bakış, gelişmenin hızlandığı dönemlerin başlangıçlarında, devrim niteliğindeki keşifleri görür. Bunlar bilginin birikimini sağlayan araçlarda âni sıçramalardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Son 5 000 yılın başında yazının keşfi...&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Son 500 yılın başında matbaanın yeniden keşfi ve yayılması...&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Son 50 yılın başındaki “medya devrimi” (radyo, televizyon ve nihayet İnternet.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Tek insanın ömrü boyunca edinebileceği kavramlar ve toplayabileceği bilgi son derece sınırlıdır. Tek insan yalnız başına taş devri medeniyetini yakalayabilirse dâhi sayılmalıdır!&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek insanın kendi başına toplayabileceği bilgi miktarını arttırmanın iki yolu var: Çağdaşı olduğu diğer insanların bilgilerini paylaşmak ve daha önemlisi, bir neslin edindiklerinin diğer nesle aktarılması. Bunların birincisine yatay, ikincisine düşey birikim diyelim. İnsanlar başlangıçtan beri hem yatay, hem düşey birikimden yararlanmış. Fakat tarih öncesinde iki iş de bugünle kıyaslanmayacak kadar zordur. Anadolu’da Çatalhöyük, ilk yerleşik tarımın yıldızıdır. Çatalhöyük’teki tarım bilgisinin birkaç yüz kilometre ötedeki Trakya’ya ulaşması 2 000 yıl sürdü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nesilden nesile birikimin aktarılması yazı yokken kolay değildir. Sözlü gelenek denilen destanlar, hatırlamayı sağlayan vezin ve kafiye, başlangıçta önemli aletlerdi. Nesiller arası aktarımda insan ömrü de belirleyici bir unsurdu. Tarihteki kahramanların yaş ortalamasına bir göz atın. Çoğu yaptıklarını ömürlerinin ilk 30 yılında tamamlamak zorundaydı. Roma’da ömür beklentisinin 40’ın altında olduğunu biliyoruz. “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabı TÜBİTAK tarafından Türkçe de yayınlanan Jared Diamond, modern insana has olan menopozun nasıl bir avantaj getirdiğini inceler.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Gerçekten, üremeye engel olan bir değişim, nasıl olup da ortaya çıkmakta ve genlere hâkim olabilmektedir? Vardığı sonuç şudur: Her doğum anne için belli bir ölüm riski taşır. Modern tıp bunu en aza indirmiştir. 50 000 yıl önce kadınların büyük kısmının doğumda veya doğumun getirdiği ek yüke dayanamayarak öldüğü açıktır. Belli bir yaştan sonra doğumun durması, kadın ömrünün uzamasını sağlamıştır. Bu uzamanın, menopoza giren kadının kendi soyunun çoğalmasında bir avantaj teşkil etmediği muhakkak. Fakat, onun kafasında taşıdığı bilgi, içinde yaşadığı toplumun soyunun çoğalması yönünde kesin bir üstünlüktür. Diamond, tezini anlatmak için, bir kıtlık yılında, kabilenin yaşlı kadınının sözlerini hayal eder: “Ben çocukken de böyle olmuştu. O zaman, şu dağın eteklerinde yetişen falan bitkinin köklerini çıkarıp yemiştik.” Bu söz bir kabilenin hayatını kurtaracak bilgidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı muhakkak ki bu iletişim engellerini büyük çapta ortadan kaldırdı. Çatalhöyük’te yazı olsaydı, hem nesiller birbirlerine reçeteler aktarır, hem de tekniğin ulaşması için Trakya’ya birilerinin göç etmesi değil, mektup göndermesi yeterli olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yazılanlar, bir bakıma, toplumu ayakta tutacak bilgilerin nesiller arasında aktarılmasının canhıraş çabasıdır. Din kitaplarından Göktürk kitabelerine, Dede Korkut Kitabı’ndan Kutat Kubilig’e kadar bu “nasihatler”in korunması gayretini görürüz. Geleceği tahmin bilgisi, yani bilim de âcilen yazıya dökülmek zorundaydı. Fakat yazı, yazılan nesne fizikî olarak yer değiştirmedikçe düşey birikim görevini hakkıyla yerine getirememektedir. Tarih çağlarında öne çıkan medeniyet merkezlerinde ünlü kütüphanelerden söz edilir. Bu kütüphane yandığında, tahrip edildiğinde, bir medeniyet de ölüme gider. Sümer kütüphaneleri, İskenderiye Kütüphanesi bunlardandır. Bilgi hazineleri altın hazineleri kadar önemliydi. Kütüphanelerin başkanlık saraylarında ve mabetlerde korunması da bunu işaret ediyor. Kitaplar ve dolayısıyla bilgi ancak elle çoğaltılabiliyorsa her kopya hazine değerindedir. Bu yüzdendir ki Osmanlı’da, Kuran-ı Kerim’in yurt dışına çıkarılması yasaktır. Her ilde en az bir adet Kuran bulunması devletin stratejisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı düşey birikimin önündeki engeli kaldırdı. Matbaa, yatay birikimin. Medya yatay iletişimi daha önce hayal edilemeyecek derecede hızlandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yatay ve düşey birikim, birbirinin benzeri bilgi parçalarının üst üste yığılmasından ibaret değildir. Başlangıç bilgileri yeni ve daha karmaşık kavram birimlerini oluşturur. Bu yeniler de kendilerinden daha karmaşık üst düzey kavramlarını... Harflerin kelimeleri, kelimelerin cümleleri, cümlelerin paragraf, paragrafların sayfa, bölüm, kitap oluşturması gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir misal vereyim: 20. Yüzyıl romancısı William Faulkner, kitabına “Ses ve Öfke” adını koyduğunda, İngilizce konuşan medeniyetin insanları, bu başlığı okuduklarında, basit “ses” ve “öfke” mesajlarını almadı. 16-17. asır yazarları Shakspeare’in Macbeth oyunundaki, “Hayat, bir aptalın anlattığı, ses ve öfke dolu fakat anlamsız bir hikâyedir” mısralarını hatırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka misal: İkinci Dünya Harbi’nin başında, Almanya Rusya ile birlikte Polonya’yı işgal edince Fransa ve İngiltere harbe girdi. İngiltere, müttefiki Fransa’ya yardım için Dunkirk’e asker çıkardı. Fakat Alman orduları beklenmeyen bir hızla Fransızları yenince Dunkirk’teki İngiliz kuvvetleri kuşatıldı. İngiliz kuvvetleri imha edilme tehlikesiyle karşı karşıyaydılar. Bu noktada, insan kaybının çok yükselmemesi için, Londra’daki Harp Odası’ndan, Dunkirk’teki İngiliz komutana, gerekirse teslim olma yetkisi verildi. İngiliz kuvvetleri komutanının, Londra’ya cevabı gayet kısaydı; “Fakat eğer olmazsa...”. Olayın şahitleri, bu iki kelimeyi Harp Odası’ndakilerin tamamının derhal anladığını belirtiyor. Bu, Tevrat’ta, Hazreti İbrahim’in Nemrud'a verdiği cevaptı. Nemrud, İbrahim’e, putlara tapmasını, aksi taktirde onu ateşe atacağını söyler. Hazreti İbrahim’in cevabı şöyledir: “Benim Allah’ım beni bu ateşten korur. Fakat eğer olmazsa, beni yaksan da, ben senin putlarına tapmam.”.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Bu üç kelime, yüksek ortak kültür sayesinde iki mesajı birden ifade ediyordu: 1) Siz bizi kurtarırsınız. 2) Kurtaramazsanız da biz teslim olmayacağız. Sonuçta İngiltere’nin Manş Denizi’ne sevk ettiği ve çoğu sivil balıkçı gemilerinden, kayıklarından oluşan filo, İngiliz askerini Dunkirk’ten tahliye etti. Burada bizim için kritik nokta, o ölüm kalım anında, komutanın kendi yüksel kültürünün bir unsurunu kullanması, ve Harp Odası’nda kimsenin, “Acaba ne demek istedi?” diye sormak gereğini duymamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kendi yüksek kültürüne sahip bir Türk, Baki’nin Kanuni mersiyesinde,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olsun gamunda bencileyin zâr u bi- karar&lt;br /&gt;Âfakı gezsin ağlayarak ebr-i nev bahar”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Gamından ben gibi kararsız göz yaşı döksün, ilk bahar bulutu ağlayarak ufukları gezsin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Deryâlar etse âlemi çeşm-i güher feşan&lt;br /&gt;Gelmez vücuda sencileyin dürr-i şâh-vâr”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(İnci saçan gözler- ağlamaktan- alemi deryalara çevirse, senin gibi bir ulu inci dünyaya gelmez.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;beyitlerini yan yana koyduğunda sadece bugünkü “pastoral” Türkçe karşılıklarını anlamaz. O Türk (inşallah hâlâ kalmıştır birkaç tane)&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;, derhal, dedelerinden miras şu motifi hatırlar: “İnci, nasıl meydana gelir bilir misiniz? Nisan yağmuru yağarken denizin yüzeyine çıkan istiridye, bir yağmur damlasını sinesine alır ve onu inci yapar...” Şimdi lütfen Baki’nin yukarıdaki beyitlerini tekrar okuyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer şekilde Yahya Kemal’in,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir med zamanı gökyüzü kurşunla örtülü”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mısraının, kabaran haçlı saldırısının bizi Rumeli yurdumuzda nasıl tehdit ettiğini,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mehtap, iri güller ve senin en güzel aksin;&lt;br /&gt;Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mısralarının da İmparatorluk başşehrinin altın çağının hayalini taşıdığını hisseder.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Richard Dawkins, “genler nasıl evrimle canlılarda basitten karmaşığa gidişi sağlıyorsa, kavramlar da medeniyetin yükselişinde basitten karmaşığa evrim geçirir” der. Nesilden nesile ve toplumdan topluma geçtikçe daha üst seviyede ifade yeteneği kazanan kavramların evrimi için Dawkins, “gen” sözüne benzer, “mem” terimini ortaya attı. Memler, tıpkı genler gibi kolay kolay yok olmuyor, en elverişlileri hayatta kalıyor, gelişiyordu. İnsanlığın başlangıcından beri fikirler, genlerden daha hızlı ve daha büyük bir gelişme sağlamıştı. Kültür ve medeniyet kavramlarının hakkıyle anlaşılabilmesi için Dawkins’in mem kavramına bir mim koymak gerekir!&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Kültür ve medeniyet, işte bu birikimdir. Bir taraftan bilginin çoğalması, birikmesidir. Niceliğin artmasıdır. Diğer taraftan basitten karmaşığa gitmesidir. Sembollerin birleşerek daha üst seviyede daha karmaşık semboller yaratmasıdır. Niteliğin artmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür ve medeniyetin birikimi hem yatay, hem düşeydir: .Yatay olanı, hem aynı milletin fertleri arasında, hem dünyadaki milletler arasındadır. Düşey birikim, belki bu ikisinden de önemlidir ve nesiller arasındadır... Millet açısından nesilden nesile aktarılan birikim muhakkak ki kilittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürün başına koyduğumuz “yüksek” sıfatının anlamı, sanırım buraya kadar anlatılanlarla açık hale gelmiştir. “Vur”, “kaç”, “gel”, “yürü”, “ekmek” yüksek kültür değildir. “Kanun hâkimiyeti”, “nisan bulutu”, “ses ve öfke”, “Fakat eğer olmazsa”, ‘kurşunla örtülü gök yüzü”, “derindeki gece” yüksek kültürdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Milletin bölünmez bütünlüğü”nü garanti altına alınması, bu yüksek kültürün ihyası, nesilden nesile zenginleşerek aktarılmasıyla gerçekleşir. Devletin ve millî eğitimin asıl görevi budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;______________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Bilişim diliyle bu soru daha ilgi çekici bir şekle dönüşüyor: “Donanım aynı donanım; yazılım niçin yerinde saydı?”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “Medeniyet” kelimesinin içinde, bunun tek insanın harcı olmayacağına işaret eden “şehirlilik” anlamı zatem gizlidir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Jared Diamond, “Tüfek, Mikrop ve Çelik”, TÜBİTAK Yayınları, Ankara (2004). Yazarın, “The Third Chimpanzee”, Harper (1992) eserine de bakılmalı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Kral James tercümesinde geçen ve komutanın mesajında kullanılan ifade: “But if not”. Karşılaştırma için görece akttüal bir olayı hatırlatmak isterim. En büyük gazetemizin baş yazarı ve Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, Hazreti Muhammed’e hakaret eden batı basınını tenkid ederken, “Ya yarın da müslümanlar çıkıp, Hazreti Meryem hakkında kötü sözler söylerse?” diye soruyordu. Bir gün sonra özür diledi ve “Hazreti Meryem müslümanlar için de saygıdeğermiş, arkadaşlarım beni uyardı.” diye yazdı. Hazreti Meryem, Kuran’da en çok övülen kadındır. Bu bir dindarlık meselesi değildir. Laiklik meselesi hiç değildir. Kültüre, hattâ yüksek kültüre mutlaka sahip olması gereken sıfatları taşıyan bir Türkün, Kuran’ı bilmemesi kabul edilemez. Bu, Türk ister müslüman, ister ateist, ister hristiyan olsun, yüksek kültüre talipse Kuran yanında diğer kutsal kitapları da bilmesi gerekir. Olayı izlerken bu eksikliğimize üzüldüm.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Google’da “ses ve öfke Shakespeare” diye aradığımda 770 000 doküman çıktı. “gezsin afakı ağlayarak” yazdığımda ise 1 doküman buldum ve o da konuyla ilgili değildi. O “birkaç tane Türk” pek de bol değil galiba.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Bu fikirleri yaklaşık otuz yıl önce Millî Eğitim ve Kültür Dergisi’nde “Şamandıra” başlıklı bir yazımda dile getirmiştim. Dergi elimde olmadığı için tam atıf yapamıyorum. Okuyucularımın bu konuda yardımını rica ederim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Richard Dawkins, yaşayan en sofu ateistlerdendir. “Cennetten Akan Irmak”, Varlık Yayınları(1999), “Kör Saatçi” TÜBİTAK (2002) “Gen Bencildir”, TÜBİTAK (2004) dilimize çevrilmiş önemli eserleridir. Dawkins’e verilen tutarlı bir cevap için, İnsan Genomu Projesi’nin lideri. Francis S. Collins’in “The Language of God”, Free Press (2006)’ya bakılabilir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-116307397362066545?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/116307397362066545/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=116307397362066545&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/116307397362066545'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/116307397362066545'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2006/11/ortak-yksek-kltr-arkeolojinin-bugne.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-116030656238014757</id><published>2006-10-08T14:16:00.000+03:00</published><updated>2006-10-26T01:21:23.963+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Milletleri Millet Yapan...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altmışlı yılların başındayız. İzmir’deki milliyetçi entelektüel gençlerin yapabileceği en güzel gezilerden biri, Salihli’deki Doğu Türkistanlılar’ı ziyaret etmek. Öyle ya, onlar, Türk dünyasının en uzak köşesinden gelmiş. Başkanları Ali Beg Hâkim’in oğlu da bizim grubumuzda; dolayısıyla hem yakın hem de tanıdık bir yere gidiliyor. Hatırladığım yol arkadaşlarım arasında Ahmet Bican Ercilasun, Muzaffer ve Özer Hiçyılmaz, Ömer Işık, Hasan Kalaycıoğlu ve tabi, Hüsamettin Gülcür ağabeyimiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra birlikte türkü söyleyeceğiz: “Bu bahçada kimler bar/ Oynang car, oynang car/ Erler bilan kızlar bar/ oynang car”; sonra da donbura eşliğinde kartal dansı yapılacak. Ama önce reisin evine yemeğe davetliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Beg Hâkim, evinde bize at eti ikram ederken, Türkiye’deki particilerden çektiklerini öfkeyle anlatıyor. Kulaklarım onda, gözlerim bu uzak Türk’ün yapısını inceliyor. Komşuları ve metbuları Çinliler’den ne kadar farklılar! Uzun boy, mavi gözler... Aklıma, Göktürk Kaanları’nın da böyle tasvir edildikleri geliyor. Zaten Ali Beg’in oğlu, çocukluk arkadaşım Hasan Oraltay’a da hep aşağıdan yukarıya bakmaya alışığım. Ben 1,76 olduğuma göre Hasan, en az 1,90 olmalı. Komünist hâkimiyetinden sonra çarpışa çarpışa Himalayalar’ı aşmaları... Çinliler’in uçaklarına karşı tüfek ve kement atarak mücadeleleri. Sonra Hindistan ve uzun bir yolculuktan sonra nihayet Türkiye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altmışların başı dedim ya... Türkiye’de “devrik” DP, yeni iktidar CHP ve “kuyruk” (DP’nin başı gitmiş, arkada kalan anlamına “kuyruk”) Adalet Partisi var. Bir de maazallah Turancılar’ın sızmış olması ihtimali bulunan CKMP. Turancılar’ın sakıncalı olduğunu biliyoruz. Çünkü İsmet İnönü 1944’de öyle söylemişti. Asya Türk yurtlarının ilelebet esir kalacağı ve SSCB’nin ilelebet yaşayacağı belliyken adamları üzerimize kışkırtmanın alemi yoktu. Misak-ı Millî sınırları dışında emeller taşımak insanı tabutluklara kadar götürebilir. Misak-ı Millî içindeki Kerkük de Turan sayılıyor. Irak’ta da Baas rejiminin ilelebet kalacağı da malum... Arayı bozmamak, arayı bozanlara göz açtırmamak gerek. Biz gençler bu durumdan epey keyif alıyoruz. Elhamdülillah hepimiz Turancı’yız! Buraya gelmemizin sebebi de bu zaten. Kanunen yasak bir şey yapmasak da resmî devlet politikasına muhalifiz, değil mi ya! O da en az kanunun yasakladıkları kadar, hattâ belki onlardan da kuvvetli yasak sayılır. Kanunla gücün ne kadar iç içe geçtiği o kadar açık ki! Daha dün Yassıada duruşmalarında, bir işlemi hangi kanuna dayanarak yaptığını soran “sanığa”, yargıç Salim Başol, “Çünkü sizi buraya tıkan güç böyle istiyor!” diye ağzının payını vermiş ve epey alkış almıştı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu cadı kazanında, Doğu Türkistan göçmenleri hakkındaki dedikodular da almış yürümüş. Kimilerine göre onlar kuyrukları destekliyorlarmış! Hattâ daha vahimi, Turancı CKMP’yi! (Allah Allah...Doğu Türkistanlılar’ın Turancıları’ı destekleyebileceği de kimin aklına gelir, değil mi!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Beg Hâkim gürlüyor: “Biz Altaylar’dan buraya, burada Adalet Partiyası var, Millet Partiyası var, Halk Partiyası var diye mi geldik? Biz kurtçu imişiz” Sesi alçalıyor.” Evet, ava çıktığımızda önümüzden tavşan geçerse uğursuzluk, kurt geçerse uğur sayarız.” Sonra yine gürlüyor, “Biz buraya şu partiya, bu partiya var diye gelmedik. Biz buraya, burada uluğ Türük milleti var diye geldik!” Ali Beg Hakim, işi bu nutukta bırakmamış. Herkesin gözü onların mahallesindeki sandıktan çıkacak oylarda ya... Aileleri toplamış ve hangisinin kime oy vereceğini bir bir tebliğ etmiş. Sonuçta Salihli’nin Doğu Türkistan mahallesinden her partiye tam tamına eşit oy çıkmış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım asırlık bir hikâyeyi şu soruyu sormak için anlattım: Ali Beg Hâkim’i Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye getiren çekim gücü neydi? Niçin yol üstündeki Pakistan, Hindistan, İran, Arabistan veya o günün politik şartlarında kolayca gidebilecekleri ABD’yi değil de Türkiye’yi seçmişlerdi? “Çünkü orada uluğ Türük milleti var!”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu Türkistan Kazaklar’ı, sadece uzak bir coğrafyadan değil, uzak bir zamandan da geliyordu. Endüstri çağının “e”siyle, kapitalizmin “k”sıyla tanışmamışlardı. Konar göçerdiler. Uzak galaksilerin ışığı bize nasıl milyarlarca yıl önceki evrenin görüntüsünü veriyorsa onlar da bin üç yüz yıl önceki Türk milletinin sosyal yapısını yansıtıyordu. Belki ok-yayın yanında tüfek de kulanıyorlardı ve gözleri biraz çekikleşmişti; o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Sosyoloji ve “millet”in tarifi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi Türk hissettiren, Ali Beg Hâkim’i Altaylar’dan Salihli’ye getiren nedir? Şüphesiz ki “mensubiyet şuuru”. Milliyet duygusunun temelinde bu şuur var. Milletin tarifini de bu şuurla yapabiliriz. Millet, kendisine bağlılık duyulan topluluktur. Milletin tarifi çok çeşitli şekillerde yapıldı. Fakat basit ve doğrusu, “mensubiyet şuuru”dur. Mustafa Kemal’in “Ne mutlu Türküm diyene” sözü de bu şuurun ifadesinden ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli Galip Erdem Bey, millet tarifi üzerinde uzun süre çalıştı. Çektiği entelektüel sancının bizzat şahidiyim. İlk tespiti, her milletin entelektüelinin, kendi milletini en geniş tarzda kapsayacak bir tarif aramasıydı. İki dünya harbinden önce Fransa ile Almanya, Alsas- Loren havzasını çekişiyordu. Havzanın halkı kültür açısından Fransız, ırken Almandı. Bu yüzden o günlerin Fransız düşünürleri millet tariflerini “kültür birliği”ne, Almanlar ise “ırk birliği”ne dayandırıyorlardı. Galip Erdem, Türk Milleti’ni en geniş şekilde kapsayacak ve tek unsura dayalı bir tarif aramış ve bunun, “bir soya mensubiyet şuuru” olduğuna kanaat getirmişti.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Bu tarifin, “ne mutlu Türküm diyene”den ve “mensubiyet şuuru” ifadesinden biraz daha özel olduğunu görüyoruz. Mensubiyet şuuru demekle yetinmiyor, bu şuurun bir sebebine, tarih ortaklığına da atıf yapıyor. Binlerce yıllık bir macerayı birlikte yaşamış olmaya... “Millet”, “halk”tan ayıran “zaman boyutu”na.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mensubiyet şuuruna dayanan “tarif” bizi birkaç yönden rahatsız edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, “tarif” çabasının metot açısından ne kadar değerli olduğudur. Millet sosyolojik bir olgudur. Onu mantığa, akla dayanarak tarif etmeye çalışmak yerine, milletin ve milliyet duygusunun hangi şartlarda ortaya çıktığını, hangi şartlarda çıkmadığını; nelerle güçlenip nelerle zayıfladığını irdelesek daha yararlı ve anlamlı olmaz mı? Kaldı ki millet diye bir olgunun varlığı açıktır. Bu açık olguya niçin tek sebep bulmak zorundayız? Galip ihtimalle millet, tek sebepten değil, tarih içinde birden fazla dinamiğin birleşmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci rahatsızlığımız, sonuçla sebebi karıştırma tehlikesidir. Biraz mantık döngüsü, totoloji yaptığımız hissidir. Millet mensubiyet şuurudur diyoruz... Peki bu şuuru doğuran nedir? Niçin tarihin bütün devirlerinde bütün topluluklarda bu şuur doğmamaktadır? Bu sorulara cevap vermeden “mensubiyet şuurudur” demenin değeri var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi siyaset ve devlet adamı ve aynı zamanda bir entelektüel olan Mustafa Kemal, onuncu yıl nutkunu “ne mutlu Türküm diyene” ile bitirirken millet tarifi yapma iddiasında değildi. Galip Erdem de “en kapsayıcı tek unsur”u arıyordu. İkisi de sosyoloji teorisi geliştirmek iddiasında değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki sosyoloji millet ve milliyete nasıl bakıyor? Yukarıda sorduğumuz, “Milliyet şuuru hangi şartlarda doğar, hangi şartlarda doğmaz. Onu güçlendirecek ve zayıflatacak etkiler nelerdir?” soruları, tam da sosyolojinin alanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyolojinin millet ve milliyet üzerinde bugüne kadar elde ettiği sonuçları incelemeden önce sosyoloji biliminin tabiat bilimlerinden farkını kısaca hatırlamakta yarar var. Bilim metodu, insanlığın görece yeni keşiflerindendir. İnceledikleri sistemlerin karmaşıklığına göre çeşitli bilim dallarının kuruluşu ve gelişmesi farklı zamanlarda ortaya çıktı.. İnsanoğlunun dişini en erken geçirdiği bilimler, basit sistemlerle uğraşanlardır. Mekanik ve gök mekaniğinin bilim metoduyla ele alınması 16. hattâ 15. asra kadar uzanır. Bu dallar ilk ortaya çıkanlardır ve en çok gelişmiş olanlarıdır. Biyoloji, tıp daha karmaşık sistemlerle uğraştığı için, modern bilim metodu bu alanlarda daha geç başarı kazanmıştır. Psikoloji ve sosyoloji ise en karmaşık sistemleri hedef alır ve en son kurulup en geç gelişen alanlardır. Sosyoloji, fizikten neredeyse dört yüz yıl sonra ortaya çıkabildi. Bu genç dalların önünde bilim metoduna ve onun başarılarına örnek olarak fizik bilimleri vardı. Bilhassa başlangıçta, taze sosyologlar, psikologlar, tıpkı fizikteki gibi iki üç harfli denklemlerle kendi alanlarında da meseleleri çözebileceklerini umdular. “İş bölümü”, “cemaat- toplum”, “gemeinschaft-gesellschaft” ayrımları ve birinden diğerine geçişlerin sosyolojiyi büyük çapta halledeceği sanıldı. Bütün cemiyetler de tıpış tıpış aynı gelişme çizgisinde, ilkelden feodale, feodalden şehre gitmekteydi. Psikoloji ve ekonomide de aynı basitlik arayışlarına misaller bulunabilir. Bu erken izahlar arasında içlerinde az veya çok doğruluk payı bulunanlar olduğu gibi, tümüyle yanlışlanmışlar da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç bilimlerin az önce saydığımız ortak hamlıklarına ek olarak toplum bilimlerine has bir talihsizlik daha var. Modern bilim metodu, büyük çapta bir Avrupa buluşudur. Toplum bilimleri de 19. asırdan başlayarak fakat yine Avrupa’da ve Avrupa’nın fikir bakımından uzantısı olan Kuzey Amerika’da gelişti. Ayın veya sarkacın hareketini Avrupa’da mı Asya’da mı incelediğiniz fark etmez. Fakat sosyolojide bu fark eder. Hem de ciddî şekilde... Yeni dalın bilim adamları, doğal olarak, ilk millet teorilerini kendi çevrelerine göre, yani Avrupa’ya göre geliştirdiler. Fakat bu “Avrupa merkezlilik”in dar görüşü (“eurocentrism”) zaman ilerledikçe fark edildi ve elden geldiğince düzeltilmeye çalışıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millet olgusunun ve milliyet hissinin Fransız İhtilali’nden sonra ortaya çıktığı ve ancak feodalite sonrası toplumlarda bulunabileceği Avrupa merkezli bir iddiadır. Artık bunun Avrupa için bile doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Aşağıda bu konuya tekrar döneceğiz. Avrupa feodalizminin, dünyanın diğer yerlerinde hiç ortaya çıkmaması, siyasî gücün sıklıkla merkezî imparatorluklar şeklinde belirmesi bu fikri çürütmede tek başına yeterlidir. Bilimde istisnalar yoktur. Kaide olmadığı anlaşan hatalı “kaideler” vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Modern sosyoloji ve millet&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21. asra girerken sosyolojinin, millete mensubiyet şuuru hakkındaki düşünceleri nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyet üzerinde geniş araştırmalarıyla tanınan sosyolog Ernest Gellner, 20. asrın sonuna kadar geliştirilen dört teoriyi eleştirmiş ve beşincisi olarak kendisininkini ileri sürmüştür.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Gellner’in eleştirdiği dört teori şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Millet tabiî, kendiliğinden âşikâr ve kendi kendine ortaya çıkan bir sosyal olgudur. “Milliyetçilerin teorisi” denilen bu görüş, etnik bir topluluk ve birliği sağlayabilecek siyasî şartlar mevcut olduğu halde, birçok toplumun milletleşemediği gerçeği karşısında sıkıntıya düşmektedir. Belli ki millet teşekkülü için ortak bir dil, hattâ bir etnik kimlik yetmiyor.Başka bir deyişle, kimlik için gerekli bütün unsurlar mevcutken bile, kimlik ve mensubiyet şuuru gelişmeyebiliyor. Hiç olmazsa her coğrafyada ve her tarih döneminde ortaya çıkmayabiliyor.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Anti milliyetçi teori: Sosyolog Kedouri’ye göre, millet, tesadüfî bir dizi fikrin “maalesef” bir biri ardından ortaya çıkışının yol açtığı entelektüel ve elim bir hatâdır. Bu heyecanlı söylem, sosyolojinin temel kabullerin de reddeden fevrî bir çıkış gibi görünüyor.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Marksistlerin “yanlış adres” teorisi: Proleterya sınıfına gönderilen “birleşiniz, zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yoktur!” mesajı, kötü bir postacı hatasıyla sınıflar yerine milletlere tebliğ edildi! Gellner’in biraz da eğlenerek özetlediği bu mesaj bir bakıma sınıf işi tutmayınca Rus komünistlerince başvurulan “tek ülkede sosyalizm” ve “emperyalizm” teorileriyle millet gerçeğini kabule zorlanmalarının da hikâyesidir.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Karanlık tanrılar teorisi: Cedlere bağlılık, kişinin ve şu anın ötesindeki bir soya inanç insanlığın en eski hislerindendir. Millet bu atavistik duyguların devamından ibarettir. Bu, biraz (1)’deki düşüncelerin tekrarı gibidir ve benzer şekilde tenkit edilebilir. Fakat (1) gibi, bu düşüncenin de toptan yanlışlığı söylenemez.&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;Bu eleştirilerden sonra Gellner, kendi düşüncesini özetler. Bu düşüncenin eleştirilen noktalarını da kısaca vereceğim. Fakat Gellner’in tespitleri bir dizi kritik soruya cevap verebilme potansiyeli taşıdığı için önemlidir: Milliyet hissi nasıl güçlenir, nasıl zayıflatılır? Birliği güçlendirmek için hangi noktalara dikkat etmek gerekir? Milliyetçilik hissi, kalkınmaya yararlı mı, zararlı mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Daha önce nüfusun çoğunluğu veya tamamının hayat tarzı, aşağı kültürlerin hâkimiyetindeyken, cemiyete bir yüksek kültürün empoze edilmesiyle milliyetçilik ortaya çıkar. Bu, bir anlaşma biçiminin (“idiom”) örgütlü okullar aracılığıyla ve akademik denetim altında geniş şekilde yayılmasıdır. Bu anlaşma biçimiyle, bürokrasi ve teknolojide yeterli&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; bir iletişim mümkün hale gelir. Ortaya anonim, kişilerle sınırlanmayan bir cemiyet çıkar. Fertler atomizedir ve bir diğerinin yerine geçirilebilir. Onları bir arada tutan, her şeyden önce bu ortak kültürdür. Halbuki milliyetçiliğin gelişmesinden önce, bağlayıcılık fonksiyonunu, bölgelerde ayrı ayrı ve rasgele yaratılan folklorların bir arada tuttuğu karmaşık yerel gruplar üstleniyordu...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Milliyetçiliğin ön şartları (ve sürdürülebilmesinin şartları), geniş veya bütün nüfusu kapsayan okur-yazarlık ve hem yatay hem dikey sosyal hareketliliğe öncelik veren, kendini ekonomik gelişmeye adamış bir toplumdur. Endüstrileşen toplumun, paylaşılan bir medyada bağlamdan bağımsız iletişimi sağlayacak bir “yüksek kültür”e ihtiyacı vardır. İletişim ortamı, milliyetçiliğin doğuşunda ve sürdürülmesinde sahnenin tam merkezinde yer almakla beraber işin özünü, çağdaş çalışma örgütlenmesini ve bürokrasiyi etkin kılan ortak kültür teşkil eder.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Gellner’in eleştirilmesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gellner’in zayıf noktaları yayınlarının hemen ardından eleştirilmiş, Gellner onlara cevap vermiş, tenkitlerin haklı gördüğü yönleri karşısında fikirlerinde gerekli bazı düzeltmeleri yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıf noktalardan önce güçlü yönlerden söz etmek daha doğrudur. “Yüksek kültür”, gelişmiş ve zengin, dakik iletişim kavramlarının akademik kontrol altında ve bir okul teşkilâtı ile bütün topluma yayılması, folklorik alt kültürlerin yerine bu “yüksek kültür”ün geçerek bağlayıcılığı sağlaması, toplumun küçük gruplar (menfaat veya folklorun bir arada tuttuğu yapılar) yerine geniş bir mensubiyet şuuru ile bağlanması temel noktalardır. Gellner’de “yüksek kültür”ün en önemli unsuru dildir. Bir başka yerde Gellner, belki biraz abartıyla, “dil kültürün bir aracı değildir; dil kültürdür” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “yüksek kültür” anlayışıyla Ziya Gökalp’in folklora ağırlık veren, harsla medeniyeti kesin çizgilerle birbirinden ayıran tezlerinin ciddî şekilde çeliştiği açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gellner’e göre milliyetçiliği doğuran unsurlar aynı zamanda medenileşmenin, modernleşmenin ve endüstrileşmenin de ön şartıdır. Zaten ona göre, milliyetçiliği yaratan endüstrileşmedir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Kendi tabiriyle “agraria”dan (“tarım dünyasından”) “industria”ya (“endüstri dünyasına”) geçiştir. Milliyetçilik modernleşmenin, gelişmenin ve endüstrileşmenin sürücü gücüdür. Agrariadan industraya geçişte, yüksek kültüre sahip, bunu temsil edip yayacak bir elit grup, başlangıçta fitili ateşleme rolünü yüklenmelidir. Yüksek kültür yeterince yaygınlaşıp bütün nüfusu kapsar hale geldiğinde milletleşme süreci tamamlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gellner’in milliyetçiliği, yerel folklorlar yerine yüksek kültüre, bu yüksek kültürün yayılmasını örgütlü eğitime ve nihayet, modernleşmeye bağlaması büyük çapta kabul gördü. Eleştiriler yine millet ve milliyetçiliğin yeni bir gelişme olup olmadığı üzerinde yoğunlaştı. Çünkü Gellner milliyetçiliğin doğuşunu Fransız İhtilâli’nden bile daha yakın zamanlara, endüstrileşme çağına çekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, Ali Beg Hâkim’i duyar gibiyim: “Biz, Altaylar’dan buraya, burada ‘industria’ var diye mi geldik!”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin öyle olmadığını keşfetmek için Avrupa dışına çıkmaya bile gerek kalmadı. Endüstrileşmeden önce, Avrupa’nın okyanus kıyısına konuştukları dille siyasî sınırları bire bir örtüşen, tıpkı bugünün millî devletlerine benzeyen devletler vardı. Portekiz, İspanya, İngiltere gibi... Sonunda Gellner bunların bağlayıcı gücüne de “eski tip milliyetçilik” demek zorunda kaldı. Bu kabullenme, münakaşayı bitiriyordu muhakkak! Hattâ “göbek deliği olan milletler” (endüstrileşmeden eski bir millî his ve birlik kastedilerek) ve “göbek deliği olmayan milletler” gibi ayrımlar yapıldı.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, sosyologlar, millet ve milliyeti 18. asır ve sonrasına hapsetmekten vazgeçti ve milliyetçiliğe, geçmişin kapıları açıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Tanıma ve millete mensubiyet şuuru&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’ya has feodalite yapısında milliyet şuurunun gelişemediğini kabul etmeliyiz. Onlar için millet çağı, gerçekten feodalitenin yıkılmasıyla başlar. Asya bozkırları böyle değildir. Avrupa’nın okyanus kıyısı da... Bir taraftan bozkırın, diğer taraftan okyanus kıyısının ve nihayet milliyetin zirveye çıktığı günümüzün ortak noktası nedir? Niçin her üçünde de millete mensubiyet şuurunun yaşadığını ve güçlendiğini gözlüyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feodalitede nüfusun büyük kesimi hareketsizdir. Bulunduğu coğrafyaya çakılmıştır. Asya’nın atlı medeniyetinde ise, tam tersine, hareketlilik doruktadır. Avrupa’nın okyanus kıyısı devletleri aynı zamanda denizciliğin ilk geliştiği ve Asya’da atın işlevinin filoların yüklendiği medeniyetlerdir. Günümüzde ise kültürlerin birbirini tanıması için fizikî hareketliliğe gerek yoktur. İletişim araçları bu işlevi yeterince yerine getiriyor. O halde dönüp dolaşıp, rahmetli Necdet Sancar Hoca’nın sözlerini tekrarlayabiliriz: “Türkler atı erken ehlileştirdikleri için dünyadaki diğer milletleri yakından tanıma imkânını elde ettiler. Böylece diğer milletlerin ve kendi kimliklerinin farkına vardılar.” Bu sözlere, isterseniz “atı erken ehlileştirdikleri için” yerine, daha geniş bir izah olarak, “yerleşik tarım sonrası— ve yerleşik tarımdan daha elverişli— bir ekonomiye geçtikleri için” ifadesini kullanabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceki bir yazımı, Kur’an’dan, “Sizi kavimler hâlinde yarattık ki birbirinizi tanıyasınız” ayetiyle bitirmiştim. Bunu da Karacaoğlan ile bağlayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezdim seyran ettim Frengistan’ı;&lt;br /&gt;Elleri var, bizim ele benzemez.&lt;br /&gt;Güzelleri türkü söyler çığrışır;&lt;br /&gt;Dilleri var bizim dile benzemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba millet ve milliyet oluşumunda burada hissedilen “biz” ve bize benzemeyen “onlar”ın idrakinin önemi nedir? Gezmek ve seyran etmenin ağırlığı nedir? Geçmişte fizikî hareketlilik ve günümüzde bilginin hareketliliği ne kadar rol oynamaktadır? Milletlerine göbek deliği açanlar, Karacaoğlan gibi büyük coğrafyalarda bedenleri veya zihinleri ile dolaşanlar olmasın? Altaylar’dan kalkan atlıların Salihli’ye konmasını sağlayan; “biz”i yaratan ve diğerlerini tanımamıza yol açan, bu hareketlilik mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millete mensubiyet şuuruna toplumun çoğunluğunun ulaşmasını sağlayacak yüksek kültürü—bir başka deyişle, “emperyal kültürü” —yeterince biliyor, benimseyip yayabiliyor muyuz? Entelektüel elitlerin asıl misyonu bu değil midir?&lt;br /&gt;_____________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Benzer bir hikâye, âdeta “deja vu”, Ankara’daki Cengiz Kaan Çin Lokantası’nda (Tayvanlılar’ın işlettiği, Uğur Mumcu Caddesi’ndeki bir lokantadır.), Salihli ziyaretinden kırk küsur yıl sonra başıma geldi. Çekik gözlü olmasına çekik gözlü, fakat uzun boylu ve hiç de Çinli gibi hareket etmeyen bir erkek ve bir kadın garson, eşimle benim dikkatimizi çekti. Kimsiniz, neredensiniz diye sorduk. “Doğu Türkistanlıyız” dediler. Uygurmuşlar. Karı-koca, İngiltere’de öğrenciymiş. Sırf Türkiye’yi merak ettiklerindan para biriktirip gelmişler ve bir süre kalabilmek için, Çince bilme avantajlarını kullanarak garsonluk yapıyorlarmış. Onlara “uluğ Türük milleti”ni sormadım. Gerek yoktu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Galip Erdem, “Suçlamalar 2”, Töre Devlet Yayınevi, Ankara (1975).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Bilimi bilim yapan da zaten bu sürekli “yanlışlama” çabasıdır. Modern sosyolojinin millet kavramlarının kritik bir özeti, “The State of the Nation- Ernest Gellner and the Theory of Nationalism”, editör: J. A. Hall, Cambridge University Press (1998)’de verilmektedir. Bu bölümdeki özetlememde ben de büyük çapta bu kaynağa dayandım. Kitapta konunun uzmanı 13 sosyoloğun, sahayı özetleyen makaleleri yer alıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Gellner’in kullandığı ifade: “makul ölçüde dakik”.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Aynı yer, Brendan O’Leary, sayfa: 47. Pennsylvania Üniversitesi Siyasî Bilim Profesörü O’Leary, Irak’ta “Kürdistan hükümeti”ne anayasa danışmanlığı yapmıştır. “Millet inşası” için konunun uzmanına ihtiyaç duyulmuş olmalı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Daha doğrusu, eşitsiz bir endüstrileşmedir. Önce endüstrileşenlerin övüncü ve sonradan endüstrileşenlerin toparlanışıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Meselâ A. B. D., göbek deliği olmayanlar sınıfına girebilirdi. Fakat A. B. D.’nin kuruluşunda her eyalette hâkim İngiliz çoğunluğun bulunduğu gerçeği karşısında, “belki onların da göbek deliği vardı” düşüncesi hâkim oldu.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-116030656238014757?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/116030656238014757/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=116030656238014757&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/116030656238014757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/116030656238014757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2006/10/milletleri-millet-yapan.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-115779517293208323</id><published>2006-09-09T12:37:00.000+03:00</published><updated>2006-09-09T13:23:57.503+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Irkçılık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;Muhtac olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!&lt;br /&gt;Kemal Atatürk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celâl!&lt;br /&gt;(İstiklâl Marşı) Mehmet Akif&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız.&lt;br /&gt;Harb Okulu Marşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türküz, bütün başlardan üstün olan başlarız;&lt;br /&gt;Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.&lt;br /&gt;Onuncu Yıl Marşı&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irkçılık ve onun siyasete uygulanması yakın tarihteki bir Avrupa icadıdır. 18.- 19. asır Avrupa rasyonalizminin ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Newton, elmalardan tutun da gök cisimlerine kadar maddenin tümünün hareketini üç harfli bir denklemle izah edivermişti ya! Bu büyük zafer, fizikten pek anlamasalar da, toplum felsefesi yapanların ağzını sulandırdı. Sosyoloji ve ekonomide de böyle basit izahlar aranmaya başlandı ve arayan bulur! Doğru da olsa, yanlış da... Marksizm ve ırkçılık her şeyi bir vuruşta izah ediveren iki basit basit çözümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla ırkçıları suçlarken, bu görüşün Avrupa’nın o yüzyıllardaki hâkim düşüncelerine ve özellikle imparatorluk politikalarına son derece uygun olduğunu unutmamak gerekir. Emperyalist çağın Avrupa’sı, dünyanın üstün (tabiatıyla kendileri) ve pek o kadar üstün olmayan (diğer herkes: Siyahlar, sarılar, kırmızılar, Türkler, v. s.) ırklardan oluştuğuna ve “beyaz adam”ın Tanrı tarafından diğerlerine medeniyet getirmekle vazifelendirildiğine inanıyordu. Nazizm, bu anlayışın uç noktası, fakat tabiî uzantısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fikirlerin bugünün Batı düşüncesinde etkili olup olmadığı maalesef hâlâ tartışılabilir. Batının da utandığı bir geçmişi sermaye yapıp Batı düşmanlığına kalkışmak ucuz bir popülarite yoludur. Fakat o utancın kökleri hâlâ kurumamışsa ve çeşitli makyajlar altında hâlâ karşımıza çıkabiliyorsa, işin mahiyeti değişir. Çarpıcı ve ümid ederiz ki izole bir aktüel misal, Ulster Üniversitesi’nden Richard Lynn’in milletlerin zekâ bölümleri araştırması ve izahlarıdır. Lynn’a göre, kuzey ülkelerindeki ilk insanlar, soğuk şartlarda zorlaşan hayat mücadelesinin sonucunda daha büyük beyinlere ve zekâya sahip olmuş! Avrupa’da en zeki milletler Almanlar ve Hollandalılar. En aptalları da yanlış tahmin etmediniz, Sırplar ve Türkler.[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huntington’un fikirlerinde de bu anlayışın izlerini görmek mümkündür. Huntington medeniyetleri sayarken, Katolik ve Protestanları aynı gruba alır, fakat belki dünyanın en büyük Katolik nüfusunu dışarda tutar: Güney Amerika! Açıklama: O halklarda fazlaca yerli karışımı var! Bu anlayışın ırkçılıktan başka ne olduğunun izahı pek kolay değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmî diplomaside ilkel ırklardan bahsetmek 1945’ten itibaren çok ayıp sayıldı ve tabu haline geldi. Hattâ “geri kalmış” ülke bile kibar bir ifade değildi; “kalkınmakta olan” tabiri tercih edilmeliydi. Fakat “beyaz adamın yükü”nden vaz geçilmedi. Fransa’nın, geçen yıl çıkardığı bir müfredat kanunundaki ifadeler bu açıdan çarpıcıdır: "Üniversite müfredatları, Fransa'nın denizaşırı ve özellikle Kuzey Afrika'daki varlığına lâyık olduğu yeri vermelidir. Okullardaki dersler, denizaşırı ülkeler ve özellikle Kuzey Afrika'da Fransız varlığının oynadığı olumlu rolü tanımalı ve buna ve Fransız silahlı kuvvetleri mensuplarının fedakârlıklarına tarihte hak ettiği seçkin konumu teslim etmelidir." [2] Bahsedilen olumlu rol, Osmanlı’nın zaafından sonra Fransa’nın Cezayir ve Fas’taki sömürgecilik faaliyetidir ve bu ülkeler, on binlerce can kaybı pahasına, sonunda işgalcileri def etmeyi başarmıştır. “Olumlu rol”ün çarpıcı örneklerinden biri, 8 Mayıs 1945’te Fransız askerlerinin sivil halka makineli tüfeklerle ateş açtığı Setif katliamıdır. Cezayir’e göre 45 000, Fransız kaynaklarına göre 20 000 Cezayirli o gün öldürüldü. Fransa’nın “olumlu rol”ü hakkında bugünkü Cezayir Devleti’nin resmî görüşü “jenosid”dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyacı olanlara, talep olsa da olmasa da medeniyet götürmek; hele demokrasi götürüp “millet inşa” etmek, ABD’nin yeni muhafazakârlarının en aktüel uğraşıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında, gerek 19., gerekse 20 yüzyıl başındaki Avrupa ırkçı akımlarının psikolojik kökünü yine Huntington’da bulabiliriz. Huntington, özellikle Japonya’dan bahsederken, milletlerin başarılı oldukları dönemlerde, bunu, kendi özellikleriyle açıkladıklarını, millî özelliklerden bir veya birkaçını, başarılarının asıl kaynağı diye öne sürdüklerini anlatır. Başarısız dönemlerde ise bundan vaz geçip, galipleri taklide yöneldiklerini anlatır. Japonya’nın ikinci dünya savaşı öncesindeki his ve düşünce yapısı birinci tutumun örneğidir. Meiji restorasyonu ve ABD işgali sırasındaki hâkim tavrı da ikinci tutumun. Huntington bu düşüncesini kendi mensup olduğu “medeniyet”e uygulamamış. Ama bizim uygulamamamız için bir sebep yok. Gerçekten, 18. asırdan başlayarak Batı, kendi üstünlüğüne tam bu tarz izahlar aranmıştır. Bunların en meşhuru, şüphesiz Weber’in “Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu” eserinde ileri sürdüğü tezdir.. Weber’e göre endüstri devriminin de, ekonomik başarının da altında Protestanlık vardır. Tabiî günümüzde değil Protestanlıkla, Hristiyanlıkla ilgisi bulunmayan ülkelerin zenginler klubüne girişi Weber’i biraz sarsmış olsa gerek Zaten Weber’in bu tezi, başka önemli sosyologlarca da ciddî tenkide uğramıştı.[3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim kolay değildir; sosyoloji de bilimler içinde en kolaylarından değildir. Buna karşılık ırkçılık ve üstün ırk teorileri çok daha kolaydır. Kaldı ki insanların methedilmeye zaafları vardır. Hangi “ırk”a kendisinin yüce olduğunu söylerseniz, popülarite kazanmazsınız? Irkçılık, Huntington’un “başarısını kendine has özelliklerle açıklama”nın en dolaysız tarzıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı’daki bütün fikir hareketleri gibi ırkçılık da Türkiye’yi etkiledi. Fakat bu duygu, Osmanlı geleneğine de, İslâm düşüncesine de yabancıdır. Belki aydınlanmadığımız, rasyonalizme bir türlü alışamadığımızdandır... Müslüman düşüncesinde buna en yakın misali, Endülüs’te, Toledo Kadısı Said al-Andalusî’nin yazdıklarında buluyoruz: “Kuzeyliler, çok soğuktan ötürü aptal ve sarışın, güneylliler de fazla sıcaktan ahmak ve siyahtır.” Fakat burada ırk gibi müzmin bir sebep değil, enlem farkı söz konusudur. Nitekim Ibni Haldun, kuzeye giden siyahinin sarışın, güneye inen sarışının siyah olacağını yazıyor.[4]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, Hristiyanlıkta Tanrı’nın insanı “kendi görüntüsünde yarattığı” inancı, Avrupa ırkçılığının sebeplerinden biri diye sayılabilir. Gerçekten de “siyahların ruhu var mıdır?”, “kızılderililerin ruhu var mıdır?” soruları 18. ve 19. asırda ciddiye alınmıştır. Tanrı insanı kendi görüntüsünde yarattığına ve Tanrı siyah veya kırmızı olmayacağına göre, beyaz haricindeki ırklar insan değildi. Fakat böyle bir izah, kanaatimce hristiyanlığa çok ağır bir suçlamadır. Unutmayalım ki bu tartışmalar, Avrupa’nın emperyalist çağında ortaya çıkmıştır. Daha önce değil. Emperyalizmi Hristiyanlığın doğurduğu aşırı bir iddia olur. Açıktır ki bu yakıştırma emperyalizmin sonucudur, sebebi değil.[5]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık, bugünün problemli ülkelerine, zorla demokrasi getirmeyi, onları Batı’nın “kendi görüntüsünde” yeniden yaratma (millet inşası) çabası diye değerlendirmek pek de uçuk bir düşünce olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki ırkçılığa yabancı bu kültür kökünden ötürü, Türkiye’de “ırkçılık” üstünlük iddiasından; hele hele başkalarını aşağılık görmekten ziyade, savunma ırkçılığı, “tedafüî ırkçılık” şeklinde görülür. Muhakkak ki imparatorluğun içindeki hemen bütün unsurların batı devletleri tarafından açıkça kullanıldığı bir dönemde bunu anlamak da zor değildir. Sırf “başka” olduğu için insanlardan nefrete dayalı, “etnik temizlik” öngören bir ırkçılık Türkiye’de hiç bir zaman gelişmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı ki bu “ırkçılık”, ilginçtir, ırka da dayanmaz! Arnavutlar gibi bazı etnik gruplar her zaman Türk kabul edilmiş, buna karşılık Anadolu’nun meselâ Karaman’lı ortodoks Türkleri “rum” kabul edilip mübadeleye tabit tutulmuştur. İstiklâl Marşımızın büyük şairi, “Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl” mısraının yazarı Mehmet Akif, Arnavuttur ve ve diğer Türklere göre de, kendisine göre de Türktür. Gerek İstiklâl marşındaki gibi ifadeler, gerekse “tedafüî ırkçılık”ın pratik uygulamadaki şekli, meselâ hâla yürürlükte olan ve Harb Okul’na giriş işin gereken “Türk olmak” şartının anlaşılışı (Kafkas kavimleri ve Avrupa kökenli müslüman gruplar da bu uygulamada da Türktür), “ırk” kelimesini Türklerin, tam İngilizce’deki “race” veya Almancası ile “volk” anlamında kullanmadıklarını gösteriyor. Açıktır ki işe, biraz daha yakın hissettiğimiz “kavim” kavramı, biraz Osmanlı’daki kullanışıyla “millet” kavramı karışmaktadır: Ortodoks milleti gibi... O tarihlerde “dinî gurp, dinî azınlık” anlamına gelen “millet”ten (Erbakan “milletimiz” derken kelimeyi hâlâ bu arkaik anlamda kullanmaktaydı), bugünkü anlamdaki “millet”e zihinlerde tam geçiş yapılamadığı için, bazıları da millet yerine “ırk” demekteydi.  Tarifin en pratik izahı şöyledir: Osmanlı’da gözü olan devletlerin manipüle edebildikleri unsurlar gayrı-Türk, edemedikleri Türk kabul edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat Avrupa harıl harıl kafatası ölçerken biz de onlardan çok geri kalmadık ve biz de ölçtük; okul kitaplarımızda Türklerin brakisefal olduğu yazardı. Anti-milliyetçi “aydınlar” (her ne demekse) hiç sevinmesin, bu ölçümleri yapan devletin tepesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ırkçılık akımları konusunda resmî görüş, 1940’lara kadar ılımlı bir milliyetçilik bulunduğu, bu tarihlerde bazı “ırkçı- Turancılar”ın ortaya çıkıp ırkçılık yaptıkları ve İsmet İnönü’nün bunların hakkından geldiğidir. Gerçek aşağı yukarı bunun tam tersidir. 1943’te Almanlar’ın mağlup olacağı anlaşılana kadar bizde de “ırk” iftiharla kullanılan bir sözdü; anlamı kendimize has olda da. Yazımın başına aldığım ifadeler o günlerin havasını yansıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk Türk Tarih Cemiyeti kurultaylarına (1932, 1937) verilen tebliğler[6] bugün okuyanların ağzını açık bırakacak niteliktedir ve hekimler, Türk ırkının karakterleri konusunda ayrıntıya girmektedir. O tarihlerde “resmî” niteliği tartışılmayacak Cumhuriyet Halk Partisi Konferanslarından 1940 yılında verilen birincisinde Agop Dilaçar, “Türkçülük ırkçı olmadığı için noksandır, Kemalizm ona ırkçılığı ilave etmiştir.” demektedir. Dilaçar’ın “Ermeni Türkleri”nden olduğuna dikkatinizi çekerim! Başbakanımız Şürkü Saraçoğlu 5 Ağustos 1942 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Kürsüsü’nde şöyle diyordu: “Biz Türk’üz, Türkçü'yüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük, bir kan meselesi olduğu kadar ve en az o kadar da bir vicdan ve kültür meselesidir.” İsmet İnönü’nün o yıllardaki kanaatleri de bunlardan pek farklı değildir: “Benim kanaatimce kahramanlık, milletler arasında birinci sırada yer tutmak için ilk şarttır. Kahramanlık, kanın fitraten haiz olduğu kudretten gelir. Irkımızın kahramanlığına Gaziantep güzel bir numune olmuştur.” (Başbakanken, 26.9.1932 Gaziantep Halkevindeki nutku). “Cumhuriyet idaresinin genç Türk unsuruna verdiği inandırıcı kanaat budur ki dünyanın inanmadığı eserleri vücuda getiren azim ve fedakârlık ırkımızda vardır.” (Başbakanken 19.2.1933’te Ankara Halkevindeki nutku ve 29.10.1933 Vakit gazetesindeki makalesi.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hal yaklaşık 1944’e kadar sürdü. İsmet Paşa, Almanlar ilerlerken komünistleri toplayıp hapse attırdı; Sovyetler ilerlerken de milliyetçileri. Sonradan “Atatürk Milliyetçiliği” denilen, aslında 1944’den sonraki İsmet İnönü revizyonizmidir[7] ki İnönü’nün o tarihlerdeki yaklaşımı artık Atatürk’ünkine hiç benzemez. Bu da yetmeyince çareyi demokrasi getirip NATO’ya girmekte bulduk.[8]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Atatürk Milliyetçiliği’nden söz edeceksek, şüphesiz Atatürk zamanındaki ifadelere, bizzat Atatürk’ün ifadelerine, hattâ İnönü’nün Atatürk’ün başbakanıykenki ifadelerine bakmak daha sağlıklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarihteki tavırları incelerken onları o günün dünya anlayışından, o zamanın hâkim fikirlerinden soyutlayarak vermek; sonra da bu fikirlere dayanarak tarihî aktörleri ayıplamak son derece hatalıdır. İş polemiğe dökülünce de, polemikçiler yalana baş vurmak zorunda kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilim ve Irk&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bilim, insan ırkları hakkında ne diyor? Bugün, insan genetiği hakkında 19. ve 20. asırdakine göre çok daha fazlasını biliyoruz. Birkaç yıl önce insan genomunun haritası çıkarıldı. En küçük DNA örneğini çoğaltıp başkalarıyla karşılaştıracak teknikler gelişti. Artık ne kafatası ölçmemize ne de kan gruplarına ihtiyacımız var... Hattâ geliştirilen istatistik metotlarla, insanların göçlerini, akrabalıklarını, Hangi değişikliğin ne zaman gerçekleştiğini öğrenebiliyoruz. Hâlâ yolun başında sayılırız... Bilimde hep yolun başındayızdır zaten; çünkü bilginin sonu yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki ırk konusundaki en köklü bilgi, tek merkez tahmininin ezici üstünlük kazanmasıdır. Elimizde bugünkü bilgiler ve metotlar yokken, insan ırklarının dünyanın birçok yerinde ayrı ayrı zamanlardaki mütasyonlarla oluştuğu tahmini (çok merkezlilik) ile tek bir seferde oluştuğu tahmini çekişiyordu. Çok merkezlilik düşüncesine dayanarak, Kafkosoid, Negroid, Mongoloid, Australoid v. s. gibi “ırklar”ın ayrı evrim yollarıyla insanlaştığı düşünülüyordu. O halde bu ırklar arasında büyük farkların bulunması da doğaldı. İnsanların dış görünüşlerine ve ölçümlerine, özellikle kafatası ölçülerine verilen önem bu çok merkez düşüncesinin izlenmesinden kaynaklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün genetik de arkeoloji de tek merkeze işaret ediyor. Modern insan, homo sapiens sapiens, bir kere, Afrika’da, bugünkü Etopya’da (Habeşistan) ortaya çıktı. İstatistik metotlar, burada, 50 000 yıl önce, 5 000 kişi civarında bir nüfusa işaret ediyor. Bu nüfusun büyük bir kısmı Afrika’da kalmış. Fakat içlerinden 1000 kişi mertebesinde bir grup, Afrika’yı terk etmiş ve bütün dünyayı modern insanla doldurmuş. Renklerde ve başka özelliklerdeki değişiklikler bir yandan yerel şartlar, bir yandan küçük topluluklardaki genetik kayma ile ortaya çıkmış. Bir bakıma İbni Haldun’un dehası burada da yanılmamış. Bir ağacın dokuz dalından dokuz ayrı insan ırkının türediğini söyleyen Türk destanı biraz eksik kalmış; eğer tek ağaç, Habeşistan değilse... Böylelikle, birbirinden temelde farklı insan ırkları bulunduğu düşüncesi de çok merkez teorisiyle birlikte tarihte kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgiyle, insan ırkları (ırk demek doğru mu?) arasında, gerçekten bulundukları yerde güneş ışıklarının ultraviyole içeriğinin yol açtığı renk farklılıkları, hayvancılık düzeyinin belirlediği laktik asit toleransı gibi değişikliklerin ötesinde büyük farklar beklemek pek makul değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle anlaşılıyor ki aydınlanıp rasyonelleşmemekle pek de kötü yapmamışız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha da çarpıcı bilgilere ulaşmaya başladık. Şu anda Türkiye’deki genler konusunda, pek geniş sayılmasa da ilk işaretleri veren araştırma yapıldı.[9] İki sonuç aynı yönde gibi görünüyor. Birincisi: Türkiye’deki genlere en yakın gruplar, Orta Asya Türk toplulukları! Burada da Anadolucular’la “az biraz Türkmen geldi, yerli halkla karıştı” diyenlerden, özür dileyerek, haksız çıktıklarını söylemek isterim. Üstelik gelenlerde kadın ve erkekler eşit sayıda. Askerler gelip yerleşmemişler; toptan göç edilmiş. Bunu da belirleyebiliyoruz. Şu anda en akraba olduğumuz iki gruptan biri Orta Asya ve oran %30 civarında. Tabi karşılaştırma bugünkü Türkiye ile bugünkü Orta Asya arasında yapılıyor. Acaba iki büyük Moğol ve Türk- Moğol dalgasından önce durum nasıldı? Bu sorunun cevabı da araştırmalar geliştikçe ortaya çıkacaktır. Çünkü nüfuslar, büyük tarihî hadiselerle büyük değişiklikler geçirebilmektedir. Genetik araştırmaları, Asya halklarının %8’inde Cengizhan’ın genlerinin bulunduğunu gösteriyor. Tek bir insanın bir nüfusa bu ölçüde etki edebilmesi, şaşırtıcıdır.[10] Anadolu’ya Türk göçü, bu etkiden ve Timur dalgasından öncedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2139/2603/1600/Akrabaliklar.gif"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2139/2603/320/Akrabaliklar.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“En akraba olduğumuz iki gruptan biri” dedim. Her iki araştırmada da tekrarlanan ve belki de en şaşırtıcı sonuç, “en akraba olduğumuz” ikinci grubun kimliği: İngiltere! Bu noktada, bir ara verip yeni araştırmaları beklemek iyi olur galiba. Ama ister istemez, insanın aklına, Barber’in kitabı geliyor.[11] Bir tekstil arkeoloğu olan Barber, Tarım Havzasında bulunan ve bugün Urumçi müzesinde sergilenen mumyalar ve giysileri için “bunlar Kelt” hükmünü vermektedir. Buluntular günümüzden dört bin yıl öncesine aittir. Kitapta, Barber’in, “Peki nereye gitti bu insanlar?” sorusuna, Uygur müze müdürünün verdiği cevap ilgi çekicidir: “Buradayız; bir yere gitmedik!”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırmalardan birinde (Mergen, Öner ve Öner) verilen gen yakınlığı tablosunu Türkçeleştirerek buraya aldım. 1998 yılına ait bir başka araştırmada daha aynı sonuca varılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan genomumun çözülmesi ve geliştirilen metotlar, önümüzdeki yıllarda bizi şaşırtacak çok bilgiye gebe görünüyor. Yukarıda verdiğim ilk bulguları kesin sonuçlar şeklinde yorumlamak henüz mümkün değildir. Fakat tek merkezliliğin ispatı, genetiğin, insan davranışlarının ve millet olgusunun açıklanmasında 19. ve 20. asrın ilk yarısında sanıldığı kadar merkezî olmadığını gösteriyor. Milleti ırka dayandırmak bizim için de başka milletler için de pek anlamlı bir yol değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçi entellektüellerin temel uğraşlarından, “Millet nedir, nasıl tarif edilir?” meselesini gelecek yazımda ele alacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;______________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1] (The Times, 27 Mart 2006) Ben şimdi Eskimo Einsteinler’ini bekliyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Kanun, Fransız Parlementosu'nda kabul edilmiş ve 23 Şubat 2005 tarihli Resmî Gazetelerinde (Journal Officiel; bakınız: &lt;/span&gt;&lt;a href="http://admi.net/jo/textes/ld.html"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://admi.net/jo/textes/ld.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;) yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Naklettiğimiz paragraf, kanunun 4. maddesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Muslim Society, Ernest Gellner, Cambridge University Press, Cambridge: 1983. Gellner, “Poitiers savaşını müslümanlar kazansaydı, İbn-i Weber diye bir sosyolog çıkar, ‘Haricî Etik ve Kapitalizmin Ruhu’ diye bir kitap yazardı” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] A Brief History of the Human Race, Michael Cook, W. W. Norton &amp; Company, New York: 2003., sayfa 287. Yazarın asıl alanı İslâm tarihidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Günümüzde müslümanlar arasında aynı ifade “hadis” diye dolaşmakta. Nassta Allah hiç bir şeye benzetilemezken ve bu açıkça ve defalarca ifade edilirken (meselâ İhlâs suresi) bu hadisin mevzuluğu ihtimali yüksektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] Bu paragraftaki bilgiler ve kaynaklar, rahmetli Prof. Dr. Hikmet Tanyu’nun “Atatürk ve Türk Milliyetçiliği” kitabından alınmıştır. Kitabın son baskısını Ankara’da Elips Yayınevi yaptı (2006). Türk Tarih Kurumu tebliğleri için Türk Tarih Cemiyeti Kurultay zabıtlarına bakılmalıdır. Kitapta zabıtlardan geniş alıntılar yapılmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] Bu anlamda “İnönü revizyonizmi” tabirini Sayın Yılmaz Öztuna’dan aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8] İsmet İnönü’nün Türk Milliyetçileriyle arası iyi değildir. 1944 olaylarıyla zirveye tırmanan bu milliyetçi aleyhtarlığı, çok partili dönemde de1980’e kadar, CHP’de ve onun türevi partilerde devam etmiştir.. Halbuki Atatürk’ün kurduğu CHP’nin doktrin sembolü “altı ok”tan biri “milliyetçilik”tir. İnönü’nün milliyetçi entellektüellere karşı müstebit ve saldırgan tavrı milliyetçilerin de sert reaksiyonu ile karşılaşmıştır. Fakat tarihî soğukkanlılıkla bakıldığında İnönü’nün de—doğru veya yanlış—yaptıklarını, kendine göre Türk milletinin çıkarı için yaptığından şüphe yoktur. Ve bir de iktidar endişesiyle. İnönü devrinin birçok “irticayı önleme” hamlesi aslında muhalefeti bastırma operasyonlarıdır. Acaba, gerçek irticanın tehdid haline geldiği bu günlerde toplumun pasif kalmasında, o tarihlerdeki yalancı “kurt var” çağrılarının rolü var mıdır? Fakat Sovyetler toprak isteyince, batı ve izleyen yıllarda NATO kalkanı için demokrasiye bile razı olması, İnönü’nün milliyetçiliğinin, iktidar arzusunu yendiğini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9]“ DNA Diversity and Population Admixture in Anatolia”, Giulietta Di Benedetto, Ayşe Ergüven, Michele Stenico, Loredana Castrıİ, Giorgio Bertorelle, İnci Togan, and Guido Barbujani, American Journal of Physical Anthropology 115:144–156 (2001) ve “Mitochondrial DNA sequence variation in the Anatolian&lt;br /&gt;Peninsula (Turkey)”, Hatice Mergen , Reyhan Öner and Cihan Öner, J. Genet. 83, 39–47 (2004) Bir başka araştırmada daha aynı sonuca varılmıştı: “Trading genes along the Silk Road: mtDNA sequences and the origin of central Asian populations.”, Comas D., Calafell F., Mateu E., Perez-Lezaun A., Bosch .,Martinez-Arias R. ve arkadaşları 1998 Am. J. Hum. Genet. 63, 1824–1838.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10] Tek bir insan; fakat Cengiz Han’ın oğullarının, soyunun bu derece yayılmasında kendisinden daha etkili olduğu tahmin edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[11] “The Mummies of Urumchi”, Elizabeth Wayland Barber, W. W. Norton &amp;amp; Company (April 2000) &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-115779517293208323?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/115779517293208323/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=115779517293208323&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/115779517293208323'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/115779517293208323'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2006/09/irklk-muhtac-olduun-kudret_09.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-115322934621959121</id><published>2006-07-18T16:05:00.000+03:00</published><updated>2006-07-18T16:44:40.153+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Kültür ve arkaizm&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim kurgu denilen tür, maksadı anlatmada bazan güçlü bir yoldur. Deneyeyim... Gerçek olaylar normal dizilmiş; kurgu, italik verilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="MARGIN-LEFT: 15%"&gt;Yunan taarruzu, 10 Temmuz 1921 günü İnönü-Eskişehir, Afyon ve Kütahya hattında geniş bir cephede başladı. Türk kuvvetleri üstün Yunan gücü karşısında başarılı olamıyordu. İki hafta içinde Sakarya Irmağı’nın doğusuna kadar çekildik. Mustafa Kemal Paşa, durumu şöyle özetledi: “Birliklerimizi toplayarak düşmanla kendi aramızda büyük bir mesafe bırakmak gerekmektedir, böylelikle düşmanı hem ana karargâhlarından uzaklaştırmış hem de dağılan ve durumu kötü olan biriklerimize büyük bir zaman kazandırmış oluruz.” 25 Temmuz 1921 akşamı Türk ordusunun büyük kısmı, Sakarya’nın doğusuna çekilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;1 Ağustos günü Mustafa Kemal Paşa’nın ateşi birdenbire yükseldi. Hiç bir tedavi fayda etmedi ve 4 Ağustos’ta hayata gözlerini yumdu. Paşa’nın kaybı, neredeyse tamamen ona odaklanmış Meclis mensuplarını derinden etkiledi. Muhalefet bir anda sustu ve Mustafa Kemal taraftarları duruma bütünüyle hâkim oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Ağustos’ta Yunan kuvvetleri Sakarya boyunca yeniden genel taarruza başlayınca bir hafta önce Meclis’te, Mehmet Efendi’nin konuşmasında açıkladığı strateji uygulandı: “O halde şimdi bize düşen, Anafartalar Kahramanı’nın daha mürekkebi kurumamış sözleridir. Birliklerimizi toplarlamak üzre en az yüz kilometre geri çekilmeli ve zaman kazanmalıyız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle yapıldı. Yunan kuvvetleri, ciddî bir direnişle karşılaşmadan Ankara’ya ilerledi. Yunanistan’la aramızdaki, bugünkü sınır, Yozgat- Konya hattı, bu çekilmeden bir yıl sonra gerçekleşen antlaşmayla belirlendi.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok şükür böyle bir felâketle karşılaşmadık. Yukarıdaki italikleri gerçekle değiştirip devam edelim ama yeni kurguyu da italiklemeyi ihmal etmeyelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="MARGIN-LEFT: 15%"&gt;23 Ağustos günü Yunan kuvvetleri Sakarya boyunca genel taarruza geçti. 22 gün süren meydan muharebesinde Türk hatları zaman zaman kırılıyordu. O günlerin savaş stratejisi teorisine göre 1) savunma coğrafya engellerine göre düzenlenirdi; 2) bir hat kırıldığında, cephenin boyuyla orantılı bir uzaklığa çekilinir ve yeni savunma hattı kurulurdu. Mustafa Kemal, Yunan hücumunun gücünü kaybedeceğini hesaplayarak bu teorinin hemen hemen tersini uyguladı. Muhakkak ki 1918 taarruzunda Batı Cephesi’ndeki Alman kuvvetlerinin hücum içinde tükenmelerini de hatırlıyordu. Yıpratma stratejisini şöyle açıkladı: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh da bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terkedilemez.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklediği gibi, Yunan saldırısının gücü, takvim ilerledikçe tükendi. Sakarya’yı geçtikleri noktalarda, Türk birlikleri hemen önlerinde tekrar cephe teşkil ettikçe, şimdi arkalarında kalan nehir, kırdıkları bir doğal savunma mevzii olmaktan çıkıp kaçışı engelleyecek bir tehdit haline geldi. Türk ordusunun karşı taarruzu önünde geri çekildiler. 13 Eylül günü, Sakarya doğusunda Yunan kuvveti kalmamış, Yunan kayıpları 49 000’e varmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Mustafa Kemal, arkadaşlarının daha tedbirli davranması gerektiği ikazlarına rağmen zaman zaman ateş hattına kadar yaklaşıyordu. Savaşın son günü, öldü sanılan yaralı bir Yunan subayının açtığı ateş sonucunda şehid oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazanılan zafer ve baş kumandanın şehadeti Meclis’i derinden sarstı. Vekiller, şehit kahramanın hatırası etrafında kenetlendiler. Artık bütün meclis, Kemalci idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen her ay Türk ordusu gücünü arttırıyordu. Yunanistan, Sakarya öncesinde varabileceği en güçlü noktaya varmış, yenilgi ile morali ve kuvveti eksilmeye başlamıştı. Artık Türk taarruzunun zamanıydı. Taarruzun stratejisini de şehit komutan çizmişti: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” Öyleyse, bir hattan değil, bütün satıhtan taarruza geçileceği açıktı. Askerlik kitapları, saldırının müdafaanın en az üç misli kuvvetle yapılacağını yazsa da... Mustafa Kemal değil miydi, o teorilerin terkedilmesi gerektiğini gösteren!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla Türk taarruzu bütün cephelerden başladı. Fakat bir yıldır takviye edilen, dikenli tellerle donatılan Yunan mevzilerini aşmak mümkün olmadı. Her iki taraf büyük kayıplar verdi. Nihayet, dört hafta süren muharebelerden sonra, Sakarya nehriyle belirlenen bugünkü Türk- Yunan sınırı esas alınarak mütareke imzalandı.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine çok şükür bu felaket de başımıza gelmedi. Mustafa Kemal, Sakarya’daki stratejinin tam tersini uyguladı. Türk kuvvetleri, gizlilik içinde, Konya- Afyon demiryolu hattının güneyine toplandı. Birlikler daha çok gece yürüyüşleri ile yer değişitiriyor, gündüz yürüşüylerinde, düşmanın keşif uçaklarının sesi duyulursa geriye dönüp ters yöne gidildiği izlenimi veriliyordu. Cephenin diğer kısımlarını boş bırakma riski bile göze alınarak bu kaydırma gerçekleşti. 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan taarruzda, vurulan noktada Türk kuvvetleri, savunmadaki Yunan kuvvetlerinden kat kat üstündü. Kısa sürede Yunan cephesi kırıldı. Yunan ordusunun önemli unsurları Dumlupınar’da meydan muharebesine mecbur ve mağlup edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu acı bilim kurgu hikâyesinde fertler kadar fikir grupları ve milletler için de geçerli ilkeleri gözlüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Problemleri çözebilmek için bilgi ve deneyime ihtiyacımız var. Bu bilgi ve deneyim, sadece bizim hayatımız boyunca kazandıklarımızla sınırlanırsa çok yetersiz kalır. Başkalarının ve bizden öncekilerin de binlerce yıllık birikimini, hiç olmazsa uzmanlık alanımızdaki birikimi öğrenmemiz gerekir. Mümkün olan bütün hataları yapmaya ömrümüz yetmez..Zeki insan hatalarından ve başarılarından ders alandır. Fakat akıllı insan, başkalarının hata ve başarılarından da ders alır. Buna eğitim diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öğreniş, sadece “şu durumda şu yapılır” reçeteleri değildir. Reçetelere, “know-how”, “nasıl bilgisi” deniyor. İlmihal gibi bir şey. Ama yaratıcı çözümler için “know-how” yetmez. O reçetenin gerekçesi de bilinmelidir. Sebep- sonuç bağlantılarına hâkim olunmalıdır. Daha az duyulan bir ifadedir, buna “know-why” denir: “Niçin bilgisi”. Birikimli insanın, şartları objektif şekilde değerlendirerek karar vermesine “sağ duyu” diyoruz. Birikim ve objektifliğin daha resmî, daha sistematik uygulanması da bilim metodudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birikim ve eğitim gereklidir, fakat yeterli değildir. Birikimi uygulayacak insanın öğrendiklerini bizzat yaparak konuya tam hâkimiyeti kazanması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’te bu şartların tamamının bulunduğu görülüyor. Başkomutanın arkasında Trablus’tan Çanakkale’ye askerî birikimi biliyoruz. Ya teorik birikim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nutuk”ta, “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.” şöyle açıklanıyor: “Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği nazariyesini çürütmek için memleket müdafaasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet göstermeyi faideli ve müessir buldum.” Burada, şartların birikime dayanan objektif değerlendirmesinden sonra varılan sonucun PR (halkla ilişkiler) faaliyetindeki yönetici Mustafa Kemal’i izliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Nutuk’ta, millî mücadelenin başında, kamu oyuna henüz genel seferberlik ilan edebilecek kadar hâkim olunamadığı belirlenmekte. Yunan milletinin ise bunu başarıp bütün gücüyle harbe katıldığı için Eskişehir ve Kütahya’da kazandığı anlatılmaktadır. Öfke yoktur, kızgınlık yoktur, mazeret yoktur. Objektif durum muhakemesi vardır. Daha sonra, “Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek; iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin, bütün varlıklarıyla, bütün maddî ve manevî kuvvetleriyle, biri biriyle karşı karşıya gelmesi ve biribiriyle vuruşmasi demektir.” ifadesinde Clausewitz’e, yani klasik strateji bilimine hâkimiyeti anlaşılmaktadır. Nihayet, gelecekteki harplerin “topyekûn harb” olacağı anlatılmaktadır. Bu tesbitlerin dünya kamu oyunda yaygınlaşması ancak ikinci dünya savaşı sırasında gerçekleşmiştir. Demek ki bu fikirlerin “bildiğiniz gibi” diye ifade edilebilir hale gelmesine daha yıllar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk, Atatürkçü olamayacak kadar askerlik ve siyaset bilimine hâkimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ki de öyleydi. Çünkü harpte de ekonomik ve siyasî rekabette de “yeterli bilgi” kâfi değildir. Rakipten daha kapsamlı bir hâkimiyet, birikim ve ustalık gerekir. Nasılını değil, niçinini de bilmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi anlatacağım olayda, kurgu yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’da, en çok vurgulanan, namazla birlikte sık sık emredilen farz, zekâttır.Toplanan zekâtın kimlere dağıtılacağı da Tevbe suresinin 60’ıncı ayetinde belirtilmiştir: “Sadakalar/zekat malları Allah’tan bir farz olarak yalnız şunlar içindir: Fakirler, düşkünler, sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar, özgürlüğünü yitirmiş olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu listede tarif edilen, “kalpleri (İslâmiyet’e) yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar”a Hazreti Peygamber ve Hazreti Ebu Bekir zamanında zekâttan pay verildi. Hazreti Ömer’e kadar. Ömer, bu uygulamayı kaldırdı. Yıllardır zekât alan “kalpleri ısındırılacaklar” adına, ayet hatırlatılarak yapılan itiraza Ömer’in cevabı şöyleydi: “O ayet indiğinde, İslâmiyet güçsüzdü. Şimdi durum değişmiştir. Allah, müslümanları güçlü kılmıştır. Artık zekâtla sizin düşmanlığınızı soğutmaya ihtiyacımız yoktur. Siz de bütün müslümanlar gibi davranırsınız. Aksi taktirde aramızda kılıç vardır!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazreti Ömer, bu davranışıyla, belirsiz bir söylentinin, pek de yaygın olmayan bir âdetin değil, hatta bir hadisin değil Kur’an’ın peygamber ve kendinden önceki halife tarafından uygulana gelmiş açık hükmünün, mevcut şartlarda artık uygulanmayacağını söylemektedir. Bu cesareti şüphesiz ki işin aslını iyi bilmesinden, “niçin”i de çözmesinden kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazreti Ömer, müslümanlıkta ve yöneticilikte, Vahabî olamayacak kadar geniş bir birikim sahibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletler ve fertler, her geçen gün rekabetin arttığı bir dünyada yaşıyor. Bu yarışta geri düşmemek için birikim şarttır. İsterseniz milletler için “birikim” yerine “kültür” kelimesini kullanın. Yalnız kendi kültürünü değil, dünyanın kültürünü de bilmek, nasıl’ı kadar niçin’ine de hâkim olmak zorundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu derecede hakimiyet sahibi kişi ve milletler öne geçebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öne nasıl geçilir? Yenilikle... Tek kişi veya bir şirket için yeniliğe “innovasyon” adı da verilmektedir. Milletler için bu, sürekli daha iyiye, daha güçlüye giden bir gelişmeciliktir. Mevcutla yetinmemek, her davranış ve her kurum için “niçin böyle?”, “daha iyi nasıl olabilir?” sorularını devamlı sormakla... Yoksa mevcudu zaten herkes bilmekte ve rakipleriniz de mevcudu uygulamaktadır. Öne geçmenin tek yolu onlardan farklı ve daha iyiyi yapmaktır. “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.” işte böyle bir yeniliktir. Kalbi ısındırılacaklara zekât verme gereğinin kalmadığının ilânı da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2139/2603/1600/blog01.gif"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2139/2603/320/blog01.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şekilde, “birikim- kültür- hâkimiyet” gereken donanımı işaret etmekte. Bu, bilgi ve kültürün “muhafazakâr” tarafıdır. Belleğidir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Sürekli daha iyisini aramayı da “inovasyon- yenilikçilk-gelişmecilik (inkılapçılık)” ile gösterdim. Bu ancak birinci varsa; yeterli birikim, kültür, hâkimiyet varsa; kişisel veya millî hafıza varsa; muhafazakârlık varsa başarılabilir. Sağdaki noktayla soldaki arasındaki bağlantı bu gerçeğin işaretidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, gerekli bilgi, kültür ve “hâkimiyet”, yani bilgelik yoksa ne olur? Şüphesiz ki yanılmanın birden fazla yolu bulunur. Fakat insanların sık sık düştükleri hatâ, “eskiden şöyle yapıyorduk, bunu terk ettik, o yüzden bu hallere düştük” mantığıdır. Halbuki, sıkıntıya düşen fert veya millet, genellikle, eski uygulamalarını terk ettiği için değil, tam tersine, eski uygulamalar artık bugünün şartlarıyla uyuşmadığı için bunalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat birikiminiz yoksa, bir şablon aramak ve bulduğunu sanmak zihni rahatlatır. Şablonlarda “niçin bilgisi” yoktur. Sadece “nasıl bilgisi” aranır ve bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hristiyan inancına göre insan, günahından ötürü cennetten kovulmuştur. Günahlarından arındığında Tanrı’nın Krallığı yeniden gelecek ve cennete dönülecektir. Komünistlere göre insan başlangıçta “ilkel komünal toplum”da yaşıyordu ve mutluydu. Bu ilk toplumdan sonra geçirilen ve bizi bedbaht eden bütün üretim şekilleri sonunda – ama bu sefer daha yüksek bir düzeydeki—komünist topluma dönülecek ve mutluluk geri gelecektir. Osmanlı’nın gerileme yıllarında Koçi Bey risalesinin örnek gösterilebileceği hâkim fikir şöyledir: “atalarımız gibi yaşarsak, eski gücümüze kavuşuruz”. Bazılarımıza göre Atatürk – ve İnönü—devirleri, Türklerin altın çağıdır. Ancak o zamanlardaki düzene dönerek kurtulabiliriz. Vahabi etkisindeki fundamentalizme göre, müslümanlar, tıpkı peygamber devrindeki gibi yaşarlarsa, başka bir şey yapmalarına gerek kalmadan dünyaya tekrar hâkim olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünce çizgilerinde derinden kavrayış, kendi kültürünü ve dünyanın birikimini anlama, bilgelik yoktur. Kurtarıcı şablonların zihnî kolaylığı vardır. Şekilde, bu tutumları sağ alttaki noktayla temsil ettim. Eskiden var olduğu kabul edilen bir “altın çağ” şablonunu ifade eden bu düşünce tarzına bazan “arkaizm” deniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkaizm, genellikle, altın çağdan bu yana değişen bütün davranışların terk edilmesini önerir. Bir değişim önerisidir bu ama “niçin?” sorularının cevabına veya bugüne hâkimiyete dayanan, sebep- sonuç analizi yapılmış bir değişim önerisi değil. Mao’nun, Çin’de, kapitalizmin ve Çinli olmayan kültür unsurlarının yok edilmesini öneren “kültür ihtilali” gibi... Taliban’ın da, 1970’lerin “tek yol devrim”cilerinin de gönüllerinde yatan, böyle hafıza devrimleri, bellek boşaltmalardır. Binlerce yıllık millî ve milletler arası birikimin, kültürün bir darbede silinmesi; ki günahlarımızdan arınıp kovulduğumuz cennete dönelim. Yukarıdaki değişimden çok farklı bu tutumu da şeklin sol altına yerleştirdim. Noktaları tek kelimeyle etiketlemek zor. Okuyucumun hoş görüsüne sığınarak bu noktaya da “kültür ihtilali” diyorum. İnovasyon, yenilik, gelişme, nasıl bilgi, birikim ve bilgeliğin sonucuysa, kültür ihtilali de arkaizmin neticesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanları da Türkleri de, batının üstünlüğü altında ezilmiş diğer toplulukları da görece güçsüz bırakan şey, kendilerinin geri gitmesi değil, batının sürekli yeniliklerle ileri gitmesidir. Onlar, tıpkı duran bir trendekilerin yanlarından geçen trene bakıp geri gittiklerini sandılar. Halbuki geri gitmiyorlardı. Yaptıkları hatâ, durmalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimize dönersek: Atatürk de, Hazreti Peygamber ve Hazreti Ömer de o gün için doğru olanı yaptılar. Fakat şartlar değişti. Şimdi bizim, tıpkı onlar gibi yapmamız değil, tıpkı onlar gibi dünyanın bilgisine ve kültürüne hâkim olup, tıpkı onların zihniyeti ile hareket etmemiz gerekir. Şartlar değiştiği için “nasıl”lar da değişecektir. Fakat biz, “niçin”leri keşfetmek zorundayız. En hakikî mürşidin ilim oluşu bundandır. İlim, Allah’ın ayetlerinden ibret almak değil midir: Dünyayı ön yargısız izlemek, öğrenmek, niçinlere hâkim olmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;__________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Kur’an-ı Kerim Meali, Yaşar Nuri Öztürk, İstanbul (1993).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Gençlere, maalesef, “muhafaza”, “muhafazakâr” kelimelerinin “hafıza = bellek” ile aynı kökten (hıfz) geldiğini hatırlatmak zorundayım.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-115322934621959121?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/115322934621959121/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=115322934621959121&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/115322934621959121'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/115322934621959121'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2006/07/kltr-ve-arkaizm-bilim-kurgu-denilen-tr.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-115168740367405947</id><published>2006-06-30T20:00:00.000+03:00</published><updated>2006-08-04T23:14:59.103+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Milliyetçilik- Nasyonalizm- Ulusalcılık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bizim milliyetçiliğimiz kendimizi büyük görmemizdendir. Onlarınki, başkalarını küçük görmelerindendir.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Dündar Taşer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onyedinci asır Japonya’sında bir “medrese”deyiz. Konfüçyüs felsefesine bağlı bu okulda hoca öğrencilerine sorar, “Çin ülkemize saldırıyor. Çin ordusunun başında General Konfüçyüs ve kurmay başkanı Mençiyus var. Konfüçyüs ve Mençiyus’un öğrencileri bizler, bu durumda ne yapmalıyız?” Öğrenciler çok zorlandılar mı bilmiyoruz ama doğru cevap kayıtlara geçmiş: “Ülkemize karşı görevimizi yerine getirmek için sonuna kadar çarpışırız.” Sonra da bir not: “Ama bu hikmet sahibi kişileri canlı yakalamaya çalışırız.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız İhtilâli ile Avrupa’da ortaya çıkan yenilik, millî devlettir; milliyet duygusu veya milletler değil. Herhalde bin yıl önce Bilge Kaan ve yüz yıl önce Japon Hoca, gelecekteki Fransız İhtilâli ilkelerine göre düşünmüyordu.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1789’dan önce ve sonra, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar yine kendi dillerinde konuşuyor, yine aynı müziği dinliyor ve besteliyor, yine aynı edebiyatı okuyor ve yazıyorlardı. Bu kültür unsurları, yaşanan çağın yeniliklerini de yansıtıyordu ama bu yansımalar, doğal gelişmenin sonucuydu, bir kültür ihtilalin ürünü değil. Milletler de, milletleri millet yapan kültürler de yerli yerindeydi. Değişiklik, sadece siyasî yapıların milliyetlere uygun hale gelmesindeydi. Avrupa feodalizmi ve şehir devletleri, yerlerini millî devletlere terk etti. Bismark Almanya’yı, Kont Kavur ve Garibaldi İtalya’yı birleştirdi. Onlarda millî devlet formatı, parçaların birleşmesiydi. Bizde ve Avusturya-Macaristan’da ise İmparatorluğun parçalanması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, genellemeler resmi zorlamaya başlıyor. Çünkü Türkiye, Almanya veya İtalya olmadığı gibi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da değildi. İngiliz, Hollanda sömürge İmparatorlukları ise hiç değildi. Bizim kendimize has özelliklerimizdir ki nüanslarda milliyetçiliği, nasyonalizmden ayırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“Biz” milliyetçiliği “onlar” milliyetçiliği&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş yönetim bilimi yazarlarından birinin sözünü hatırlıyorum: “Bir kurumda en verimli kelime, ‘biz’, en verimsiz kelime, ‘onlar’dır.” Milliyet duygusu “biz”dir. Bir toplumun kendisini tanıması, kendisine saygısıdır. Milliyetçiliğin sürücü gücü sevgidir. Tarihine, edebiyatına, sanatına, diline, felsefesine sevgi ve-- sevginin ayrılmaz eşi-- saygı. Milliyet kişiliktir. Kimlik krizindeki insan nasıl sosyal olamaz, başkalarına karşı doğru dürüst davranamazsa; milliyetinin şuurunda olmayan toplulukların da milletler dünyasında sağlıklı ilişkiler kurması beklenmez. Bu düşüncelerle, John Rauston Saul, “Globalizmin Çöküşü ve Dünyanın Yeniden İcadı” kitabının, “Pozitif Milliyetçilik” adını verdiği son bölümünü, şöyle bitiriyor: “Batı’yı bu günlerde en çok düşündüren din, İslam, temelde açıktır ve Hristiyanlıktan daha esnek bir tarihe sahiptir. Kuran’ın va’z ettiği gibi,&lt;br /&gt;Biz sizi milletler ve kabileler halinde yarattık ki birbirinizi tanıyasınız. (Birbirinizden nefret edesiniz diye değil)”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar o derece doğal ki, kimlik krizine tutulmayan toplumlarda bu tabiî haldir. Bir İngiliz’e, “Şekspir’i biliyorsun”, bir Alman’a “Goethe’den şiir ezberlemişsin”, bir Fransız’a, “Napolyon’u sayıyorsun”, “öyleyse aferin” derseniz, sizde bir gariplik bulunduğuna hükmeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bir de “onlar” milliyetçiliği var. Bu, kendi toplumunu sevmekten çok, başkalarına nefretten veya paranoyadan kaynaklanır. “Milliyetçi” kelimesi, Türkçe’de millet+sevgi anlamına geldiğine göre belki bu “onlar” antipatisine “milliyetçilik” değil, olduğu gibi nefret ve paranoya demek daha doğrudur: Falanlar pistir, filanlar geri zekâlıdır ve hepsi de sabah kalktıklarında ilk işleri bize nasıl kötülük edeceklerinin planlarını yapmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı dillerinde “nasyonalizm”, “biz” duygusuyla “onlar” duygusu arasında ikincinin ağır bastığı bir anlam taşır. Bu yüzden, batı entellektüeli için “nasyonalizm”, Türkçe’deki “milliyetçilik” kadar sevimli değildir. Sömürgeciliği ve Nazizmi doğurmuş, yaşamış ve zor bela son erdirmiş bir çevrenin bu tutumu haklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sona erdirmiş” hükmü doğru mu? Huntington-- geçmişi değil-- bugünü şöyle değerlendiriyor: “Bu yeni çağ için acı bir dünya görüşünü (Weltanschauung), Michael Dibdin’in Ölü Göl romanının kahramanı Vendikli nasyonalist demagog çok güzel ifade ediyor: ‘Gerçek düşmanlar olmadan gerçek dostlar olamaz. Biz olmayandan nefret etmezsek, biz olanı sevemeyiz. Bir asrı aşan duygusal terennümlerden sonra acıyla tekrar keşfediyoruz bu eski gerçekleri. Bunları inkâr eden, ailesini, mirasını, kültürünü, doğumuyla elde ettiği hakkı, bizatihi kendi benliğini inkâr eder. Böyleleri kolay affedilmeyecektir’” Ve Huntington kendi fikrini ekliyor: “Bu eski gerçeklerdeki gerçeği devlet ve bilim adamları da görmezden gelemez.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Kanaatimce, ayni çağda yaşasalardı, bu fikirler Huntington’la Hitler arasında güzel bir dostluğun başlangıcını teşkil edebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onlar” tabanlı milliyetçilik, ancak millî varlığın yok olma tehdidi altında, meselâ bir ölüm kalım savaşında mazur görülebilir; hayatta kalma iç güdüsüdür diye... Acı olan, Türkiye gibi asırlar boyu Türk barışını yaşatmış bir toplumda, “biz”cahillerinin böylesi bir nasyonalizme kayabilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“Ulusalcılık” ve milliyetçilik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulusalcılık”, yeni asrın başında yaygınlaşan bir kavram. Daha çok, solcuların milliyetçiliğini ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk milliyetçileri “sağcı” etiketini can-ı gönülden benimseyemedi. Zaten “sağ” ve “sol” elbiseleri, Türkiye’nin üstüne hiçbir zaman tam oturmadı. Milliyetçilik, millî değerler adına muhakkak ki muhafazakârdır. Fakat millî çıkarlar için her zaman inkılapçı, gerektiğinde de ihtilalcidir. Bu, başarısız İttihat ve Terakkî için de– çok şükür—başarılı Millî Mücadele ve Cumhuriyet için de geçerlidir. 27 Mayıs’ın “ondörtler”inden birine, yanılmıyorsam Muzaffer Özdağ’a, “siz ortanın solunda mı, sağında mısınız?” diye sorulduğunda verdiği cevap hoştur: “Ortanın ilerisindeyiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat milliyetçiler, sola da sempatiyle bakamadılar. Çünkü Türkiye’de sol vitrinde öne çıkan, millî kültürün batı kültürüyle takası teklifiydi. Bu takas projesi, gelir dağılımı, ekonomi politikası gibi normal soldan beklenen öncelikleri gölgede bırakacak şiddetteydi. Gerçi solun hakikî veya hayalî anti-emperyalizmi milliyetçi hassasiyetleri okşuyordu. Fakat akımın ana unsurlarının koskaca ve açık bir Sovyet tehdidini görmezden gelmesi, hele bazılarının bununla işbirliğine girmesi affedilemezdi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Brezhnev doktrini ile 1970- 80 arasında SSCB’nin Türkiye’ye saldırısı en üst düzeye çıktı. Yartılan kavga, kesin cepheleşmeye yol açtı. Sol milliyetçiliğinden, sağ da inkılapçılığından uzaklaştı. Unutmayalım ki bugünkü PKK’nın öncüleri, o zamanların solcularına göre “devrimci gençler”di.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 ihtilali, 1989’da Berlin Duvarı’nın, ardından SSCB’nin yıkılması Türkiye’deki zihinleri temizledi. Artık solun milliyetçiliğe, milliyetçilerin de inkılapçılığa dönme zamanıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat eski alışkanlıklar ve aidiyetler bir günde ortadan kalkmaz. 1960 ve 1970’lerin sapkın solunun bir devrimciliği de Türkçe’ye yönelmişti. Öyle ki, insanların ne dediğinden çok kelimeleri kullandığı önemliydi. Solcularımızın “milliyetçilik” yerine “ulusalcılık” demesi bu eski alışkanlığın devamından ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcılık bal gibi milliyetçiliktir. Yanında az veya çok sol ekonomik politikanın olması beni ilgilendirmiyor. Ulusalcıların ekonomi teklifleri yanlış, benimkiler doğru olabilir. Veya benimkiler hatalı, onlarınki haklı olabilir. Bunlar tartışılır. Bilimin ışığında incelenir. Aslolan, kimin için çalıştığımızdır. Cevap “Türk Milleti” ise; hoş geldiniz, safalar getirdiniz; baş üzre yeriniz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “A Brief History of the Human Race”, Michael Cook, W. W. Norton &amp; Company, New York: 2003.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Olmaz demeyin; olmaz olmaz... Malazgirt’in 900. yıldönümünde rahmetli Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay, Sultan Alparslan’ın bu savaşı, Atatürkçü bir görüşle yaptığını söylemişti.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “The Collapse of Globalism and the Reinvention of the World”, John Ralston Saul, The Overlook Press, Woodstock &amp; New York (2005). Yazar ayeti (Hucurat- 49) Abdullah Yusuf Ali mealinden almış. Parantez içi de Yusuf Ali’ye ait olmalı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order”, Samuel P. Huntington, Simon &amp;amp; Schuster (1998) s. 20. Türkçesi: “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması”, Okyanus Yayınları (2004).&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Aslında millî değerlerden vaz geçme anlamındaki “sol”, SSCB’den önce Avrupa ve ABD’den destek görmüştür. Bu, bazı batılıların, Türkleri medenileştirme çabasıdır. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-115168740367405947?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/115168740367405947/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=115168740367405947&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/115168740367405947'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/115168740367405947'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2006/06/milliyetilik-nasyonalizm-ulusalclk.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-114813291228208585</id><published>2006-05-20T16:45:00.000+03:00</published><updated>2006-05-21T13:25:21.523+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Globalleşme çağında&lt;br /&gt;milliyetçilik ne olacak?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Globalleşme karşısında milliyetçiliğin geleceği var mı?” Böyle çok derin gibi görünüp de aslında pek fazla anlam taşımayan klişeler neye yarar?... Meselâ, altını aynı boşlukta lâflarla doldurursanız, akşamdan kalma bir köşe yazarının fıkrası oluverir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilik mesleğinde 45 yılı devirdim. Çok şey değişti gerçekten. 45 yıl önce söylense inanmayacağımız gelişmeler oldu. Ama bazı şeyler de hiç mi hiç değişmedi. Bunlardan biri “... çağında milliyetçiliğe ne olacak?” sorusu. (Bir başkası da, “Türk olmayan müslümanlar müslüman olmayan Türk denize düşse hangisini kurtarırsın?” 45 yıldır yüzme öğrenemedi bu kaabiliyetsizler.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“... çağında milliyetçiliğe ne olacak?” Sorunun başına çeşitli ifadeler kondu. “Endüstri çağında”, “Atom çağında”, “Füze çağında”, “Uzay çağında”. Davetiye çıkarılan cevap genellikle, “eh çağ bu kadar değiştiğine göre milliyetçiliğin de modası geçmiştir” idi. Veya milliyetçi hassasiyetle, “Eyvah ne yapacağız şimdi? Bir aklı evvel çıksa da bize ne yapacağımızı söylese!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişim ve gelecek hakkında birer gerçeği biliyoruz: Birisi değişimin gittikçe hızlandığı. İkincisi, geleceğin tahmin edilemediği. Farkında mısınız, meselâ “füze, atom ve uzay çağları” hiç gelmedi! Endüstri çağı da biz endüstrileşemeden gelip geçiverdi. Daha yirmi küsür yıl önce Asya Türkleri’nin bağımsızlığı tehlikeli bir hayal perestlikti. Dünya hızla Kuzey Kutbu’ndan Antarktika’ya komünist olma yolundaydı ve “aydınlarımız” bu yeni dünyada yerlerini almaya çabalıyordu. Bunların bir kısmı şimdi, eski bir okuldan geçmiş yıllarda mezun olmuş pimpon ihtiyarların pilav, aşure günlerindeki gibi toplanıp nostaljik takılıyorlar. Bari Küba ve Kuzey Kore’de de iş işten geçmeden Kastro’yla Kim Jong Il’i davet etseler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geleceği bilemiyoruz. Ama dünü ve bugünü kavrayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle son beş, on veya kırk yılda değil, medeniyetin binlerce yıllık uzun perspektifinde bilgi miktarı ve bilginin akış hızı artmaktadır. Zaten medeniyet de büyük çapta bilgi birikimi ve akışından ibarettir. Bu birikim sabit bir hızla değil, bilimde “üstel” denilen şekilde artmaktadır. Yani, 1- 2- 3- 4- 5 diye değil, 1- 2- 4- 8- 16 diye... Üstel artışın kavranabilmesi için iki misal vereyim: 1960’lardan bir istatistik: “Dünya tarihindeki toplam bilim adamlarının yarısından çoğu bugün hayattadır!”. On sene öncesinden bir istatistik: “Gutenberg matbaayı icad ettiği tarihte dünyada bulunan bütün yazılı eserlerdeki yazı miktarı, New York Times Gazetesi’nin Pazar sayısındaki yazı miktarından azdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmenin bugün geldiği noktada “enformasyon çağı”ndan söz ediliyor.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=24996604&amp;postID=114813291228208585#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarım, biliyorsunuz bizim bölgemizde, Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Torosların Kuzey’inde (Çatal Höyük) keşfedildi.Tarım bilgisinin bir insanın yürüyerek gidebileceği Trakya’ya ulaşması 2000 yıl sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha yüz yıl önce İngilizler, Osmanlı ile savaşa girdiklerini Hindistan müslüman topluğundan bir süre saklayabilmişti. Sonra da Halife’nin, İslam düşmanları tarafından esir alındığını, İngilizler’in de onu kurtarmaya çalıştığı propagandasını yapabildiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün savaşları canlı yayında seyrediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom Friedman bir kitabında, Tokyo’da oteldeyken, depremle sarsıldığını; ne olup bittiğini anlamak için televizyonu açtığını; Japon kanallarında bir hareket görmeyince CNN’e döndüğünü ve spikerin heyecanla “Tokyo’da deprem” haberini verdiğini anlatıyor. Bin kilometreyi 2000 yılda alan bir haberleşmeden, saniyede 40 000 kilometreyi birkaç kez dolaşan bir hıza çıkılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlum Hawaii’de. Aramızda 13 saat fark var. Geçen gün telefon etti ve Tonga’da 9 şiddetinde deprem olduğu haberini verdi. İlk reaksiyonum, “eyvah, tsunami size gelmesin” idi. Ben çok mu akıllıyım da Tonga’nın Pasifik’te olduğunu biliyorum? Yoo. 2000 yıl başı kutlamalarında, yeni yıla ilk giren ülkenin Tonga olduğunu hatırladım sadece. Plajda mızraklarını sallayarak yeni bin yılı kutluyorlardı. (Tabi bir de İnternet’in “to” ile biten ülke uzantısı da Tonga’nın. Haşmetli Tonga Kralı’nın bir gelir kalemi bu uzantı.) Bu konuşmayı izleyen beş dakika içinde Google’ın dünya haritasından Tonga’yı, Hawaii’ye uzaklığını, asıl tehlikenin Yeni Zelanda’yı tehdit ettiğini gördüm. İki saat sonra da Google Desktop, tsunami alarmının kaldırıldığı haberini geçti. Dalga oluşsaydı Hawaii’ye varması 12 saat sürecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Malûmat anında her yerde. Dünyanın her köşesinin her köşesinden anında haberi var. Buna enformasyonun hızlı, sürtünmesiz dolaşımı deniyor. Buna bir de paranın, mal ve hizmetlerin ve nihayet insanların, sürtünmesiz ve hızlı dolaşımını eklerseniz ortaya çıkan manzaraya “globalleşme” deniyor. Malûmat, para, mal ve hizmetler ve insanlar. Hızlı ve sürtünmesiz dolaşımın gerçekleşmesi de bu sırayla. En hızlı ve sürtünmesizi enformasyonun dolaşımı; insanlarınki en arkadan geliyor; ama geliyor... Ülkeler, kendi avantajlarına gördükleri dolaşımları, “medeniyetin gereği”, “kaçınılmaz” diye etiketlerken, işlerine gelmeyenlere de engel olmaya çalışıyorlar: Bakınız: ABD’nin Meksika sınırına Amerikan setti örmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu satırları yazarken ABD’de çekirdek tüketici enflasyonu % 0,2 beklenirken %0,3 çıktı diye bizim para, borsa ve tahvil fiyatları tepe taklak gidiyor. Çünkü malûmat anında geldi ve para anında çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar geleceğin tahmini falan değil. Şu anda yaşadıklarımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;O halde soru şu olmalı: Enformasyonun hızlı, sürtünmesiz ve yaygın dolaşımı, milliyet duygusunu azaltır mı, arttırır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=24996604&amp;postID=114813291228208585#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak konumuz bu öncelik meselesi değil. Konumuz, insanlar arasında temasın yoğunlaşmasıyla millet denilen sosyolojik olgunun belirdiği ve milliyet duygusunun kuvvetlendiği, öne çıktığı... Nesiller boyu köyünde, çiftliğinde oturan insan mı milletinin, milliyetinin farkındadır; önce gazeteden, sonra radyodan, sonra televizyondan ve en sonunda da İnternet’ten anında dünyayı izleyen, dünyadaki bütün insanlarla ilişki kurabilen insan mı? “Sizi, birbirinizi tanıyasınız diye kavimler halinde yarattık” ayeti kerimesinin tersinden okunuşu da doğru galiba: Kavim olabilmek için birbirinizi tanımanız gerekir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece tanımak değil, etkilemek, etkilenmek, rakabet, alış veriş... Her şey, her millete hem diğerlerini, hem kendisini tanıtıyor. Millet denilen toplum birimi ve milliyet duygusu, hiç bir dönemde 21. asrın başındaki kadar güçlü olmadı dünyada. Milletlerin karşılıklı bağımlılığı da rekabeti de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha iki gün önce, Türkiye, Fransa parlamentosuna verilen bir Ermeni teklifinin akıbetini izliyordu. Olumsuz karar çıkarsa Fransız mallarını, şirketlerini boykot kararlılığıyla. Boykotu hükümet değil, halk gerçekleştirecekti. Hatta uygulama başlamıştı bile. Akşama doğru teklifin kadük kaldığını öğrendik ve gergin bekleyiş sona erdi. Aksi taktirde 9 milyarlık bir ticaret hacmi düşecek... Fransa’nın canı yanacak, Türkiye’nin de. Böyle bir bekleyişin, bütün toplumu saran etkileşimin, bırakın asırlar öncesini, yirmi otuz yıl önce gerçekleşmesi mümkün müydü? Milletler arası ilişkiler dış işleri bakanları arasında olup biterdi. 20. asır nasıl “topyekûn harp” kavramını getirmişse, 21. asır da “topyekûn dış işleri”ni getirdi. Milletler arası etkileşim yoğunlaştıkça milliyet duygusunun artmasını mı azalmasınız mı beklersiniz? Bu küçük bir örnek. Benzerlerini yaşıyoruz ve gittikçe daha sık yaşıyacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu bir... 21. asırda en az “globalleşme” kadar açık bir gerçek daha var. Şimdi dikkatinizi ona çevirmenizi istiyorum: Soğuk savaşın bitişi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yirmi- otuz yıl öncesi olmalı. Ustaca çizilmiş bir karikatür hatırlıyorum. Sovyet diktatörlerinden biri, Hruşçef miydi, Stalin miydi emin değilim; “hür dünya” liderlerine uzun bir kamçı sallıyor. ABD, İngiliz, Fransız başkanlarına, başbakanlarına... Kamçı etraflarını birkaç tur dolamış, onları birbirine sıkı sıkı bağlamış. Liderlerden birinin sözü karikatürün alt yazısıdır: (Gülerek) “Galiba bizi ayırmaya çalışıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1945’ten başlayarak, fakat 1950’ye gelindiğinde bütün şiddetiyle iki kutuplu dünya ortaya çıktı. Doğu bloku Kızıl Ordu ve uydu rejimler sayesinde birlik oluşturdu. Batı bloku ise Doğu’nun tehdidi sayesinde. “Hür Dünya”, içindeki çekim gücüyle değil, doğu blokunun yarattığı itiş gücüyle bir araya geldi. Karikatürdeki kamçının birleştirici itişiyle. Türkiye’nin Kore’ye de, NATO’ya da Stalin’in boğazları istemesiyle koştuğunu hatırlamak yeter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blokların liderleri, ABD ve SSCB, müttefik ararken seçici değillerdi. Güzel çirkin aramazlardı. Demokrasiymiş, diktatörlükmüş, kültürü uygunmuş, değilmiş hiç önemli değildi. Tek ölçü, “ondan olmasın da benden olsun” idi. Ne Kopenhag kriterleri vardı, ne Vaşington, ne Moskova kriterleri. “Düşmanımın düşmanı, dostumdur; düşmanımın dostu, düşmanımdır!” Nükleer silah tehdidi ile bir arada duran bir dünya düzeni (bir asır önce olsaydı “nizam-ı âlem” derdik).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düzen 9 Aralık 1989’da, Berlin Duvarı ile birlikte yıkıldı. Bu tarihten sonra meydana gelen yeni “nizam-ı âlem” tek kutuplu mudur, çok kutuplu mudur, kutupsuz mudur; bunlar o kadar da kritik sorular değil. Ama ortada duran bir gerçek var: Dış itişin yarattığı milletler ötesi ittifak artık yoktur. Bloklar, ipi kopmuş tespih taneleri gibi dağılmıştır. Özellikle “Hür Dünya”, kendisini bir arada tutan bir yayın birden boşalmasıyla, değil 1945’e, sanki 1920’lere dönüvermiştir. Huntington, 1989’dan bu yana “Hür Dünya” tamamlamasının, devlet adamları tarafından kullanılma sıklığının istatistiğini tutmuş.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=24996604&amp;postID=114813291228208585#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Bu tamlamanın birkaç yıl içinde gittikçe nasıl seyrekleşip ortadan kalkıverdiğini gösteriyor. Biz de “stratejik ortaklık” tamlamasının akıbetini düşünsek iyi ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni dünya düzeninde ABD, Fransa, Rusya, İngiltere, Almanya; saymaya arzu ettiğiniz kadar devam edin; artık öz be öz kendileridir. Sevr’den bahsetmek “paranoya” deniliyor ama şu bir gerçek: Yeni dünya düzeninin aktörleri, Sevr çağındaki tutum ve çıkar hesaplarından çok uzak bir noktada değildir. Nükleer dehşet dengesinin yarattığı tolerans ve “diğergâmlık” yok olmuş, herkes kendi millî çıkarının hesabını, serbestçe, tam merkeze almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tom Friedman, Leksus ve Zeytin Ağacı kitabında, ABD Dış İşleri Bakanı ile Suriye Devlet Başkanı (şimdiki oğul değil, baba) arasında geçen kurguya dayalı bir konuşmayı yazıyor. Katılarak gülersiniz ama, bu arada düşünmenizi de tavsiye ederim: “Hafız.. Sana Hafız diyebilir miyim?” diye başlayan konuşmada, Amerikalı, diplomatik dilde dışarıya “açık ve samimî” diye izah edilen şu nutku atıyor: “Artık bir b...’a yaramayan mallarını satın alıp sana para verecek bir Sovyetler yok... Türkiye ile sürtüşme ihtimalin görünüyor. Türkiye uçak ve tanklarını yok ettiğinde, İsrail savaşı sonrasındaki gibi sana yenilerini verecek kimsen yok.... En iyisi şu uydu telefonunu al da başın sıkışırsa beni ara.” Hafız Esat, cevabına aynı “samimiyetle” başladıktan sonra, “Bana bak”, diyor. Burayı tanımıyorsun. Burası gerçek bir cangıl. Amazon.com değil. En küçük bir zafiyet işaretinde benim derimi yüzerler; teşbih diye söylemiyorum, gerçekten yüzerler. Uydu telefonu da bir işime yaramaz. Onu sen al da, istersen düğmesine basıp beni ara. Ama düğmeye basarken dikkatli ol. Başına ne geleceği hiç belli olmaz.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=24996604&amp;postID=114813291228208585#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırf “benden” diye öğülecek, dara düştüğünde kurtarılacak, bir b...’ye yaramaz malları alınacak, silahla donatılacak stratejik ortaklar yok artık. Ama artık blokların değil, ikili ilişkilerin ve çırılçıplak millî çıkarların ön plana geçtiği bir yeni dünya düzeni bu: Milli çıkarların, millî hesapların ve milliyetçiliğin dünyası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk Harp yıllarından önceye ait bir vecize: “Dostlarım yoktur. Düşmanlarım yoktur. Sadece çıkarlarım vardır.” Eski bir söz. Kimisi Washington’a, kimisi Churchill’e, hatta kimisi De Gaulle’e atfediyor. Hoşlanıyorlar ki bu kadar sahibi var. Batı’nın “milliyetçilik” anlayışı budur ve şimdi bu, bütün canlılığıyla yaşanmaktadır. Batı milliyetçiliği ile Türk Milliyetçiliği arasındaki nüanslar ve milliyetçiliğin Türkiye’deki durumu konumuz değil... Henüz.&lt;br /&gt;___________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=24996604&amp;amp;postID=114813291228208585#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Kasten “bilgi çağı” demiyorum. Belki “malûmat çağı” daha doğru bir isim. Çünkü “enformasyon” veya “malûmat”, bilgiden daha iptidai bir kavram. Bilgi daha enformasyonun işlenmiş halidir. Abone olduğum bir İnternet yayınının başlığında şu slogan var, veri-&gt; malûmat -&gt; bilgi -&gt; bilgelik. (data -&gt;information -&gt; knowledge -&gt; wisdom). Tanrı bize malûmatı, bilgi ve bilgeliğe dönüştürecek kadrolar nasib etsin.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=24996604&amp;postID=114813291228208585#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Hint Avrupa, Hint İran, Türk ve Moğol- Türk. Bakınız: “Mummies of Ürümchi”, Elizabeth Wayland Barber, W. W. Norton &amp;amp; Company, Nisan 2000.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=24996604&amp;postID=114813291228208585#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order”, Samuel P. Huntington, Simon &amp;amp; Schuster (1998). Türkçesi: “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması”, Okyanus Yayınları (2004).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=24996604&amp;amp;postID=114813291228208585#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; “The Lexus and The Olive Tree : Understanding Globalization”, Thomas L. Friedman, Farrar, Straus and Giroux (2000). Türkçesi: Küreselleşmenin Geleceği / Lexus ve Zeytin Ağacı, Boyner Holding Yayınları (2000). Kitap, 11 Eylül’den önce yayınlanmış. Bu yüzen Hafiz Esad’ın, “Ama düğmeye basarken dikkatli ol. Başına ne geleceği hiç belli olmaz” sözü iki kat dikkat çekici değil mi? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-114813291228208585?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/114813291228208585/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=114813291228208585&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/114813291228208585'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/114813291228208585'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2006/05/globalleme-anda-milliyetilik-ne-olacak.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-24996604.post-114771404483666824</id><published>2006-05-15T20:24:00.000+03:00</published><updated>2006-05-25T18:04:54.323+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Avrupa Değerleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam Kopenhag kriterleri, Maastrich şartları derken meslektaşım Angela Merkel bir ölçüt daha çıkarıverdi: Avrupa Değerleri! (Yok, meslektaşlık şansölyelikten değil. Sayın Merkel de kuantum kimyacısıdır...) Kısa zaman sonra aynı ifadeyi Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik Hanım’dan da duyduk. Asıl buna, Avrupa Değerleri’ne uymalıymışız ve bunlara uyamadığımız için zor girermişiz Avrupa Birliği’ne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir telaştır aldı tabi... Bu değerlere uymamız gerektiğine göre hemen Avrupa değerlerini aramaya koyuldum. Üzerinde uzlaşılmış hattâ uzlaşılmaya çalışılan bir ifade bulamadım. Bulduğum şu: Yoşka Fişer de bir keresinde bunu söylemiş; nerede mi? Bir Türkiye ziyaretinde... Demek ki Avrupa değerleri Türkiye ile ilgilendiklerinde akıllarına geliyor. Bu durumda iş başa düştü. Hani masallarda Kral’ın kızına talip çobana sorulan bulmacalar gibi bir şey olmalıydı bu. Tek farkı, o masallarda çoban bulmacayı çözerse kızı alacaktır. Bunu masalı anlatan da, dinleyen de, kral da, çoban da bilir. Bizim ilişkimizin ise “ucu açık”. Daha çok şu türkümüzdeki bilmece söyleyenin “bilsem azarlar, bilmesem azarlar” pozisyonuna benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Koskoca bir kıtanın değerlerinden söz ettiğimize göre bu öyle pop kültür falan değil, köklü, geçmişe sahip bir değerler bütünü olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşe Sayın Merkel’in geçmişinden başladım ben de. Kendisi Doğu Almanya’da doğmuş. Komsomol’un Almancası FDJ’nin üyesi imiş. Büyüyünce üniversitede öğretim üyeliği yaptığına bakılırsa ne Doğu Almanya’nın Stalin’i Erih Höneker ve ne de onun KGB muadili Stasi teşkilâtı kendisini fişlememiş... Veya Merkel Hanım, bu dönemde Avrupa değerlerine bağlılığını başarıyla gizlemiş. Muhterem ebeveyni de hani Hitler’i yüzde doksanın üstünde oyla başa geçiren nesilden olmalı. Yanılıyor muyum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eminim Sayın Merkel ve Plassnik Avrupa değerlerinden bunları da kastetmemiştir. Bu konular, “Hay Allah! Pardon!” denildiği için artık ne kendisini ne de Avrupa’yı bağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman Avrupa değerlerini geçen asrın ilk yarısında arayacağız. Hitler’in ilham kaynağı Lüger’in Viyana’da büyük çoğunlukla vali seçildiği (sahi siz birkaç yıl önce de bir Nazi subayını cumhurbaşkanı seçmeye kalkmamış mıydınız?), Hindistan’da sivil halka tüfekle değil topla ateş açıldığı, Afrika’da zehirli gaz kullanıldığı günlerde... O “nostaljik” sayfalarda Koloniler Bakanı Sör Winston Çörçil’in, Irak’ta İngiliz işgaline direnen “yerliler” için söylediği, “Gaz kullanımında tereddüdü anlamıyorum. Vahşi kabilelere karşı zehirli gaz kullanmaya kuvvetle taraftarım”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;*&lt;/a&gt; sözleri parlıyor. Ve sonunda başarıyla kullanıldı... Saddam Halepçe’de bundan esinlenmiş midir acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eminim Merkel, Plassnik ve Fisher bunları da kastetmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman 19 asra ve daha eskilere gideceğiz. Oralarda ip büsbütün kopuyor: “Beyaz olmayanların ruhu var mıdır? (Tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştı ya! Tanrı siyah olmadığına göre...)” “Çinliler topa tutulup afyona alıştırılmalı.” “İyi kızılderili ölü kızıl derilidir.” “İngilizce konuşmayan İrlandalılar öldürülmelidir” günlerine gidiyoruz. Engizisyonun, müslüman ve yahudileri öldürmeden önce, ruhları kurtulsun diye işkence ettiği dönemlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İber Yarımadası asırlarca müslüman egemenliğinde kaldı. O müslümanlardan bugüne kaç kişi geldi? Veya yahudilerden? Avrupalılar Kuzey Amerika’ya vardıklarında kıta boş muydu; kiralık mı yazıyordu kapıda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Milletlerin Zenginliği ve Fakirliği” kitabının yazarı, Harvard hocalarından David Landes, kesinlikle bir doğu dostu değildir. Hattâ Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesinden söz ederken hızını alamayıp “Dört asır süren kötü yönetimden sonra” gibi içinden çelişkili cümleler kurar. (Kötü yönetim nasıl dört asır sürer! Tarih veya sosyolojide böyle bir imkân var mı? Hele yönetilenlerle yönetenler dünyanın merkezinde ise...) Fakat o bile asırlar boyunca insanın insana yaptığının bir bilançosunu çıkardıktan sonra, “İtiraf etmeli ki müslümanlar bu konuda hristiyanlardan daha temiz bir sicile sahiptir” demek zorunda kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı’nın, Selçuklu’nun, Memluk’un (Mısır’da da, Hindistan’da da) asırlarca yönettiği toprakların yerli halkı şimdi Türkçe mi konuşuyor? Zorla müslüman mı yapıldı? İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor, “Acaba biz de o zamanın Avrupası’nın ‘değerleri’”ne sahip olsaydık, ne olurdu?”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;* * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eminim Bayan Merkel bunların hiç birini kastetmedi ve o da bunlardan her değer sahibi insan gibi tiksinti duyar. Ama bunlar gerçektir. Bunlar oldu. “Avrupa değerleri” sözünü eden herkesin ağzını bu gerçekleri bilerek açması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa verilen görüntü, insanlık değerlerinden uzak, dazlaklardan bir derece daha uysal, fakat geleceğin “Avrupa değerleri” için onlardan daha tehlikeli bir ön yargıdır. Sırf kendi dilinden başkasını konuşuyorlar diye, aptal ve ilkel olduğu sonucuna varıp, bir eli belinde, diğerinin işaret parmağını sallayarak mahalledeki çocukları azarlayan misyoner papazın cahil kızı imajıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin insanlık değerlerini hep birlikte arayalım, bulalım ve bunları hayatımıza hâkim kılalım. Ama bunu yaparken sadece kendimize bakmayalım. Çünkü bugünün parlak kabuğunun altında geçmişin karanlıkları da var. Hepimiz insanız. İyi tarafımızla da kötü tarafımızla da. Yoksa bu ön yargılar, bu ben merkezcilik, bizi entellektüel dazlaklığa götürür. Geçen asrın anti semitizmini iktidar aracı yapmakla şimdi antitürk ve antimüslümanlığı aynı amaç için kullanmanın farkını izah edemezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haydi, ben, Göthe ile Bethoven’den; Ştraus ile Hayek’ten başlamayı düşünüyorum. Adolf ve Lüger ile değil. Siz de Yunus ve Itri ile yola çıkın. Sonra birlikte İkbal ve Konfüçyüs’e uzanalım. Ne dersiniz?&lt;/div&gt;_________________________&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=24996604#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;*&lt;/a&gt; Sayfa: 179-181 Simons, Geoff. “Iraq: From Sumer to Sudan”. London: St. Martins Press, 1994.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/24996604-114771404483666824?l=ioksuz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ioksuz.blogspot.com/feeds/114771404483666824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=24996604&amp;postID=114771404483666824&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/114771404483666824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/24996604/posts/default/114771404483666824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ioksuz.blogspot.com/2006/05/avrupa-deerleri-tam-kopenhag.html' title=''/><author><name>İ. Öksüz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06890470670791891670</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
