Salı, Temmuz 22, 2008

Türkiye’de dincilik ve laikçilik
Veya Maraşlı İmam neyle iştigal ederdi?

“Dincilik” kelimesini, dindarlıktan ayrı, hattâ zaman zaman dine zıt bir istismar ve skolastisizm anlamında kullanıyorum.

“Laikçilik” de benzer şekilde, laiklikten ayrı ve zaman zaman laikliği ihlal eden bir başka skolastisizm...

Dindarlığı ve dini, dincilikten; bilim metodunu ve laikliği laikçilikten tenzih ederim. Tıpkı Atatürk’ü Atatürkçülük’ten tenzih ettiğim gibi.
* * *
Önce dincilikle laikçilik arasındaki kavganın sürüp gittiği oyun alanına bir bakalım. Su üstündeki mücadelede karşılıklı cehalet hemen ön plana çıkıyor. Bunun en güzel örneği, bir millî kahramanımızla, Maraşlı sütçü İmam’la ilgili.

Maraşlı sütçü İmam. Doğru ifade bu, “sütçü imam” değil. İmam Maraşlı’dır, meslek olarak sütçülüğü seçmiştir ve anne- babası ona doğduğunda, o yöremizde hâlâ sık konan İmam adını vermiştir. Tıpkı Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma v. s. gibi bir isim: İmam. Müstevliye baş kaldıran Türk milletinin aziz şehitlerinden biridir İmam.

Dinciler, “İşte, Millî Mücadele’yi bir imam başlattı... Görüyor musunuz ey laikçiler!” der.

Laikçiler de “Millî Mücadele’yi nasıl bir imamın başlattığı iddia edilebilir!” diye feveran ederler.

İfadelerdeki tarihî hatalar bir yana, dikkatinizi çekmek istediğim nokta her ikisinin de İmam’ı, imam sanmasıdır ve bu hata belki kırk yıldır düzeltilmeden günümüze gelmiştir1.
* * *
Devlet idaresinden coğrafyaya, tıptan ekonomiye kadar dünyayla ilgili problemlerin çözümünde insanlar bir birine zıt iki metottan birini seçmiştir:


  1. Skolastik metot: Bu problemleri çözmek için ihtiyacımız olan bütün bilgiler zaten bize verilmişir. Bu bilgiler ya aklımıza ezelden kodlanmıştır, yahut kutsal kitapta veya din büyüklerinin sözlerinde ve davranışlarında, veya Marks, Engels ve Lenin’in eserlerinde veya Mao’nun Kızıl Kitabında veya Atatürk’ün söylev, demeç, hal ve hareketinde gizlidir. Yapmamız gereken bu gizli bilgileri mantığımızla aşikar hale getirmektir. Aksi davranış bid’attır, revizyonizmdir, karşı devrimdir, küfürdür.

  2. Bilim metodu: Bu bilgileri ancak gayretle, olayları, eşyayı ön yargısız incelemekle elde edebiliriz. Eskilerin söyledikleri karinedir. Onları bilmeden bu yola çıkamayız, aksi her seferinde sıfırdan başlamak olurdu. Fakat o eski bilgilerin her zaman yanlışlanabileceğini akıldan çıkarmamalı, hattâ devamlı yanlışlamaya çalışmalıyız. Çözümlere ancak gözleyerek, deneyerek, eleyerek ulaşabiliriz.

Burada büyükçe bir “Dikkat!” demek isterim. Bu iki yol problem çözmek için seçilen metotların tanımlamasıdır.

Metotların, yani aletlerin.

Burada oyumu tereddütsüz “2” numaraya, yani bilim metoduna veriyorum. Fakat bilim, hangi problemi, kimin için çözeceğimizi belirlemez. Yani değerlerimizle ilgisi yoktur, değerlerimizin kaynağı değildir. Şerif Mardin Hoca’nın ifadesiyle, “iyi, doğru ve güzel”i bilim tayin etmez. İyi doğru ve güzeli biz başka kaynaklardan elde eder, fakat bu elde edişten sonra, ona ulaşmak için mutlaka ve mutlaka bilim metodunu kullanırız.

Değerlerimizin kaynağı kültürümüz, tarih şuurumuz, dindarsanız dinimiz, ve nihayet, ister dindar olun ister olmayın, insanî değerlerimizdir. İslâm medeniyetinin yükseliş çağlarında hâkim zihniyet de budur. Metotta (2)’den (1)’e geçiş, İslâm medeniyetinin çöküşünü işaretler. Avrupa’da da (1)’den (2)’ye geçiş, Avrupa Orta Çağı’nın sonunun ve Batı’nın yükselişinin başlangıcıdır.

Eğer bir “dinci” tehlike varsa, ki gerek yakın dünya tarihi, gerekse Türkiye’de olup bitenler böyle bir açık ve yakın tehlikenin varlığını gösteriyor, doğru savunma (1) ve (2) tarzlarını tartışmaktır. Skolastisizm ile bilimi tartışmaktır. O zaman layikliğin de, Müslümanlığın da, Atatürk’ün de bilim metodundan yana olduğu görülecektir.

* * *
Şimdi dinin üç cephesine dönelim: Millî kültürün bileşeni olarak din; kişinin aşkın inançlarının ve dünyaya bakışının kaynağı olarak din; ve nihayet ekonomi yönetiminden devlet idaresine, nasıl harb edileceğinden hastalıkların nasıl tedavi edileceğine kadar kaynak olduğu iddia edilen sözde din.

Laiklik ve sekülerizm, sadece bu üçüncüyü tashih için, skolastik hatayı engellemek için ortaya çıkmıştır. Yoksa laikliğin millî kültürün din bileşenine veya kişilerin inançlarına yönelmesi söz konusu olmamalıdır. Olamaz.

Gel gör ki skolastik yaklaşım toptancıdır. Totaliterdir. İster komünist ister siyasî ümmetçi olsun, insanların bütün faaliyetlerini ve düşüncelerini kontrol altına almak ister. Bu tahakkümü sağlamak için de— ister parti deyin ister kilise—kontrol etme saplantısında yandaşlarından bir polis denetimi ve zorlama mekanizması kurmaya kalkar. Çünkü o, mutlak doğruyu bulmuştur. Onun doğrusunun münakaşası yapılamaz. Tartışan veya şüphe eden kâfirdir. Altın çağdaki büyük adamların düşünceleri ve o düşüncelerin yorumlarının, şerhlerinin üstüne bir yenilik getirmek küfürdür. “Bid’at”tır. İslamiyet’e skolastik karanlığı çökmeden “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası”, “Dünküler dünde kaldı cancağazım/ Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım”anlayışı, çöküş devrinde yerini, yenilik = bid’at = küfür anlayışına bıraktı. İkbal ve Akif’in, “asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” feryadı da bu anlayışı değiştiremedi.

Dünyayı aydınlatan İslam medeniyetinin, Avrupa’yı aydınlattıktan sonra onun karanlığını âdetâ devralması, mutlaka iyi anlaşılmalı, incelenmelidir.

* * *
Gerçek şu ki, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçilirken skolastik düşünce tarzı bizim insanlarımızın kafalarında da büyük çapta hâkimiyetini sürdürüyordu. Gerçi biz, İslâmiyet içinde ve onun da ötesinde bütün Asya’da bağımsızlığını koruyabilmiş, emperyalizme vücudunun büyük parçalarını kaptırmakla birlikte hayatiyetini muhafaza edebilmiş tek devlettik. Bu enerji, bu millî canlılık 20. asrın, başı dik, hür Türkiye’sini yarattı. Fakat 29 Ekim’i 30 Ekim’e bağlayan gece ülkedeki bütün skolastik kafalar birkaç saat içinde birden bire sağlıklı düşünmeye başlamadı.

Devlet idaresi ve dünya işlerinde bütün kadrolarımız, yanılmaz otoriteyi taklit ve şerh yerine özgün düşünceye, tarafsız gözlem ve tecrübeye geçmedi. Devletin ilkelerinde millîye ve bilime yönelişten hoşlanmayanlar yer altında eski skolastik yollarına devam ettiler. Fakat asıl çelişki, yenileşme hareketinin içindeki skolastik unsurlardır. Onlar, orjinal düşünce, bilim metodu yerine eski alışkanlıkları aynen sürdürdüler. Skolastiğin temeli taklit, şerh ve otokrasidir. Onlar, sadece taklit ve şerhin kaynağını değiştirdiler. Duvarlardan hadis ve hilyeleri indirip yerine vecize ve fotoğraf astılar. Mevzu hadislere paralel mevzu vecizeler bile uyduruldu. Taklit edilecek kaynak olarak da Avrupa’yı seçtiler.

Atatürk ile Atatürkçüler arasında hep şu diyaloğu hayal etmişimdir:

Atatürk: En hakikî mürşid ilimdir, fendir.

Atatürkçü: Estafurullah efendim. Siz varken ilmin, fennin lafı mı olur?

Dinciler ve laikçiler, bir birinin anti tezi deği, birbirinin simetriğidir.

* * *
Bu kör döğüşünde hem din hem de laiklik kayıptadır. Her iki kayıp da millî kaybımızdır. Türkiye’nin kaybıdır.

Laikçilik dincilikle mücadele ediyorum diye millî kültürdeki din bileşenine, kişinin inançlarına da cephe alıyor. Avrupa’da futbolcular takım halinde haç çıkarırkeni laiklik tehlikeye düşmemekte fakat Hakan Şükür’ün “kutlu doğum haftasında galip gelelim” dileği veya birisinin Cuma namazına gitmesi, bir cenazede ellerin açılarak dua edilmesi laikliği tehlikeye atmaktadır!. Cumhuriyet bayramında Kızılay meydanında Viyana valsi ise laiktir!

Bu kadar geniş bir cepheye yapılan saldırının başarıyla sonuçlanması mümkün değildir ve bu vahim hatalar, milet devletini yok etmeğe yönelen dinci tehdidin kâr hanesine yazılır. Daha önce de yazdığım gibi laikçiliğin verdiği mesaj, “Ben bu milleti çok seviyorum ama tarihi, kültürü, dili ve dini değiştirilmeli”dir ki dünya üzerinde hiç bir millet buna evet diyemez.

Dinci cephe, din adına millî devleti hedef almaktadır. Bazı Batılı merkezlerle birlikte hedef seçilen “Kemalizm” düpe düz Türk Milliyetçiliği’dir ve Türk Milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı temeldir. Dinci cephenin Atatürk karşıtlığı aslında Türk karşıtlığıdır; devletimizin meşruiyet kaynağına, kuruluş felsefesine karşıtlıktır. Fakat laikçi tarafın ilkel, toptancı, gözü kara hareketleri bu tehdidi maskelemektedir. Laikçilik savunuluyor diye Türk milletinin kültüründeki din bileşenine, insanların aşkın inançlarına saldırmak, mağlubiyete mahkûm olmaktır. Bunu ne Stalin ne Mao başarabildi. Ders alınırsa tarih tekerrür etmez.

Türk millet devletine yönelen tehdide karşı halkın uyandırılması isteniyorsa millî değerlere dayanmak zorundayız. Daha önceki milliyet düşmanlarının asıl yenilgisi, Türk devletinin başbakanının Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin “yardımcısı” olması ile başladı. Türk milleti dinine bağlıdır. Fakat milliyetine de sonuna kadar bağlıdır. Bu iki bağ, zaafımız değil, gücümüzdür. Ulusalcılar, “milliyet” utangaçlıklarını bir yana bırakıp, dünya görüşlerini başka milletlere aleyhtar olmak yerine Türk milletini sevmeye dayandırmak zorundadırlar.

Kör döğüşü toplumun bir kısmını millet sevgisinden uzaklaştırırken, bir kısmını da Müslümanlık’tan uzaklaştırıyor. Sofu imamın dinden çıkarması misali... Burada bilhassa İlahiyat Fakülteleri ve kardeş dallardaki akademisyenlerimize ve gönül adamlarına sorumluluk düşer. İslamiyet’in hakkıyla değerlendirilebileceği ortam, belki de bunun yapılabileceği tek ortam Türkiye’dir. Sulandırılmış İslâmiyet’ten, ılımlı Müslümanlık’tan değil, Müslümanlığın “ana temaları”nın, insanlara sunduğu hürriyetin, yaşama sevincinin, iç huzurunun ve yaratıclığın yeniden doğuşundan bahsediyorum. Yalnız dindarlara, yalnız müslümanlara değil fakat diğer dinlerin mensuplarına, hatta dinsizlere de ışınlarını gönderecek bir aydınlanma cehdinden bahsediyorum. Tıpkı Yunuslar’ın Mevlanlar’ın çağındaki gibi. Endülüs’ün parlak dönemindeki gibi. Fakat ne yazık ki, bu bilim ve gönül adamları, bir taraftan dincilerin, diğer taraftan laikçilerin tasalludu karşısında, pek azı hariç, sessiz kalmakta veya kaçamak, politik cümleciklerle yetinmektedirler.

Sunulan yeniden inşa fırsatına sırt çevirmek kolay affedilmeyecektir.
__________________________________________
[1] Rahmetli Galip Erdem ağabeyimin kulaklarını çınlatmak isterim. Sütçü İmam ne zaman buradaki gibi istimar edilse acı acı gülerek gerçeği o anda etrafında bulunanlara anlatırdı.

Pazar, Temmuz 06, 2008

Dinin üç cephesi

Yurt dışında öğrenciliğim sırasında Yahudi üstünlüğünü savunan, her gün bu üstünlüğü ispat için bir örnek bulup anlatan bir arkadaşım vardı. Yanlış hatırlamıyorsam adı Gelb’di... Teorik Kimya’cıydı ve üstünlük iddialarının merkezinde teorik fizik ve kimya vardı tabiatıyla. Eh bu alanlarda da Gelb’e misal olacak bol malzeme bulmak mümkündü. Gelb’in üstünlük inancı Hristiyan, Müslüman ve diğer Yahudi öğrenciler tarafından biraz alayla karşılanırdı. Kendisi de kendisiyle alay ettiği için son analizde eğlenceli bir lâtife sürüp giderdi.

Bir gün ben de Gelb’le biraz didişeyim istedim ve “bana bak” dedim, “Yahudi aşağı, Yahudi yukarı ama bulduğunda domuz etini de götürüyorsun. Şabbat, havra falan da hak getire. Bu ne perhiz bu ne lâhana turşusu?” (Tam böyle söylememişimdir her halde!)

Gelb’in cevabı, her zamanki şakacılığından uzaktı ve bir içe bakışı yansıtıyordu: “Ben”, dedi “dinen pek Yahudi değilim. Ben kültür olarak Yahudiyim.”

Kültürün bir parçası olarak din, inanç olarak din ve – iddiaya göre– devlet tarzı ve hukukun kaynağı olarak din...

Ülkemizde laiklik- dincilik tartışmalarının zirveye tırmandığı günümüzde taraflar dünyayı pek basit görüyor. Dindarlık arttıkça laiklik gerilemekte, veya laiklik yerleştikçe din mevzi kaybetmekte... Gerçekten böyle mi? Laik devlet vatandaşlarına, “çok dindarlık iyi değil, daha az dindar olun” tavsiyesinde mi bulunmalı?

Dinin kaç cephesi var acaba?

Millî kültürün unsuru olarak din

Gelb tek örnek değil. İlber Ortaylı, üç nesildir vaftiz olmamış, fakat Hristiyan kültürünün tam da ortasında yer alan insanların arttığını yazıyor[1]. Kötü şöhretli siyaset bilimcisi Huntington’ın “medeniyetler” tasnifine bir göz atın: 1) Protestan-Katolik, 2) Ortodoks, 3) Müslüman... diye gider. Buna “dinler” tasnifi demiyor; medeniyetler, yani Anglo-Sakson sosyoloji anlayışına göre kültürler tasnifi diyor.

Din, hiç şüphesiz, kültürün önemli bileşenlerinden biridir. Onu dil ve tarih şuurundan hemen sonraya yerleştirebiliriz. Bugün Türk halkında genel olarak kültürün gerilediği doğrudur ama bu gerilemiş kültürde bile dinin musikiyi, mimariyi, dili, genel tavır ve hareketimizi ne kadar etkilediğini görebiliriz. Cami kubbeleri hâlâ çoktan bire doğru yükselir... Klasik musikimizin önemli, belki de en önemli bölümü tekke ve bilhassa Mevlevî bestekârların ürünüdür. Klasik edebiyatımız da öyle. Bugün bile turist ağırlamağa kalktığımızda ilk aklımıza gelen, döner kebaptan hemen sonra, “dönen dervişler”dir. Biraz daha derinleşirsek Yunus’u, Hacı Bektaş’ı, Hacı Bayram’ı masaya getiririz.

Askerlemizi hâlâ “Allah Allah!” diye taarruza kalkar. (Piyade nizamnamesinde böyle yazılıdır.)

Belki bilerek belki bilmeyerek, her “hayırlı işler” dilediğimizde, her “maşallah” ve “inaşallah”ımızda, minimalist de olsa dinimiz vardır.

Bugün, bu “bilerek ve bilmeyerek”in “bilmeyerek” bileşeni baskındır. Fakat bu şuur kaybı yeni değildir. Yahya Kemal, geçen asrın başındaki sanatımızı, “naaş” (ceset) olarak nitelendirir: “Bu naaş yeni edebiyat devrinden evvel bir vücuttu, o vücudun bir ruhu vardı, o ruh bütün bir cemiyetti. İki şair bu cemiyetin ruhunu biri saraylarda inşadla, biri kahve köşelerinde sazla tekrar o cemiyete terennüm ediyordu... Söyleyenlerle dinleyenler bir nevidendiler. Şair bütün öteki sanatlara bağlıydı. Divanını yazıp bitirdikten sonra hattata veriyordu, hattat o divandan ta'lîk hattın son kıvraklığıyle bir sanat eseri daha yaratıryordu, mücellid deriden, sahtiyandan temasın bir hazzına daha misal gösteriyordu, müzehhib, gözleri arapkârî çizginin oyunlarıyle, zevkiyle bir daha kamaştırıyordu. Şairin divanındaki şarkıları bestekâr birer makamdan besteliyor, Boğaziçi yalılarını, Rumeli ve Anadolu’nun konaklarını neş'eden, hüzünden mestediyordu; gazellerini hanende Kâğıthane'nin ve Osmanlı ülkesinin Budin'den Mısır'a kadar, semasına yükseltiyordu; naatlerini naathan mevlidlerde okurken, bütün bir ümmet zevkinden: "Allah!" ve "Yâ Muhammed!" nidasıyle kubbeleri inletiyordu. Şaire, mima, camilerinin, mescidlerinin, saraylarının, hanlarının, medreselerinin, çeşmelerinin, şadırvanlarının cephelerinde bir yer ayırıyordu. Taşçı kitabe taşını kesiyor, hattat kitabeyi yazıyor, hakkâk oyuyordu...."[2]. İlber Ortaylı, sanatın ötesinde, dünya görüşü ve felsefesiyle “Müslüman adam” tipini inceliyor ve bu “tip”in İslamiyet dünyasının tümünde daha eskilerde, Ortaçağ’dan sonra zayıfladığı ve nihayet çözüldüğü değerlendirmesini yapıyor. Buna karşılık ateistinden komünistine kadar “Hristiyan adam”, “Yahudi adam” tipleri yaşamağa devam etmektedir.

Yine pek farkında olmadığımız bir gerçek, son asırlarda, kültürdeki müslümanlık adına ne varsa hemen tamamının veya en önemli bölümünün bize ait olduğudur. Bizde dinciler de, kategorik olarak dine muhalefet edenler de bunun farkında değildir. Duymağa alıştığımız ezanlar bize aittir. Itrî’nin bestesidir. Taklitleri çoktur ama mevlid bize aittir. Kandiller bize aittir ve o hiç hoşlanmadığımız tarikatler büyük çapta bize aittir. Bu saydıklarımın hemen tamamı, İran ve Suudî Arabistan gibi ülkelerde yasaktır.

Dinin kültüre bu güçlü etkisi sürerken ortaya çıkan şaşırtıcı bir özellik de bu etkinin katiyen dindarlarla, hattâ o dinin mensuplarıyla sınırlanmamasıdır. Gelb’i tanıdığım yıllarda, aynı ülkede, beni “Akşam şerifleri hayırlar olsun efendim” diye karşılayan Rum tütüncü de aynı kültür çemberinden sesleniyordu. Ortaylı’nın belirttiği gibi, dindarından, ateistinden komünistine kadar bütün bir Hristiyan alemi bilerek veya bilmeyerek— ama çoğunlukla bilerek— Hristiyan kültür çemberinde yaşadığı gibi, bizim insanımız, hattâ diaspora Rum ve Ermenimiz de bilerek veya bilmeyerek—maalesef çoğunlukla bilmeyerek— Müslüman kültür çemberinde, daha doğrusu Osmanlı-Türk kültür çemberindedir.

Millî kültürün bileşeni yönüyle dinin, hele bu kadar inançlar veya inançsızlıklar üstü iken, laik, demokratik millî devleti tehdit edebileceği düşünülemez. Tam tersine, bu dayanağı zayıflayan millî yapı dış kültür taarruzlarına karşı savunmasız hale gelir.

Kişi ve din

Yaratan, yaratılan, ölümden sonrası... Yalnız mıyız? Bizi bir koruyan, gözleyen var mı?

Yasaklasanız da mecbur tutsanız da insanlar bu soruları sorarlar. Şöyle veya böyle cevaplar verirler. Anlaşılıyor ki insan ortaya çıkalı beri bu böyledir.

Yine anlaşılıyor ki bu sorulara en kapsamlı cevaplar dinden gelmektedir. Kapsamlı oldukları muhakkak da, doğru cevaplar mı? İşte burada inanmak veya inanmamak devreye giriyor. Bu tek tek insanları ilgilendirir. Devletleri değil. Ferdin inancını terk etmesi için müdahale eden devletler de oldu. Fakat bunlar, kendileri, komünizm gibi başka bir dinin hâkimiyetindeki devletlerdi. Onların hedefi insanları dinden vazgeçirmek gibi görünse de aslında, bir din yerine bir başkasını ikame etmeğe çalışıyorlardı.

Tarih boyunca dine ve Tanrı veya Tanrılara inananların bütün toplumlarda hep çoğunlukta olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1969 yılında, mihmandarımız Polonyalı genç kıza, ülkenin dini yapısını sorduğumda aldığım cevap hoştu: “Resmen ‘ateist’iz ama çoğunluk Katoliktir.” Şimdi Rusya’da da resmî merasimleri kara cüppeli, uzun sakallı Ortodoks papazlar takdis ettiğine göre resmî ile gayrı-resmî artık aynıdır.

Fertlerin dinlerine bağlı olmasının devlete ve millete getirdiği bir yük yoktur. Tersine, istikrar ve güvenlik için din, artı puandır.

Milletin zor günlerinde dinî inancın desteği açıktır. Çanakkale’den Millî Mücadele’ye yakın tarihimiz bunun kanıtıdır. Barış zamanında da Tanrı ile diyaloğunu her an sürdüren, bütün dinlerin temelini oluşturan ahlâk, vicdan, dürüstlük ve dürüstlüğün toplumda hâkim kıldığı güvenin kalkınmanın da etkili bir bileşeni olduğuna dair sosyolojik delillere sahibiz.[3]

Buna karşılık son asır gösteriyor ki, devletin tek tek insanların dinine müdahale ettiği noktada ciddî problemler çıkmakta ve sonunda devlet savaşı kaybetmektedir. Polonya’daki “resmen ateist” düzenin yıkılmasında Polonya asıllı Papa John-Paul’ün varlığı bile dengeyi, düzene baş kaldıran “Dayanışma” sendikası lehine değiştiren ağırlıktı.

Demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde fertlerin dinî inançları veya inançsızlıkları da devleti tehdit eden veya devletin yönlendireceği bir husus olmamalıdır.

Devlet ve din

  1. Müslüman devletler, şeriat denilen, belli, yazılı tek tip bir hukukla yönetilir. Başlangıçtan bu güne müslüman ülkelerde devlet bu esasa göre yapılanıp yönetilmiştir.

  2. Osmanlı da bu hukukla yönetilen teokratik bir devletti.

  3. Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı ve yasaları şeriata ve İslâmiyet’e aykırıdır.

  4. Avrupa’da dinin karanlığı, daha az dindar, hattâ laik olan Protestan hareketle yıkılmıştır. Dinde reform yapılmıştır.

  5. Batı laikliği iyice sindirmiştir ve bu yüzden orada dinin devlete etki yapması tehlikesi kalmamıştır.


Bu maddeler, maalesef Türkiye’de kamu oyuna hâkim yanlışlıkların kısmî listesidir. Belki “yanlışlık” yerine “baş aşağılıkların” demek daha doğrudur. Çünkü bu hükümlerin her birinin hemen hemen tam zıddı doğrudur:

  1. Şeriat, İslâm hukuk usulüdür ve temelde Roma Hukuku’na dayanır. İslâm Hukuku da tarih içinde Avrupa Hukuku’nu etkilemiştir. Hristiyanlık siyasî iktidardan uzak, hattâ siyasî iktidarın (Roma’nın) yasakladığı bir akımdı. Bu yüzden “Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” demek zorundaydı. Fakat iki gelişme ve Avrupa’nın siyasî yapısı din- devlet ilişkisini tersine çevirdi. Önce Roma Hristiyan oldu. Hristiyanlık devlet dini haline geldi. Sonra merkezî devlet çözüldü. Merkez, Konstantin’le İstanbul’a taşındı. Batı Avrupa’da beş yüz civarında atomik siyasî merkez ve Roma’daki Papa kaldı. Bu güç dengesi içinde dinî otorite öne çıktı; krallara taç giydirir, sınırlara müdahale eder, ağırlığını koyduğunda ses getirir bir konuma geldi. Adeta, Avrupa denilen un-ufak konfederasyonun yeni, fakat bu sefer dinî Roma’sı rolünü oynadı. Din devletçikleri doğrudan yönetmese de, son derece etkiliydi ve gerçekte olmasa da söylemde meşruiyetin kaynağıydı.

    İslâm, doğduğu günden itibaren siyasî iktidarın da sahibiydi ve her zaman devlet, dinin yapılanması ve teşkilâtlanması üzerinde son sözü söyledi. İslâmiyet’te bırakın dinin devleti yönetmesini, her zaman devlet dini yönetmiştir.

    Fazlul Rahman, sık sık, “Kuran bir hukuk kitabı değildir.” hükmünü tekrarlar. Bu Kuran’ın eksik bir hukuk kitabı olduğu anlamında değildir. Kuran, hiç bir zaman bir hukuk kitabı olmak iddiasında değildir. Tıpkı bir tabiat bilimleri kitabı olmak iddiasında olmadığı gibi. Tabiatı keşfetme de, hukukunu kurup düzenleme de insanın görev ve sorumluluğundadır. Çünkü ona akıl verilmiştir. Bunları insan, hak, adalet, vicdan ve insanî değerlere göre kendisi kuracaktır.

    Her bir İslâm ülkesinin hukuku ve hukuk uygulaması günün şartlarına göre farklıdır. Unutmayalım ki, bir İslâm iktidarını bir diğeri devirirken her ikisi de “şeriata” göre hareket etmekteydi. Biz Uzun Hasan’ın, Mısır Memluklerinin (resmi adıyla Türkiye Devleti’nin) üzerine fetva alarak yürüdük. Onlar da gayet şerî fetvalarla bizimle harb etti.

    Şerif Hüseyin ve İbn Suud, şeriat icabı bize saldırdı. Biz, hem de Halife ve Şeyhülislâm’ın direktifiyle ve şeriat icabı onlara direndik. Ve İngilizler kazandı...

    Bugün modern dünya hukuku ile “İslam hukuku” arasındaki en çarpıcı farklılıklar diye gösterilen, “recm” (zina yapan kadının taşlanarak öldürülmesi- İran’dan sık sık bunun haberleri geliyor), “çok eşlilik” gerçeği ortaya çıkarmak için acı misallerdir. Recm, Kuran’da yoktur; Ahd-i Atik’te vardır. Kitabı Mukaddes’i kabullenen dünya recmi yasaklamışken “İslam Hukuku” bunu nasıl devam ettirebilir? Bir erkeğin evlenebileceği kadın sayısını sınırlandıran ve tek eşliliği kuvvetle tavsiye eden tek din İslâmiyet’tir. İslâmiyet’in geldiği çağda, Hristiyan ve Yahudilerde sınırsız çok eşlilik vardı. Şimdi nasıl oluyor da çok eşlilik İslâm Hukuku’nun ayırd edici özelliği oluyor?

    Özetle, İslâm Hukuku ile Batı Hukuku’nu değil de İslam ülkelerinin şu andaki hukuku ile Batı ülkelerinin şu andaki hukukunu karşılaştırılırsa[4], birincide asırlar boyu donmuş, toplumun ve çağın gereklerine uyum sağlayamamış bir “hukuksuzluk” görüyoruz. Farklı bir “hukuk anlayışı” değil. İsterseniz buna, “içtihat kapısının kapanması” deyiniz.

  2. Osmanlı Devleti de hiç bir zaman “teokratik” bir devlet değildir. Zaten devlette “kanun”, dünyevi hukukun ismi olarak kullanılmıştır. “Milletler”in, yani dinî cemaatlerin farklı hukukları vardır ve bu hukuk ancak sulh mahkemeleri düzeyinde cemaatlerin “şeriatlerini” yansıtır. Padişahların adıyla anılan kanunnameleri hatıra getiriniz. Ancak Osmanlı uygulamalarında, İmparatorluğun yapısı gereği İslâmiyet’i vurgular. Değer olarak ona atıfta bulunur.

  3. Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı ve kanunları İslamiyet’e zıt değildir. Tarih boyunca çeşitli müslüman devletlerin hukuku ve devlet yapısı bir birinden nasıl farklı idiyse, Türkiye Cumhuriyeti’in yapısı ve hukuku da onlardan farklıdır. Tarihte bir birinden çok farklı yapı ve kanun sistemleriyle yönetilen müslüman devletlerde bu farklılığın izahı “ulul emr”, siyasî otoritenin birincilliği, siyasî otoriteye itaat ilkesiyle kabul edilir. Meselâ tek eşliliği öngören Medenî Kanun İslamiyet’e aykırı değildir. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi İslâmiyet, çok eşliliği sınırlar ve tek eşliliği kuvvetle tavsiye eder. Buna karşılık “ulul emr”, tek eşliliği emrettiğinde ve ulul emr’e itaat farz olduğuna göre, buna muhalefet nasıl İslâmiyet’le bağdaştırılabilir?

  4. Protestanlık dine karşı değil, din için yapılan bir harekettir. Laik değildir. Daha “teokratik” bir devlet düzeni arzusuyla, Papalığın dine hakkıyla uymadığı gerekçesiyle başlatılmış, Katoliklikten daha muhafazakâr bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Reform dinde değil, kilise teşkilatında yapılmıştır. Daha doğrusu, Papalığın Avrupa’daki siyasî hâkimiyetine son vermek için yapılmıştır. Papalığın siyasî ümmetçiliği yerine daha dindar, fakat daha millî devlet yapılarının kapısını açmıştır.
  5. Batı’da din ve devlet, birbirine bizdekinden daha yakındır. Meselâ İngiltere, Norveç, İsviçre, İslanda ve Yunanistan devletlerinin resmî dini vardır. Özellikle son on yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde dinî söylem son derece güçlü hâle gelmiştir. Bundan, Batılı siyaset bilimcileri rahatsızdır.[5] Bu yazı yazılırken ABD Başkanlığını yürüten G. W. Bush’tan iki misal: Başkan’ın 2003 yılı “Birliğin Durumu” konuşmasında 22 dinî atıf yapılmıştır.[6] 2008’de İsrail parlementosu Knesset’te Bush’un yaptığı konuşma, İsrailliler’i bile şaşırtmıştı: “Sonra olanlar (İsrail’in bağımsızlık ilânından sonra olanlar) yeni bir ülkenin kurulmasından öteydi. İbrahim, Musa ve Davud’a verilen çok eski bir sözün yerine getirilmesiydi. Eretz Yisrael’in seçilmiş halkına bir vatan... Hükümetlerimiz arasındaki ittifak kırılmaz bir bağdır; fakat dostluğumuzun kaynağı, her hangi bir antlaşmadan daha derinlere uzanır. Halklarımızın ortak ruhuna, Kitab’ın bağına, ruhun bağlantılarına gider.”[7]

Türkiye

Millî kültürün bir parçası olarak din, fertlerin aşkın inançlarının kaynağı olarak din ve devlet siyasetinde din... Bu üç ayrı cephenin farkında olmadan ve sonuncusundaki gerçek dışı, hattâ gerçeği ters yüz eden iddiaları değerlendirmeden tek boyut üzerinde düşünürseniz doğruyu yakalamak imkânsız hâle gelir. Bir uçta sözde din, din adına Türk milletinin ve onun millî devletinin temellerine saldırı; diğer uçta “bu milleti çok seviyoruz da dini problem oluyor” diyen ve yenilgiye mahkûm bir sözde laiklik.

Bu konuda galiba daha çok yazmak gerekiyor.

_____________________________

[1] İlber Ortaylı, “Avrupa ve Biz”, İş Bankası Yayınları, İstanbul (2008), s. 220 Benim Gelb olayı da aynı kitapta daha sağlam anlatılıyor: “Bugün Siyonist Yahudi hiçbir şekilde Yahudiliğin kurallarını yerine getirerek yaşamaz ama Yahudidir. Adam kurallara uymaz ama yabancılara karşı uyar görünür (bu riya değildir, kimliğini sergiler) ve uyulması için talepte bulunulduğunda saygı gösterilmesini ister...Bir Yahudinin kimliği vardır. Şeriatının emrine uymasa, inan­masa da ulusal kimliğini ortaya koyar. Bir İsrailli memuru, hiç bir büyükelçi Şabat akşamı yemeğe çağıramaz, gelmez çünkü."
[2] Yahya Kemal, “Edebiyat’a Dair”de “Sade Bir Görüş”, s.51-52, İstanbul Fetih Cemiyeti, 3. Baskı, İstanbul (1990).
[3] Max Weber’in “Protestan Etiği ve Kapilatizmin Ruhu” akla ilk gelen örnektir. Francis Fukuyama’nın “Güven” kitabı daha yeni bir örnek: Francis Fukuyama, “Güven- Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması”, Türkiye İş Bankası Yayınlar, İstanbul (2000). Ülkemizde iddia olunduğuna göre dindarlığın artmasıyla anketlerin gösterdiği, toplumdaki güvenin azalması, üzerinde düşünülmesi gereken ters bir olgudur. Bu, Türkiye’deki dindarlaşmanın farklı bir dindarlaşma olduğuna işaret eder gibi...
[4] Uygulanmayan, örneği bulunmayan fakat kafalarda var olan bir “hukuk”un ne demek olduğu izaha muhtaçtır. “Ormanda bir ağaç düşer, fakat bunu duyacak kimse olmazsa, ses çıkmış mıdır?” gibi bir problem.
[5] Meselâ, Kevin Phillips, “American Theocracy: The Peril and Politics of Radical Religion, Oil, and Borrowed Money in the 21stCentury” Viking Adult (2006)
[6] John Ralston Saul, “The Collapse of Globalism: and the Reinvention of the World”, The Overlook Press, Woodstock & New York (2005), sayfa 256.
[7] Prepared Text of Bush's Knesset Speech, May 15, 2008 4:04 a.m As Prepared for Delivery: Remarks by the President to Members of the Knesset, The White House, Office of the Press Secretary (Kudüs).

Pazartesi, Mayıs 19, 2008

Niçin geri kaldınız?: Piyasa


Tanrı devlete, yapmaması gerekenlerden geri durması için ihtiyacı olan nefs hâkimiyetini, yapması gerekenleri hızı ve etkin şekilde yapabilme gücünü ve birini diğerinden ayıra edecek aklı ihsan etsin.[1]


Bir malı, veya bir hizmeti kim üretmeli?

Ne kadar üretmeli?

Kaça satmalı?

Bunlar ekonominin temel sorularıdır. Son yıllarda, “bir derste ekonomi”, “bir sayfada ekonomi” anlatmak moda haline gelmişken Milton Friedman’dan, “bir kelimede ekonomi” talep edilmiş. Friedman önce, “piyasa” demiş. Fakat arkadan değiştirme ihtiyacı duymuş: “fiyat”.

İnsanlar, teorik tartışmalardan haberli veya habersiz, bu sorunun cevabını davranışlarıyla verdiler: Piyasa!


* * *

Siyasî otoritenin fikri genellikle farklıydı. Bizim loncalardan, İngiltere’de artık sadece işletmenin eskiliğini vurgulamak için kullanılan “majestelerinin tayini ile viski üreticisi”, “majestelerinin tayini ile salça üreticisi” unvanlarına kadar her üretimin “ruhsat”a bağlanması gayet makul görünüyordu. Fiyatlar da devletin koyacağı “narh” ile belirlenmeliydi.

Aksi keşmekeş değil miydi?

Bu düşünceler kulağa geldiği kadar arkaik değildir. Hemen bütün komünist sistemlerde ve birçok komünist olmayan devlette yirminci asrın sonuna kadar bu anlayış devam etti.

Ülke ekonomisinin geleceğini, yani gelecekte nelerin ne kadar üretileceğini de devlet planlayacaktı. Eğer üretim bütünüyle devlet tarafından yapılacaksa—ki her halde en pratiği budur— mesele yoktu. Devlet kendi planını kendi icra edecekti. Üretim devlet dışında birimler tarafından da yürütülüyorsa, onların devletin gelecek hakkındaki kehanetlerine göre vaziyet almaları iyi olurdu ve gerekliydi.

Bunlar son derece “mantıklı” tutumlardır. Mantığa ne kadar uygunsalar, o derecede de gerçeğe ve dolayısıyla bilime aykırıdırlar. Defalarca belirttiğim gibi, bilimin baş düşmanı akıl dışılık veya mantıksızlık değildir. Bilimin asıl düşmanı, gözlem ve gerçeğe önem vermeyen mantıktır.

Binlerce yıldır fiyatı ve neyin ne kadar üretileceğini arz ve talep tayin etmektedir. Bir mala veya hizmete ihtiyaç varsa ve kanunlar yeterli üretime engelse, kaçakçılık ve yasa dışı üretim artmaktadır. Bir mal veya hizmetin fiyatı narhla, arz talep dengesinin gösterdiği noktanın altında tespit edilirse o mal ortadan kaybolmakta ve karaborsaya düşmektedir. Bir mal veya hizmetin fiyatı piyasanın gerektirdiğinin üstünde tutulmaya çalışılıyorsa kayıt dışılık patlamaktadır. Maktu avukat ücretleri, asgari ücret, Tabip Odası Asgari Ücret Tarifesi bunun ülkemizdeki örnekleridir. Sanıldığının aksine, devlet genellikle fiyatları düşürmek yönünde değil, politik güç veya oy sahibi grupların çıkarları için fiyatları yükseltmek yönünde de narh koymaya çalışır.

Ekonomiye hâkim devlet fikrinin Türkiye’deki son örneği, bizim 2008 tarihini taşıyan Özel Hastaneler mevzuatıdır. Bu yeni kanunumuzla nerede hastane açılacağı, hangi cihazların alınacağı, kaç doktor ve hemşire istihdam edileceği, bu kadrolara kimlerin tayin edileceği Sağlık Bakanlığımızca belirlenecektir. Sayın Bakanlık bu kararları almadan önce Çin Halk Cumhuriyeti yönetimine bir danışsa iyi ederdi. Böyle politikaların çalışmadığını onlar bizimkilere söylerdi.


* * *

Üretimin ve fiyatın devlet kontrolünde olmaması gerektiği anlayışı ilk kez ve sadece o feodal Avrupa’nın otorite yokluğu sırasında doğdu. Çünkü ilk kez orada, bir tarihî kaza sonucu, devlet otoritesinde buna izin verecek boşluk ortaya çıktı. Bir kere yararı görülünce, millî devletler ve imparatorluklar devrinde de sürdürüldü. Dünyanın geri kalanında, hemen her yerde devletçiliğin hâkimiyeti devam etti. Japonya, Tayvan, Hong Kong, Singapur ve Güney Kore hâriç Asya’nın tamamında, Avrupa’nın doğusunda ve Kuzey Amerika hâriç Amerikalarda... Afrika’nın tamamında.

Dikkat edilirse, bu küçük dünya turu, asıl istisnayı teşkil eden gelişmiş ülkelerle, “niçin geri kaldınız?” sorusunun muhatabı çoğunluğu da birbirinden ayırmaktadır.

İngiliz emperyalizminin baskısı altında kalan Japonya ve Hindistan’ın çok farklı kalkınmışlık seviyelerine sahip olmaları da tarihin bir cilvesiyle açıklanabilir: İngilizler Japonya ile temasa geçtiklerinde İngiltere’de Liberal Parti iktidardaydı. Hindistan’a etkileri azamiye çıktığında ise İşçi Partisi. Japonya, İngiltere’nin gücünü liberal söylemde, Hindistan sol söylemde gördü... 19. asrın ikinci, 20. asrın ilk yarısına ait bu iki zıt gözlem, asrın ikinci yarısında birbirine zıt iki ekonomi düzenini ve kalkınma seviyesini belirledi.


* * *

Tabiat alanında, kökü eski Yunan’a dayanan feylesofların mantıklı fakat yanlış hükümlerine karşı bilim devrimi on altıncı asırda başlar. Ekonomide uyanış tabiat bilimlerinden üç asır daha geç ortaya çıktı. Tayin ve narhların dışında hâkim bir gücün bunlar yokmuş gibi hükmünü icra ettiği ilk kez Adam Smith tarafından gözlendi. Adam Smith’in ifadesiyle tek tek insanların kendi çıkarları için verdikleri milyonlarca karar, sonuçta üretim ve ticareti topluma azami faydayı sağlayacak noktada dengeliyordu. Bu mekanizmaya müdahale edilmemeliydi. Sonuçta bize en iyiyi sunan bir “gizli el” vardı.

Adam Smith’in sözleri mantığa değil gözleme dayanıyordu. Gerçekten da mantıklı değildi. Bu mantıksızlık, ABD’yi ziyaret eden bir Sovyet yetkilisinin merakında çok güzel dile getirilmişti.: “New York şehrinin süt dağıtımını kim düzenlemektedir?” O tarihte, bugünkü gibi uzun ömürlü sütler yoktu. Tüketilmeyen süt birkaç gün içinde bozulurdu. Bu durumda, tonlarca ve tonlarca sütün milyonlarca insana tam talep ettikleri ölçüde, ne fazla ne eksik, tam zamanında, tam da o sütü alacakları fiyatla—yine ne eksik ne de fazla— ulaşması değme generallerin planlayıp yürütebilecekleri bir ikmal operasyonu değildi. Cevap, Adam Smith’in gizli elidir... Sovyet bürokratının bunu anlaması, mümkün değildi. Bu anlayış eksikliği, yirminci asrın sonunda Sovyet İmparatorluğu’nun sonunu getirdi.

“Gizli el”, yirminci asırda Ludwig von Mises tarafından daha açık bir tarzda izah edildi. Piyasa dediğimiz mekanizma insanların bir birlerine sürekli bilgi göndermesidir. Alıcılar, satıcılar, üreticiler, tüketiciler, aileler, tüccarlar her gün mesajlaşır. Bu mesajlar, hangi mal ve hizmeti ne kadar tüketecekleri, hangi fiyata razı olacakları üzerinedir ve sözle değil, hareketle, daha doğrusu harcamalarla verilir.

Hangi işletmenin iyi, hangi şirketin kötü çalıştığını da bu mesajlar belirler. İnsanlara yararlı mal ve hizmeti, onların istediği kalitede üretip alacakları fiyatlarla satanlar büyür, zenginleşir ve yaşar. Bunu beceremeyenler iflas eder, yok olur... Canlılar dünyasındaki tabiî seçim, eski deyimimizle “ıstıfa vetiresi” ekonominin dünyasında da sürer gider.

Von Mises’in veciz tespiti: “Piyasa, insanlar tarafından yaratılır, fakat insanlar tarafından kontrol edilemez”. Kontrol edilmezliğin izahı zor değildir. Milyarlarca mesaj bir avuç, hatta yüzlerce, veya binlerce bürokrat tarafından anında değerlendirilip, anında doğru cevaba dönüştürülemez. Milyonlarca insanın çıkarını bir avuç bürokratın onlardan daha iyi bilmesi mümkün değildir.

Ekonomi alanındaki Nobel ödüllerinin önemli bir kısmı son yıllarda ekonomide malumatın (= enformasyonun) rolü, malumattaki simetri bozukluğu (bazı oyuncuların diğerlerinden fazla bilgiye sahip oluşu) ve malumat akışındaki aksaklıkların piyasayı bozması, malumat ve çıkarlarına göre insanların davranışları (oyun teorisi) konusundaki araştırmalara verilmiştir.


* * *

Piyasa kavramını hazmettikten sonra, fakat mutlaka hazmettikten sonra, atılması gereken ikinci adım, piyasanın her zaman mevcut olmayacağını anlamak ve “gizli el”e iman derecesinde güvenmemektir. Gizli el bazen yok olmakta, bazen da felç geçirmektedir.[2] Dengeleri açıklamakta son derece yararlı olan teoriler, dengesizlikler karşısında başarısız kalabiliyor.

Piyasayı bozan baş etkenlerden biri, tekellerdir. Tekel devlette de özel sektörde de olsa tekeldir, piyasa dışındadır ve piyasayı tahrip eder. Bir başkası, devletin müdahalelerinin üreticiler, tüketiciler ve bütün ekonomik birimlere gelen malumatı çarpıtmasıdır Talep edilmeyen mal veya hizmete talep bulunduğu veya denge fiyatının üstünde veya altında fiyat sinyalleri verilmesidir. Ülkemize ve bugüne ait yukarıda saydığımız örneklerin her biri bu yanlış sinyalleri içinde taşır. Devlet ihalelerinde “ihaleye fesat karıştırılması”, bazı alanların sınırlanıp rant değeri kazandırılması ve özel düşüncelerle üleştirilmesi hep piyasa sinyallerini bozan unsurlardır. Nihayet, devletin “iktisadi teşebbüsler”i ıstıfa vetiresine tabi olmazlar. Çoktan ölmeleri gerekenler, toplumdan kan alarak hortlak hayatlarını sürdürürler. Arzla talep arasında büyük bilgi farkı bulunan ve güvene dayanan tıp, bankacılık, sigortacılık gibi alanlarda kanunların şeffaflığı zorunlu kılması gerekir.


* * *

Nasıl zenginleşirsiniz?

Son iki asrın tecrübesi, mantığa uygun veya aykırı, milletlerin zenginleşme yolunun ana çizgilerini gayet belirli kılmıştır. Bu ana çizgileri, Batı’nın endüstri devrimi konusunda otorite sayılan David S. Landes’in, “Milletlerin Zenginliği ve Fakirliği” eserinden alarak sunuyorum[3]:

“İdeal bir toplumun ana hatlarını çizerek başlayalım... Teorik olarak maddî ilerleme ve genel zenginlik yoluna en uygun cemiyeti... Bu, “daha iyi” veya “üstün” bir toplum anlamına gelmiyor. Bu kelimelerden kaçınmalıyız. Bu, sadece mal ve hizmet üretimine daha yatkın bir toplumdur. İdeal büyüme ve gelişme toplumu şöyle bir toplumdur:


  1. Üretim araçlarını kullanmayı, yönetmeyi ve inşa etmeyi bilen, teknolojinin sınırlarındaki yeni teknikleri yaratabilen, adapte edebilen ve onların ustası olabilen.

  2. İster resmî okullar ister çıraklık eğitimiyle bu bilgi ve yetenekleri gençlere aktarabilen.

  3. İşe insan seçerken bunu yetkinlik ve liyakate dayandıran, terfi ve tenzilleri performansa göre yapan.

  4. Tek tek insanların veya grupların girişimlerine imkân veren, inisiyatif, rekabet ve başarma hırsını teşvik eden.

  5. İnsanlara emek ve girişimlerinin sonuçlarından yararlanmasına izin veren.”

.....

“Böyle bir toplum, bu önemli hedeflerin gerçekleşmesi için gereken siyasî ve toplumsal kurumlara sahiptir. Bunlar, meselâ şu müesseselerdir:


  1. Tasarruf ve yatırımı daha iyi teşvik edecek özel mülkiyet hakları.

  2. Hem diktatörlüğün suiistimaline hem de özel keşmekeşe (suç ve yolsuzluk) karşı kişi hürriyetlerinin güvenceye alınması.

  3. Açık veya zımnî mukavele haklarının devlet zoruyla güvenceye alınması.

  4. İstikrarlı bir yönetim. Yönetimin demokratik olması gerekmez, fakat hükümet herkese açıkça bildirilen kurallarla yönetilmelidir. Şahısların değil kanunların hükümeti olmalıdır. Eğer demokratikse, yani belli dönemlerde yapılan seçimlere dayanıyorsa, çoğunluk kazanmalı, fakat kaybedenlerin haklarını ihlal edememelidir. Kaybedenler ise kayıplarını kabul etmeli ve sandığa tekrar gitme zamanını gözlemelidirler.
    Şikâyetleri duyan ve önlem alan, dinleyen ve dinledikleri üstüne icraat yapan bir hükümet.

  5. Dürüst bir hükümet: Öyle ki, ekonomideki aktörler piyasa içinde veya dışında yönetime dayanan avantaj ve ayrıcalık aramaya yönelmesin. Ekonomideki teknik tabirle, iltimas ve nüfuzun sağladığı rant bulunmasın.

  6. İtidal sahibi, etkin ve arsız olmayan bir hükümet. Bunun sonucunda vergiler sınırlanmış, hükümetin toplumun üretimi üzerindeki talepleri nispeten az ve ayrıcalıklar ortadan kalkmış olmalıdır.”

Ve belki, en önemli tespit:

İdeal toplum aynı zamanda dürüsttür. Dürüstlük kanun gücüyle sağlanmaktadır, fakat idealde, kanuna gerek bulunmamaktadır. İnsanlar dürüstlüğün doğruluğuna inanmalı, dürüstlüğün kazandıracağını görmeli ve buna uygun davranmalıdır.

Türkiye nerede?

Landes’in saydığı maddelerden bir kısmı, Türkiye için önemini kaybetmiştir.

Daha doğrusu, Landes’in önermelerinde “A’nın sağlanması için B yapılmalıdır” şeklindeki kalıpta, bazen B yapıldığı halde A’nın bir türlü gerçekleşmediğini görüyoruz. Meselâ, bizde “dürüstlük kanun gücüyle sağlanmak” istenmektedir ama insanlar dürüstlüğün kazanç sağlayacağına inanmamaktadır.

Kanunla düzenlenen elle tutulur noktalar yetseydi, Türkiye’nin bugünkünün çok üstünde bir hızla büyümesi gerekirdi.

Kanunlar, yönetmelikler şüphesiz önemlidir ve bunlardaki yanlışlıkların etkisi önleyici, felç edici, hatta tahripkâr olabilir. Fakat bunun tersi ne yazık ki doğru değildir. İyi mevzuat bir toplumu gerçekten ayağa kaldırırken bir diğerinde etkisiz kalabilir. Bu “yumuşak” yön, her türlü “katı” mevzuattan daha etkili olabilir. İşte “zihniyet” denilen ve toplumun âdetâ genetiği gibi değerlendirilebilecek bu unsurları Türk toplumu açısından ele almak zorundayız.
_______________________________
[1] Bu duaya ilk kez, değerli fikir adamı Dr. Ömer Dönderici dikkatimi çekmişti. Aslı Reinhold Niebuhr (1892-1971) adlı papazın “Sükunet Duası”dır. Ben, bu yazının maksadına göre değiştirdim. Uzunca metnin başlangıç kısmının aslı şöyledir: “Tanrı bize değiştirilemeyecek şeyleri kabullenmemizi sağlayacak tevekkülü (veya sükuneti), değiştirilmesi gerekenleri değiştirme cesaretini ve birini diğerinden ayırd etmemizi sağlayacak bilgeliği ihsan etsin.”
[2] Joseph E. Stiglitz, “Information and the change in the paradigm in economics” (Ekonomide, malumat ve paradigmada değişim), 8 Aralık 2001, Nobel Ödülü konuşması (http://nobelprize.org/nobel_prizes/economics/laureates/2001/stiglitz-lecture.pdf).
[3] Adam Smith iki asır önce, “gizli el”ini anlattığı kitaba “Milletlerin Zenginliği” başlığını koymuştu. Landes başlık seçerken Smith’e gönderme yapmaktadır: “The Wealth and Poverty of Nations” (Milletlerin Zenginliği ve Fakirliği), David S. Landes, W. W. Norton and Company, New York, London (1999) sayfa 217- 218.

Çarşamba, Mart 19, 2008

Ekonomi ve "Niçin geri kaldınız?"

16. asırda haritaya baktığımızda birbirinden çok farklı iki dünya görüyoruz. Bir tarafta merkezî büyük devletler, diğer tarafta param parça bir Avrupa. Siyasî, askerî, ekonomik üstünlük kesinlikle Avrupa'nın doğusundadır ve Türk Devletleri süper güçlerdir. Sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü İran coğrafyasında Şah İsmail'in kurduğu Safevî Türk Devleti ve bugünkü Hindistan coğrafyasında Babür Devleti.

Bu durumun birkaç asır içinde tamamen tersine döneceği, paramparça Avrupa'nın, hemen bütün doğuyu hükmü altına alacağını söyleyen bir kâhine her halde kahkahalarla gülünürdü.

Şimdi bu hayret verici değişikliğin gerçekleştiğini görüyor ve soruyoruz: Niçin geri kaldınız?

* * *

Sorunun cevabı, yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Batı'nın denizaşırı keşiflerine ve endüstri devrimine kadar doğuyu üstün kılan yapı ve zihniyet, daha sonraki çöküşünün de sebebidir.

Marks hiç ortaya çıkmasa, komünist devrim hiç olmasaydı da Rus ve Çin ekonomileri yine emredici merkezî planlamacı ve piyasayı dışlayan bir yapıda şekillenecekti. Çünkü bu ülkeler de doğunun büyük merkezî devlet anlayışının mirasçılarıydı. Bırakın doğuyu, Roma ve sonraki Doğu Roma İmparatorlukları zamanının "Batı"sı da öyleydi. İnsanlık tarihinde sadece orta çağın Batı Avrupa ve Akdeniz Avrupası istisnadır. Medeniyetin geliştiği başka her yerde norm, merkezî büyük devlet ve bu devletin, hayatın her noktasını düzenlemesidir..

Kabahat devletin merkezîliğinde veya büyüklüğünde de değildir. Nitekim deniz aşırı fetihlerin ve endüstrileşmenin sağladığı zenginliğe dayanan Avrupa'nın ilk yaptığı, tekrar merkezî büyük devletleri, imparatorlukları kurmaktır.

Roma İmparatorluğu'nun yıkılışı ile İspanyol, İngiliz ve diğer imparatorlukların kuruluşu arasındaki bir yol kazasına benzeyen feodalite ve şehir devletleri, insanlık tarihinde ilk kez şunu gösterdi: Bazı şeylerin merkezden planlanmaması daha iyidir. Tek tek insanlar, ekonomik faaliyette, bürokrasilerden daha iyidir. Bu tek tek insanların kendi çıkarları için giriştikleri teşebbüsler engellenmezse, ülke daha güçlü ve daha zengin olur.

* * *

16. asırda bu fikirlere de gülünürdü. Ne demek? Narh konulmazsa malların fiyatını kim belirleyecekti? Her isteyen her istediğini yaparsa keşmekeş çıkmaz mıydı? İpini koparan icat çıkarmaya, bid'at çıkarmaya kalkmaz mıydı?

İşte o ipini koparanların yaptığı icatlar ve bid'atlardır ki iki asır sonra bütün dünyayı sömürgesi haline getirdi.

İki unsur bu toz duman arasında öne çıkıyor. O iki unsurla problemin büyük kısmını anlayabiliyoruz. Biri insanların "kendi işi" kavramı. Diğer de piyasa, veya pazar.

Kendi işi: El elin eşeğini nasıl çağırır?

Marksist olmadan önce Marks, "emeğin yabancılaşması"ndan bahsediyordu. Endüstri öncesi üretimde bir demirci, kendi işini yapardı. Ortaya koyduğu; ister kılıç olsun ister başka bir âlet; ürün kendinindi, ücret de kendinin. Çömlekçinin yaptığı kâse de, çinicinin çinisi de... Emekle ürün arasındaki bağ, gözle görülür, elle tutulurdu. Zanaatkârlar vardı ve zanaatlarıyla iftihar ederlerdi. Genç Marks, işte bu bağın kopuşundan şikâyetçiydi. Üretim araçları ve ürün yeniden üretene verilmeliydi.

Marks, sonunda, emeğin yabancılaşmasını geri döndürmek için kolektivizasyon önerdi. Göremediği, kolektif mülkiyetin de emeği ve ürünü yabancılaştıracağı idi. İş insanın kendisinin değilse, patron ister vahşi kapitalist olsun ister devlet bürokrasisi, sonuç değişmiyordu. Kaldı ki, devlet bürokrasisin kaybedecek fazla bir şeyi yoktu. Patronun ise vardı. Bu yüzden işin sahibi bürokrasi olunca vahşet azalmıyor, tam tersine pervasızlaşıyordu.

Sosyalistin en koyusundan, liberalin en liberaline geçelim. Yirminci asrın en büyük iktisatçısı sayılan[1] Milton Friedman'ın, "kimin parasını kimin için" harcadığının tasnifini yapan matrisi meşhurdur. Kim, kimin parasını, kim için harcarsa nasıl davranır?

Kendisi içinBaşkası için
Kendi parasınıIII
Başkasının parasınıIIIIV


Friedman anlatır:

I) Kendi parasını kendisi için harcayan, hem aldığının en ucuz olmasına, hem de en kaliteli olmasına dikkat eder. En ucuza, en kaliteli... Üretirken buna "verimlilik" diyoruz.

II) Kendi parasını başkası için harcayan, aldığının fiyatına dikkat eder ama kalite fiyattan sonra gelir. Friedman, buna örnek olarak birisine hediye almayı gösterir...

III) Başkasının parasını kendisi için harcayan mutlu kişi, fiyata pek dikkat etmez ama aldığı ürünün kalitesi önemlidir. "Para önemli değil" düsturu genellikle bu halden kaynaklanır.

IV) Başkasının parasını başkası için harcayan ne fiyata ne de kaliteye dikkat etmek zorundadır. Friedman, "İşte" der, "bu devlet bürokratının davranışıdır!".

Friedman'a kızabilirsiniz. Fakat bugün bu kuralların geniş çapta geçerli olduğunu biliyorsunuz. Peki dün? Herkesin çok ahlâklı olduğu "altın çağ"larda böyle değildi diyenler çıkabilir. Gelecekte benim kuracağım altın çağda herkes çok dürüst olacak; Friedman matrisi geçerliliğini kaybedecek diyebilirsiniz... Fakat her çağ için toplum laboratuarı Friedman'ın haklı olduğunu gösteriyor. Bütün bilimler gibi ekonomi de, gözleme dayanan bir bilimdir.

Şimdi Friedman'ın yapmadığı bir matris kuralım. Harcanan şey para değil, emek ve dikkat olsun. "Kimin için?" sorusunu aynen koruyalım: İnsanlar emek ve dikkatlerini nasıl harcarlar?

Kendi işi için Başkasının işi için
Kendi emek ve dikkatiniIII
Başkasının emek ve dikkatiniIIIIV

I) Kendi emeğini kendi işi için harcayan, en yüksek verime odaklıdır. Kendi işinde çalışan gecesini gündüzüne katar... Dikkatiyse "veli-nimeti"ne odaklıdır: Ürettiği mal veya hizmeti alana; yani müşterisine.

II) "Kendi emeğini başkası için harcama", kamu veya özel fark etmez, emeğin yabancılaşma tehlikesi bulunan konumdur. Patronu mutlu etmeğe, fakat çok da yorulmamaya çalışır. Dikkati öncelikle patronu- âmiri üzerindedir.

III) Başkasının emeğini kendi için kullanan, patron veya âmirdir. II'deki kişiyle III arasında âmir- memur ilişkisi vardır. Bu pozisyonun da dikkati müşteri üzerindedir. Bir hedefi de, yönettiği insanların da aynı noktaya odaklanmasıdır. Kendi verdiği emek de, I'deki gibi yoğundur. Fakat çalıştırdıkları II konumunda bulunduğu için asla I kadar yüksek verim elde edilemez. Çağdaş yönetim biliminde organizasyon teorisinin bütün gayreti, II konumundaki insanları I'deki gibi davrandırmak, yani herkesi kendi işinin sahibi haline sokmaktır. Marks'ın kulakları çınlasın!

IV) Başkasının emeğini başkası için harcayan, özel sektörde orta kademe yöneticisidir. Devlet sektöründe ise bütün kademelerde. İyi yönetilmeyen bir yapıda, bu konumun da dikkati, II gibi, patronunun üzerindedir. Sarfettiği emeği mümkün olan en düşük seviyede tutmaya dikkat eder. Devlette çalışanlara en sık sorulan sorulardan biri, "Nasıl? İşin rahat mı?" sorusudur.

Otuz yılı aşkın, hem pratik hem de teorik "iş yönetimi", hatta genel olarak "yönetim" tecrübelerimin sonucunda şunu gördüm: Yönetim (management) biliminin bulguları bizim eski bir deyişimizle özetlenebilir: "El elin eşeğini türkü söyleyerek çağırır." Bu gerçeği, bu verimsizliği yok etmenin yolu, akla ilk gelen ilkel çözüm, "öyleyse her işi kendim yaparım" değildir. Gerçi bu çıkmaz sokağa girenlerin sayısı da bir epeydir. Şüphe yok ki bu anlayışla bakkal dükkânı veya nalbant atölyesinden öte bir işletme kurmak mümkün değildir. Küçük aşiretin ötesinde devlet de... Çözüm, büyük organizasyonlarda rol alan herkesin o organizasyonun "kendisinin" olduğunu hissetmesidir. Bu kolay bir başarı değildir. Fakat buna erişebilenler, iş hayatında da devlet düzeninde de devleşebilmektedir. İş hayatında "kalite yönetimi", devlet hayatında da "demokrasi", "vatandaşlık şuuru" bu anlayışın çeşitli cephelerini anlatan kavramlar olarak da değerlendirilebilir.
________________________
[1] Yirminci asrın en etkili ekonomisti yarışmasında bir numaralı konum için Milton Friedman'ın rakibi, John Maynard Keynes'tir.

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Milliyeçiliğin ekonomisi – Ekonominin milliyetçisi


Ekonomide doktrinler yoktur;
ekonomi bilenlerle bilmeyenler vardır.

Vilfredo Pareto


Türkiye'de yakın tarihin en sert mücadelesinin yaşandığı 1968- 1980 döneminde şöyle bir anlayış hâkimdi: "Komünistlerin güçlü bir ekonomi doktrini var. Onların karşısındakilerin ise yok!". Buna komünistler de komünist olmayanlar da inanırdı. Bu yazının başlığı, veya "milliyetçi" kelimesi ile "ekonomi" kelimesinin yan yana kullanıldığı her hangi bir başlık, özellikle milliyetçi gençlik çevresinde sizi derhal "en çok satan" kılardı.

Milliyetçiliğin ekonomik doktrini belli değildi ama yazılacak bir doktrinin sağlaması gereken şartlar belli idi: Kapitalist olmamalıydı. Çünkü biz kapitalizme karşıydık. Komünist olmamalıydı, çünkü biz, muhakkak ki, ona da karşıydık. Fakat bir an önce yazılmalıydı. Bu kesindi. Çünkü bir sayfada, bir nutukta anlatılacak bir ekonomik doktrine âcilen ihtiyacımız vardı.

Sosyolojiden ekonomiye, istatistik biliminden yönetim bilimi ve kaliteye katkıları hâlâ saygıyla anılan Pareto'nun (1848 – 1923) yukarıya aldığım sözünü o tarihlerde de bir yazımın başına almıştım. Ne var ki bunu söylemek popülariteye giden bir yol değildi. Arkasından, daha da az popüler olan şunları sıralardım: Milliyetçilik ekonomiye dayanmaz. Milliyetçiliğin bir ekonomi doktrini olması da gerekmez. Fakat Türk milletinin bekası ve güçlenmesi—ki güçlenme bekanın şartıdır— için ekonomi bilimini bilmemiz ve kullanmamız gerekir. Sosyoloji, fizik, kimya ve bütün bilimler için de bu doğrudur. Hâlâ da böyledir.


* * *


Her şey Newton'un hareket kanunlarını bulmasıyla başladı. Son derece basit üç ifade, bir elmanın ağaçtan düşmesinden, ayın dünya yörüngesinde dönmesine kadar her şeyi açıklayabiliyordu. Öyleyse sıra, toplumun ve ekonominin Newton kanunlarını bulmaya gelmişti.

Bu işe "maddecilik"ten en çok hoşlanan komünistler teşebbüs etti ve komünist iktisat kuruldu. Maddecilikle ve komünizmle uzak yakın ilgisi bulunmayan Pareto'nun yukarıdaki sözünde de biraz Newton'a imrenme vardır. Pareto, ekonomiye, henüz hak etmediği bir kesinlik atfeder gibidir. Bu, ekonomide matematik kullanılmaması gerektiğini söyleyen von Mises'in tutumu ile taban tabana zıttır. Gelişmiş bilimler, ölçmeye ve ölçmelerin matematikle ifade ettikleri "kanun"lara dayanır. Ekonomi henüz bu seviyeye ulaşamadı.

Ne yazık ki, bilimlerin başarısı, inceledikleri sistemlerin karmaşıklığıyla ters orantılıdır. Mekanik, fizik, en basit sistemleri inceler. Bu yüzden en çok ilerleyen bilim de fizik olmuştur. Fiziğin ilerleyişini ancak işin derinliklerinde tabiatın sanıldığı kadar basit olmadığını gösteren buluşlar sınırlamıştır. Fakat alınan yol, daha karmaşık sistemleri inceleyen bilim dallarına kıyasla büyüktür.

Nedir bu "daha karmaşık" sistemler? Zorluk sırasıyla, Fizik gibi birkaç taneciği değil, çok sayıda taneciğin bir biriyle ilişkisini inceleyen kimya; kimya ve fiziğin birlikte çözmeye çalıştığı biyoloji ve tıp; biyolojinin en karmaşık konularından psikoloji ve milyarlarca psikolojinin karşılıklı etkileşmesiyle ortaya çıkan toplum bilimi. Ekonomi de toplum biliminin bir alt dalı sayılabilir. Her bir dalın gelişmişlik seviyesini sıralarsak, az önceki sıranın tersini buluruz. Tabiatı açıklama, olacakları önceden tahmin açısından en başarılı bilim fizik, en başarısızları da sosyoloji ve ekonomidir.

İktisat tarihinin en güzel anlatımlarından birinin, "Modern İktisadın İnşası"nın yazarı Mark Skousen[1], ekonomistlerin bazı çaresizliklerini kitabında şu tip alıntılarla anlatıyor:

ABD Başkanları Nixon ve Ford'un Ekonomi Danışmanları Konseyi Başkanı Herbert Stein: "Bilgisizliğimden giderek daha fazla etkileniyorum... Bütçe açığını arttırmak, millî geliri canlandırır mı yoksa çöküntüye mi uğratır, bilmiyorum. Harcama seviyesini kontrol eden M1 mi yoksa M2 mi, bilmiyorum. Kişisel gelir vergisinin en yüksek dilimindeki yüzde onluk bir artışın, gelirleri ne kadar arttıracağını bilmiyorum... Kazanan hisseler nasıl seçilir, ayırt edilir, bilmiyorum."

Harvard Üniversitesi profesörü Robert J.Barro, "Bu günlerde bana en sık sorulan sorular şunlar: Ekonomik toparlanma neden beklenenden daha zayıf? Gelecek yıl boyunca ekonomide ne gibi gelişmeler olacak? Yardımcı olmak için devlet ne yapmalı? Gerçeğe en yakın bir ilk tahmin olarak, bu gibi sorulara verilecek en uygun cevaplar sırasıyla şunlardır: 'Bilmiyorum', 'bilmiyorum' ve 'hiç bir şey'."


* * *

Yirminci asrın son yıllarında ekonominin geldiği nokta bu iken, Karl Marx ve takipçileri, yukarıda çaresizlik itiraflarını yapan çağdaş ekonomistlerden 100- 150 yıl evvel, tek ve kesin çözümü bulduğunu ilan etmişti. İdeolojiler hiç alçak gönüllü olmuyor. Çözümleri hep tek ve kesin!

Sonra bir komünist dünya kuruldu. Maddeye, bir bakıma ekonomiye dayanan bir dünya. Fakat 80 küsur yılda, Sovyetler Birliği'nden Çin'e, Arnavutluk'tan Küba'ya tek bir komünist ülke refaha kavuşmadı. Sonunda o dünya çöktü. Harple, kültürle falan değil; ekonomiyle çöktü. Matta İncili, 26: 52: "Kılıçla yaşayan kılıçla zeval bulur".


* * *

O halde durum ümitsiz mi?

Yukarıdaki anlattıklarımın doğurduğu hava kadar ümitsiz değil. Çünkü 21. asırda ekonominin de sağlam noktaları var. Ekonomi bilimiyle uğraşanlar, her şeyi bildiklerini söylemiyor. Fakat bildikleri şeyler de var. Acı olan, fikir birliği bulunan, oy birliği olmasa bile ezici çoğunluğun kabul ettiği bu noktaların, Türkiye'de aydınlar arasında hâlâ dirençle karşılanması.

Bunlardan ikisi üzerinde durmak istiyorum. Birisi piyasa veya pazar ekonomisinin üstünlüğü... Diğeri—ki birincisiyle bütün bütün ilgisiz değildir— insanların, kendi işlerini yaparken verimin ve topluma yararın doruğuna çıktıkları.


Komünist Çin'den "Çin mucizesi"ne





Şekilde[2] 1952- 2005 yılları arasında Çin'in Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) görülmektedir. (Tam resmi görmek için lütfen küçük resmi tıklayınız.) Yatay eksende önemli olaylar işaretlidir. Büyük Atılım ve Kültür Devrimi Mao'nun "görülmemiş kalkınma" hareketleridir. Şeklin içinde pazar ekonomisi ve özelleştirme yolundaki reformlar işaretlenmiştir. ÖEB, "Özel Ekonomi Bölgesi"nin kısaltmasıdır.

Çin Halk Cumhuriyeti, son çeyrek asırda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisidir. Ondan önceki çeyrek asırda, grafiğe bakarak, "sürünme" diyebileceğimiz performansla bugünkü arasındaki farkı yaratan nedir?

1976, Mao'nun ölüm yılıdır. Mao'dan sonra 1989'a kadar Deng Ziaoping, ondan sonra da Jiang Zemin başa geçmiştir. Zemin'in, Deng reformlarının arkasındaki beyin olduğu söylenir. Dolayısıyla Komünist Çin'i, Mao dönemi ve Deng- Zemin dönemi diye ikiye ayırabiliriz.

Mao döneminde ne yapılıyordu?

Tarımda üretim köy kollektifleriyle yürüyordu. Köylünün tarımdan kişisel çıkarı yoktu. Çalışmaya göre "iş puanı" alıyorlardı ama bu, bir cins işçi puantajıydı ve insanların çalıştıklarını kontrol maksadına dönüktü.

Büyük Atılım'da, kalkınmanın ağır endüstriyle başarılacağı, tarımda "rasyonel ve bilimsel" metotların kullanılması gerektiği emredildi. Köylere birer çelik izabe fırını kuruldu. Köylünün büyükçe bir kesimi tarımdan çekilerek "ağır sanayi hamlesi"ne sürüldü. Çiftçilikte "rasyonel ve bilimsel metotlar" fidelerin daha sık ekilmesi, tohumlamanın daha çok yapılması gibi yöntemlerdi. Her iki önlem de üretimi düşürdü. Büyük sanayi hamlesi, tarımdaki iş gücünü azaltmıştı. Yoğun ekim, ürünün çürümesiyle sonuçlandı. Mao'nun geçeceği ve belki de teftiş edeceği bölgelere, başka yerlerden fideler getirilip yol boyunca dikildiği, çürümeye engel olmak için de vantilatörlerle havalandırma yapıldığı söylenir. Sonuç, 20 – 30 milyon arasında insanın öldüğü büyük kıtlıktır.

Deng döneminde ilk adım, kollektif tarım örgütünün dışında, isteyen ailelere belli bir toprak parçasının "kiralanması" oldu. Aile "çalışma puanı" değil, ürettiğinden para kazanıyordu. Kıtlık çeken bölgelere üretim fazlası bulunan bölgelerden ürün gönderilmeye başlandı. Artık ürün fazlası vardı, çünkü insanlar, sorumluluklarına verilen topraklardan daha fazla verim almak için çalışıyordu. Ürün devlet tarafından bile olsa, pazar şartları ile fiyatlandırılmaya başlandı. 1979 yılında tarımın ancak %1'i "aile sorumluluğu" sistemiyle yapılıyordu. 1983'e gelindiğinde oran %98'e çıkmıştı. SSCB'de "kolhoz", İsrail'de "kibbutz" gibi Çin kollektifleri de tarihe karıştı. İnsanlar kendileri için iyi üretiyorlardı. Başkası, hele "kamu" içinse, ancak zorlandıkları kadar...

Mao döneminde endüstride kesin bir "bilimsel" planlama hâkimdi. Her işletmenin ne kadar üretim yapacağı, üretimi için ne kadar ham madde kullanacağı, kaç mühendis ve kaç işçi çalıştıracağı belirlenmişti. Her yıl arttırılan üretim kotaları da... Sovyet bloku için anlatılan, "kotayı tutturmak için çelik malzeme toplanıp eritiliyor ve ham çelik üretiliyordu" hikâyeleri Mao Çin'i için aynen geçerliydi.

Deng 1985 yılında "planın büyüklüğünü dondurduk" açıklamasını yaptı. Artık işletmelerin yıllık bir büyüme hedefini taahhüt etmeleri istenmiyordu. Geçen yılki kadar üretmeleri yeterliydi. Ancak! Eğer geçen yılkinden fazla üretirlerse, ürettikleri fazlayı piyasa şartlarında istedikleri gibi satmaya yetkiliydiler. Satışın geliriyle planın öngördüğünün dışında ham madde alabilirler, aldıklarının miktar ve kalitesine kendileri karar verebilir, hatta bu ek gelirle çalıştıracakları işçi ve mühendisleri de kendileri seçebilirlerdi. Ek gelir yönetici ve çalışanlara da bir cins "döner sermaye" geliri sağlıyordu.

"Donmuş plan" altında verimli işletmeler baş döndürücü bir hızla büyüdü. Verimsizler yerinde saydı. Plan bunları yerinde saydıkları noktada devlet eliyle beslemeye devam ettiği için şok özelleştirmenin Rusya'da yarattığı sarsıntıyı Çin'de yaşamadı. 1990'larda verimsiz firmalara verilen destek tedricen kaldırıldı. Fakat artık bunlar Çin ekonomisinin o kadar küçük bir parçasıydı ki, pek canı yanan olmadı.

Çin'in içiyle ilgili bu önlemlerden başka, Hong Kong tarzında, pazar ekonomisinin ve kişisel teşebbüsün tam hâkim olduğu, yabancıların da en az kısıtlamayla gelip iş yapabilecekleri, sosyalist kuralların işlemediği Özel Ekonomik Bölgeler fotoğrafı tamamladı.

Deng'in ve muhaliflerinin söyledikleri son derece ilginç ve eğlencelidir.

Eski komünist "muhafazakârlar", Deng'in politikalarının Çin kültürü için fazla "materyalist" olduğundan yakınmaktadırlar!

Deng'in tarihe geçen meşhur bir konuşması şöyledir: "Sosyalizm nedir? Marksizm nedir? Geçmişte bu konularda kafalarımız berrak değildi. Marksizmin en çok önem verdiği üretim güçlerinin geliştirilmesidir. Sosyalizmin komünizmin ilk aşaması olduğunu, daha ileri aşamada herkesten yeteneğine göre ve herkese ihtiyacına göre ilkesinin yürürlüğe gireceğini söyledik. Bunun için üretim güçlerinin yüksek derecede gelişmesi ve maddî zenginliğin olağanüstü düzeylere çıkması gerekir. Dolayısıyla, sosyalist aşamanın baş görevi üretim güçlerini geliştirmektir. Sosyalist sistemin üstünlüğü, son tahlilde, üretim güçlerini kapitalist sistemden daha hızlı geliştirmesiyle belli olur. Bunlar geliştikçe insanların maddî ve kültürel hayatı sürekli iyileşecektir. Halk Cumhuriyeti'ni kurduktan sonra yaptığımız hatalardan biri, üretim güçlerini geliştirmeye yeterli dikkati vermememizdir. Sosyalizm, fakirliği yok etmek demektir. Fakirlik sosyalizm demek değildir. Fakirlik asla komünizm değildir."

Bir Japon delegasyonu önünde yapılan ve Halkın Günlüğü Gazetesi'nde "Hassaten Çin tarzı bir sosyalizmin inşası" başlığıyla yayınlanan bu konuşmadan[3], Batı Avrupa ve ABD'nin dünyanın komünizme en yakın ülkeleri olduğu sonucunu çıkaranlar bulunabilir.

Deng'in meşhur iki vecizesi yukarıdaki paragrafı daha da açık hâle getirmektedir:

"Fareyi tuttuğu sürece kedinin rengi önemli değildir."

"Zengin olmak şan ve şereftir!"

Deng'in bu son sözü söylemek zorunda kalması ve daha önce belirttiğim, komünist muhafazakârların Deng'i "fazla materyalist" bulması, Çin ve Türk zihniyetlerinin birbirine ne kadar benzediğinin bir göstergesidir.
_______________________________

[1] Mark Skousen, "Modern İktisadın İnşası", Liberte Yayınları, Ankara (2003)
[2] http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Prc1952-2005gdp.gif
[3] http://english.peopledaily.com.cn/dengxp/vol3/text/c1220.html

Cumartesi, Aralık 22, 2007

Millet ve etnisite[1]

Diplomatlar bilir, bir konudaki toplantı veya tartışmada söylenenler kadar, hattâ söylenenlerden de daha önemlisi, o konuda bir toplantı yapılmasıdır. Veya yapılmaması...

Türkiye'de ve şimdi "Millet Kavramı" başlıklı bir toplantı yapıyoruz. Çok yerinde, çok zamanında. Fakat önce "niçin yerinde ve zamanında buluyoruz" diye sormak lâzım. Kanunî devrinde "Millet Kavramı", "Devlet Kavramı" başlıklı bir toplantı yapar mıydık? O zamanlar bir kimlik tartışmamız var mıydı?

Peki, bugün, Amerika Birleşik Devletleri'nde veya Almanya veya Fransa'da "Amerikan milleti", "Alman milleti", "Fransız milleti" başlıklı beyin fırtınası yapılır mı?

Kimliğimizi bundan önce en son ne zaman tartışmıştık? Yirminci asrın başında. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük... Bu tartışmalardan yirmi yıl sonra devletimizin yarıdan çoğunu kaybediverdik. %80'in üzeri Türk çoğunluğu bulunan ve Anadolu'dan önce Türkleşen ana yurdumuz Rumeli dâhil. Bugünkü Türkiye'mizin büyük kısmı da gidiyordu ki Millî Mücadele ile geri alındı.

Biz çıkış yolu bulmak için kimliğimizi tartışırken emperyalistler de giriş yolu bulmak için tartışıyordu. Türkoloji'nin ve oryantalizmin Batıda en faal olduğu dönem bizim kimlik sorgulamamızla çakışır: 19. asır sonu, 20. asır başı. Millî Mücadele'den sonra Türkoloji o ülkelerde cazibesini kaybetti.

Ben 1960'larda ABD'de öğrenciyken en popüler bilimsel araştırma alanı "Güneydoğu Asya İncelemeleri" (Southeast Asian Studies) idi. Tesadüfe bakın; o sırada Vietnam Savaşı sürüyordu. Duyduğuma göre bu günlerde "Orta Doğu İncelemeleri", "İslamik İncelemeler" ile "Orta Asya İncelemeleri" moda imiş. Çin İncelemeleri de... Rusya İncelemeleri'nin popülerliği biraz düşmüş.

* * *

Millet devleti, "nation state"in dünyadaki devlet formuna kesin hâkimiyetinden sonra, yani 18., 19., 20. ve 21. asırlarda, millet, devletin yegâne meşruiyet kaynağıdır. Modern sosyolojide bu gerçek şöyle ifade edilebilir:

" Modern dünyada, milletlerin içersinde rekabet ettiği bir milletler evreni icat etmek zorundayız. Gellner'in bize anlattığı gibi, bir milliyet yok olsa, bir başka milliyet bu boşluğu hızla doldururdu. Yüksek kültürün yaygınlaştığı bir dünyada millî olmayanı hayal bile edemeyiz. Modern devlet ve ekonomi, işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner('in dediği gibi), 'Milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir ama, yer çekimi gibi önemli ve sarıcı bir kuvvettir'[2]."

Modern sosyolojinin kastettiği millet, ortak bir yüksek kültür etrafında belirir ve organize eğitim kurumlarıyla bu kültürün yeni nesillere taşınması ile yaşar.

Milletler çağında, yani bugün, millete muhalif tavırlar, iki seçenekten birine dayanmak zorundadır: 1) Millet olgunluğuna henüz erişememiş toplum birimlerini milletin yerine koymak: Kabile, aşiret, etnik grup. 2) Milletin bağlayıcılığı ile rekabet edemeyecekleri tarihin laboratuarında defalarca ispatlanmış daha büyük fakat hayalî birimlere dayanmak: Dünya proletaryası veya siyasî birliği hedefleyen bir İslâm ümmeti anlayışı. Dünya proletaryası Berlin Duvarı'nın altında kaldı. Siyasî ümmetçilik henüz "dünya proletaryası" kadar bir varlık gösteremedi.

Milletten küçük olanlar arasında etnik grupları, aşiret, kabile gibi ilkel birimleri sayabiliriz. Bugünlerde Türkiye'deki tartışmalarda- bilgisizlikten veya kasitle- en çok etnik grupla millet karşı karşıya getiriliyor. Dünyada 10 000 civarında etnik grup, buna karşılık ancak 100 mertebesinde millet bulunduğu gerçeği bile bu karışıklığı çözmeye yetecek bir delildir.[3]

* * *

"Amerikan" bir milletin ismidir. "Amerikalı" Türkçe'ye has bir kelime, onların dilinde yok. Zaten olsaydı, sadece ABD'yi değil, Kanada, Brezilya, Arjantin ve başka Amerika Kıtası ülkelerinde yaşayanları de kapsardı. İngilizce'de sadece "Amerikan" denir. Etnisite belirtilmek istendiğinde "İtalyan Amerikan", "Hispanik Amerikan", "Yahudi Amerikan" denir ama Amerika Amerikanlarındır. Tıpkı Türkiye'nin Türklerin olduğu gibi.

Türkiye mozaiktir, diyenler, Türk var, Kürt var, Çerkez var diyenler, etnik grupla milleti karıştırıyor. "Türk" kelimesi Türk milletinin ismi olduğu kadar, Türk etnisitesinin de ismi olarak kullanılıyor. "Bu yüzden karıştırıyorlar" diye iyi niyetli bir yorum yapalım...

Ben bildiğim kadarıyla Türkmen etnisitesinden gelme bir Türküm. Fakat Türkmenliğimi çoktan unuttum. En az üç nesildir şehirliyim. Etnisitelerin kaderidir bu. Bir süre sonra millet üst kimliği içinde yok olurlar.

Mehmet Akif, Arnavut etnisitesinden gelme bir Türk'tür.

Hovannes Dadyan, Miralay Bogos Dadyan, Ermeni etnisitesinden gelme Türklerdir.

Süleyman Nazif, Kürt etnisitesinden gelme bir Türk'tür.

Zaharya Efendi (Cemil Bey) Rum etnisitesinden bir Türk'tür.

Büyük bestekâr Üçüncü Selim'in hocası Tamburi İzak, Yahudi etnisitesinden bir Türk'tür.

O halde, "Türkiye Türklerindir"e, "Ne mutlu Türküm diyene"ye itiraz edenler, eğer başka bir etnik aidiyet hissetmiyorlarsa, "Türk etnisitesinden gelme gayrı-Türklerdir".


* * *
Bizde "millet" anlayışının yoğun tartışması, az önce bahsettiğim gibi, en problemli dönemde yapıldı. Tabiî olarak...

Yirminci asrın sonu ile Cumhuriyet'in ilk yıllarını kapsayan birinci dönemde Ziya Gökalp'in, "harsa" dayanan millet anlayışı hâkimdi. Bugünkü sosyoloji bilgimize göre de doğrusu budur. Bugün geriye baktığımızda, Gökalp'de ve Gökalp'ten de çok, onu izlediklerini sananlarda tespit ettiğimiz hatâ, kültüre dayalı bir millet anlayışı değildir. Çünkü kültürün tanımladığı millet fikri, hâlâ doğrudur. Hatâ, sert bir medeniyet- hars ayrımı ve ikincinin saflığının gerektiği iddiasıdır. Bu yanlışlık, bin yıllık yüksek kültür birikimimizin inkârı yolunu açmıştır.

İkinci dönem, Batı'da yüzyıllardır hâkim olan "ırkçı" anlayışın, belli başlı Avrupa ülkelerinde resmî ideoloji haline geldiği tarih aralığıdır. Batı ırkçılığının dillendirilmesinin artık ayıp sayıldığı II. Dünya Harbi sonuna kadar devam eder. Hannah Arendt'in tespit ettiği gibi, ırkçılık, Batı emperyalizminin tabiî ideolojisidir. Tarihî tavırları bugünkü değer hükümlerimizle yargılayamayız. Bu sebeple, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Türk devlet ve fikir adamlarının bu dönemdeki "ırkçı" söylemlerini o günün Batı anlayışı içinde irdelemek gerekir. Aşağıda birkaçını tekrarlayacağım o sözleri söyleten ruh hali, "Sen ana aşağılık ırk diyorsun. Hayır, ben de yüksek bir ırkın mensubuyum" müdafaasıdır. Buna, "savunma ırkçılığı" denebilir: “Türkçülük ırkçı olmadığı için noksandır, Kemalizm ona ırkçılığı ilave etmiştir.[4]” (Agop Dilaçar, 1940), “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük, bir kan meselesi olduğu kadar ve en az o kadar da bir vicdan ve kültür meselesidir.[5]” (Başbakan Şükrü Saraçoğlu, 1942), “Benim kanaatimce kahramanlık, milletler arasında birinci sırada yer tutmak için ilk şarttır. Kahramanlık, kanın fıtraten haiz olduğu kudretten gelir. Irkımızın kahramanlığına Gaziantep güzel bir numune olmuştur.[6]” (Başbakan İsmet İnönü, 1932), “Cumhuriyet idaresinin genç Türk unsuruna verdiği inandırıcı kanaat budur ki dünyanın inanmadığı eserleri vücuda getiren azim ve fedakârlık ırkımızda vardır.” (Başbakan İsmet İnönü, 1933)[7] İlk Türk Tarih Cemiyeti kurultaylarına (1932, 1937) sunulan tebliğler[8] bugün okuyanların ağzını açık bırakacak niteliktedir ve hekimler, Türk ırkının karakterleri konusunda ayrıntıya girmektedir. Ders kitaplarındaki değişikliklerin biraz arkadan gelmesinden olmalı, 1960'lı yıllarda benim lisede okuduğum "İnkılâp Tarihi" dersinde hâlâ, "Türkler brakisefal, beyaz bir ırktır" bilgisi yer alırdı.

Üçüncü dönem, İkinci Dünya Harbi'ni kimin kazanacağı belli olduktan ve Batı'da galiplerin ırkçı söyleme karşı çıktıklarının anlaşılmasıyla başlar. Kesin başlangıç tarihini Stalingrad'da Almanların yenilmesine yerleştirebiliriz. İsmet İnönü'nün muhalefetsiz iktidarına rastlayan bu tarihlerde, daha önceki ırkçılıkla birlikte, Atatürk döneminin milliyetçi anlayışı da kötülenmiştir. Atatürk'ün tutumuna nispetle revizyonist ve hatta karşı devrim niteliğindeki bu anti-milliyetçi yeni politikaya, "Atatürk milliyetçiliği" denmesi olsa olsa ironiktir. "Atatürk Milliyetçiliği"nin, Atatürk'ün milliyetçiliği ile uzak yakın bir ilgisi yoktur.

Nihayet son döneme, 21. asrın başına geliyoruz. Tıpkı geçen asrın başındaki gibi bir "kimlik" tartışmasının içindeyiz. Sonu, geçen seferkine benzemesin... Bu yeni tartışmanın en çarpıcı özelliği, bizzat iktidar mevkiinden başlatılmasıdır.

Yeni tartışmanın fikir temeli bulanıktır. Dün söylenene bugün, "ben öyle dememiştim" denmektedir. Tek net tarafı, Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerinin ve millet devletine (ulus devlete) pek sempatiyle bakmamasıdır.

Bulanık ifadeler arasında iki çizgiyi hayal meyal seçmek mümkün görünüyor. Bunlardan biri, "siyasî milliyetçilik" denilen tutumdur: "Millet"i sosyoloji, kültür filan değil, siyasî sınırlar belirler. Bu görüşe göre, Millî Mücadele yapılmasaydı, bugün Adana ve Mersin'de Fransız, Antalya'da İtalyan ve İzmir'de Yunan milleti oturuyordu. Demek oluyor ki, geçen asrın başında Sykes-Picot, Sir Percy Cox ve Gertrude Bell Hanım, güneyimizde bir dizi millet yaratıvermiştir. Şimdi buralarda, "vatandaşlık üst kimliği" hüküm sürmektedir.

Bu tezin sahipleri, bu yolla "birlik ve bütünlük" hizmetinde bulunduklarını sanıyorlarsa, yarın meselâ bir Amerikan yarbayı çıkıp, "Hele şu sınırları yeniden çiziverelim; siz yeni sınırlara göre üst kimliğinizi kolayca belirleyiverirsiniz", derse ne cevap vereceklerini düşünmelidirler.

Klişe kullanmayı sevmem ama "arabayı atın önüne koşmak" bu siyasî milliyetçilik için ısmarlama uygunluğunda bir ifade. Biz, önce millet vardır, sınırlar ona göre belirlenir diye biliyorduk. Meğerse önce sınırlar çizilir ve sonra o çizgilerin içinde milletçilik oynanırmış. Millet, kültürün, tarihin veya sosyolojinin konusu değilmiş. Kadastronun konusuymuş.

İkinci flu fikre "siyasî ümmetçilik" diyebiliriz. Biraz da yüz yıl öncesinin "İslâmcılık" görüşünü çağrıştırdığı düşünülebilir. Ben bu yeni çıkış sahiplerinin 20. asrın başındaki İslâmcı ve Osmanlıcıların hislerini paylaştıklarını hiç sanmıyorum. 1900'lü yılların başında Türkiye, tek bağımsız İslâm devletidir. O tarihlerde İslâmcılık yapmak, İslâm dünyasındaki zaten mevcut liderliğimizi vurgulamak, emperyalistler karşısında daha güçlü bir konum yakalamak ve en önemlisi, devletin bütünlüğünü savunmak anlamına geliyordu. Osmanlıcılık da öyle. Ben şüphesiz ki eksiğimle, gediğimle bir Türk milliyetçisiyim. Fakat kendi kendime, "o tarihlerde yaşasaydım, Türkçülük, İslâmcılık ve Osmanlıcılıktan hangisine taraftar olurdum" diye sorduğumda cevap vermekte sıkıntı çekiyorum.

Fakat yüz yıl sonra, "bizi birbirimize bağlayan en kuvvetli bağ İslâm'dır" iddiasıyla üst kimlik yaratma teşebbüsü, kesinlikle anlamsızdır. Bu söz, meselâ Pakistan, İran veya Arap ülkeleriyle ilişkilerimiz konuşulurken sarf edilebilir. Fakat, Türkiye'nin millî birliğine hizmet maksadıyla kullanılması her halde aklı selime sığmaz. İslamiyet, Türk milletine mensubiyet şuurunun unsurları arasında zaten vardır. Bir Türkün diğerine, "ben sana Müslüman olduğun için bağlıyım" demesi, babanın oğluna, "ben seni, babamın torunu olduğun için seviyorum" demesine benzer.

Bu yeni siyasî ümmetçilik, milli birlik ve beraberliğe hizmet için mi dillendiriliyor? Bir an için öyle düşünenlere sormak isterim: Bir gün biri, meselâ Barzani soyadlı biri çıkıp da size, "Tamam Müslüman kardeşim, sen de Müslümansın, ben de. Ama senin devletin var, benim yok. Şuradan bana bir devletlik bir parça versen de sonra bir birimize sıkı sıkı bağlı ve kardeş kardeş yaşasak!" derse, ne cevap vereceksiniz?

Millî bütünlüğü korumak için vatandaşlığa veya dine dayalı millet tarifi yapmaya teşebbüs edenler, milletle etnik grubun, milletle ümmetin farkını anlamıyorlar. Bu, iyi niyetlilerin yanılgısı. Kötü niyetlilerin bir yanılgısı yok. Onlar maksatları doğrultusunda gerekeni yapıyorlar.

Dünyada, dört asırdır siyasî hâkimiyetin ve meşruiyetin kaynağı millettir. Milletten başka bir şeye dayanmaya kalkarsanız bu iki unsuru tartışmaya açarsınız: Egemenliğinizi ve meşruiyetinizi.
_________________________

[1] 12- 13 Aralık'ta Avrasyabir Vakfı, "Tarihî Süreç ve Sosyolojik Açıdan Millet Kavramı- Türk Milleti" başlıklı bir "beyin fırtınası" düzenledi. Ben de katılanlardandım. Bu yazı, oradaki konuşmamın yazılaştırılmış hâlidir.

[2] Mark Beissinger, " The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism", sayfa 170, editör:John E. Hall, Cambridge University Press (1998)

[3] Son günlerde sık duyduğumuz "etnik milliyetçilik", "din milliyetçiliği", bir biriyle ilgisiz kelimelerin yan yana getirilmesi yanlışıdır. Etnik milliyetçilik olmaz, etnik ırkçılık olur. Din milliyetçiliği olmaz, din yobazlığı olur. Tıpkı Fenerbahçe milliyetçiliği, Galatasaray milliyetçiliğinin yanlış; Fener taraftarlığı, Galatasaray taraftarlığının doğru olması gibi. Bunları ciddî düşünceler değil, galatlar diye değerlendirmeliyiz.

[4] Cumhuriyet Halk Partisi Konferansları, I. Konferans, 1940.
[5] 5 Ağustos 1942, TBMM zabıtları.
[6] 26.9.1932 Gaziantep Halkevi'ndeki nutku
[7] 19.2.1933’te Ankara Halkevindeki nutku ve 29.10.1933 Vakit gazetesindeki makalesi.
[8] Bu paragraftaki bilgiler ve kaynaklar, rahmetli Prof. Dr. Hikmet Tanyu’nun “Atatürk ve Türk Milliyetçiliği” kitabından alınmıştır. Kitabın son baskısını Ankara’da Elips Yayınevi yaptı (2006). Türk Tarih Kurumu tebliğleri için Türk Tarih Cemiyeti Kurultay zabıtlarına bakılmalıdır. Kitapta zabıtlardan geniş alıntılar yapılmakta.

Cuma, Aralık 21, 2007

Çevirmeye değer diye düşündüm. İyi eğlenceler
İ. Öksüz


Sınır eğlenceleri

Sir Percy Cox'un canına tak etmişti; elindeki kırmızı kalemle önündeki boş Arabistan haritasına çizgiler çizdi ve yeni Orta Doğu'nun sınırlarını imal ediverdi. Batı petrol peşindeydi ve her şeyin en iyisini bildiğini söylüyordu ama sonuçtan kimse memnun olmadı… bu hal size tanıdık geliyor mu?
Trevor Royle*, Sunday Herald, 23 Şubat 2003

Kokkus gidişattan memnun değildi. Hava sıcaktı ve Basra Körfezi'nde, al- Hasa limanı yakınındaki Ukair'de çatılmış İngiliz ordu çadırının içi az sonra daha da yapış yapış olacaktı. Mönüsünde soğuk içecekler vaat edilen öğle yemeği vakti yaklaşmaktaydı. Irak, Kuveyt ve Suudî Arabistan sınırlarını belirlemek üzere beş gündür devam eden fakat daldan dala atlayan tartışmaları sonlandırmak için Sir Percy Cox—Arap şivesiyle 'Kokkus'- artık listeleri ortaya dökme zamanının geldiğine karar verdi.

1922 Kasım ayının sonlarıydı ve Orta Doğu haritası, bu açmazı sonlandırmaya kararlı bir orta yaşlı İngiliz Sömürge memuru tarafından yeniden çizilmek üzereydi. Yaveri Binbaşı Harold Dickson'a, 'Aksi taktirde' demişti, 'bu hızda devam edersek, daha bir yıl hiç bir karara varılmaz.'

Cox'la birlikte masanın etrafında gelecekleri kararlaştırılan bölgelerin temsilcileri oturuyordu. Birinci Dünya Harbi'nde Türklere karşı İngiltere'ye büyük destek sağladığı için İngiltere'nin koruması altındaki İbn Suud, (yakında Suudî Arabistan olacak) Necd'in yöneticisiydi. Sabih Beg, daha önce Osmanlı Mezopotamya vilayeti olup şimdi İngiliz mandasındaki Irak'ın Kralı Faysal'ın temsilcisiydi. İngiliz korumasındaki Kuveyt'in hükümdarı Şeyh Ahmed Al Sabah'ın bulunmasına izin verilmemişti; onu Binbaşı J. C. More temsil ediyor ve onun adına gereken bütün konuşmaları yapıyordu. Suudiler de Iraklılar da abartılı taleplerde bulunuyordu.

Sabih Beg, Irak egemenliğinin Riyad Şehri'nin 12 mil güneyine kadar indiğini ve güney hududunun Kızıl Deniz'de Yanbu'dan Basra Körfezi'nde Katar'a çizilen bir hat olması gerektiğini söylüyordu. İbn Suud, krallığımın kuzey sınırının Fırat olması gerekir diye cevap veriyordu. Bundan sonra gelişen olayları, Arap işlerindeki bu şaşırtıcı anı zapta geçiren Dickson tespit etmişti.

İki tarafın da taviz vermeyeceğinden endişelenen ve sabrı tükenen Cox, kırmızı bir kalem ve Arabistan diye bilinen yerin boş bir haritasını çıkardı. Delegelere, "Beyler, işte sınırlarınız" dedi ve bugün Irak, Kuveyt ve Suudî Arabistan'ın sınırlarını teşkil eden birbiriyle açı yapan düz çizgileri çizdi. Kimse aldığından mutlu değildi: İbn Suud çöl mirasına ihanet edildiğini hissediyordu; Irak geçeceği yer iki Kuveyt adası, Varba ve Bubiyan'ın neredeyse tıkadığı Körfez'e daha rahat bir çıkış arzu ediyordu; Kuveyt iki potansiyel düşmanın arasında sandviçlenmişti.

Tercümanlığın hemen tamamını yürüten Dickson, 'Necd Sultanı'nın yaramaz bir okul çocuğu gibi azarlanmasını, Sir Percy Cox'un, sınırların tipine ve genel çizgisine ben karar veririm diye ona çıkışmasını seyretmek şaşırtıcıydı.' diye yazıyordu. 'İbn Suud neredeyse çözülüvermişti ve patolojik bir tavırla Sir Percy'e, "Sen benim babamsın, ağabeyimsin, beni sen yarattın, ben bir hiçken beni bu mevkie getirdin. Sir Percy emir verirse krallığımın yarısını; yok, yok tamamını teslim ederim" diye sayıp döküyordu.'

Kuveyt'in kâğıt üstündeki yöneticisi Şeyh Ahmed'e hüküm yazılı olarak tebliğ edildi ve haritayla birlikte akıl da verildi: 'Bu üzücü günde kılıç kaleme galebe çalmıştır; eğer bu toprakları vermeseydiniz İbn Suud çok geçmeden bir kavga çıkarır ve daha da fazlasını silah zoruyla alırdı.'

Haritada kıpırdamadan duran çizgileri karşısında üç tarafın da kadir-i mutlak Kokkus'un empoze ettiği hudutları kabul etmekten başka çareleri yoktu. İmzalar atılıp ve herkes kendi yerine döndüğünden Irak'la Kuveyt arasındaki sınırı işaretleme görevi de Binbaşı More'a kalmıştı. Öyle de yaptı. Safvan Vahası'ndan bilinmeyen sayıda adım atarak çöle ilerledi ve kumların ortasına bir tahtaya yazdığı notayı dikti. Bu gayretleri şayanı taktirdi ama boşunaydı: Gelip geçen Bedevi kervanları Irak veya Kuveyt'ten hangisini tutuyorlarsa notanın dikildiği kazığı güneye veya kuzeye taşıyıp tekrar diktiler. More'un nota tahtasını aslında tam nereye diktiği hâlâ tartışma konusudur.

Batı'nın Irak'ın haritasını bir kez daha baştan çizmeye hazırlandığı bu günlerde Ukair'de geçen ve uzun süredir unutulan macera garip şekilde tanıdık geliyor. O gün, tıpkı bu günkü gibi, petrol Batı'nın Orta Doğu'daki çıkarlarını belirlemede büyük rol oynuyordu. O gün de, tıpkı bugünkü gibi bir süper güç, ilgili bölge insanlarını dinlemeksizin o coğrafyanın kaderiyle pervasızca oynamaktaydı. O gün de tıpkı bugünkü gibi, iktidar sahibi siyasî şahsiyetler kararları vermekte ve her biri Orta Doğu için neyin en iyisi olduğunu bildiklerini düşünmektedirler.

Ukair'den bir yıl önce, 1921 baharında bu zevatı, harp sonrası Orta Doğusu'nun sınırlarının çizilmesinin kararlaştırıldığı konferans sonrasında Kahire'de Mena Evi'nin önünde çekilmiş bir fotoğrafta görüyoruz. Ortada vaktinin çoğunu piramitler arasında resim yaparak geçiren İngiliz Koloniler Sekreteri Winston Churchill yer alıyor. Yanında duran özel danışmanı Albay T. E. Lawrence, üstüne pek oturmayan üç parçalı takım elbisesiyle bir harp kahramanından ziyade bir banka memuruna benziyor.


Fotoğraf: Hulton Archive/Getty Images

Orta Doğu işlerinin kudretli perde arkası danışmanı, sultanları ve şeyhleri pek seven fakat Araplar konusunda biraz mütereddit Cox da oradaydı. Bağdat'a İngiliz Yüksek Komiseri olarak tayininden sonra ilk tavsiyelerinden biri, Dicle üzerindeki Samara şehrinden çıkarılan tarihî eserlerin Iraklılar onlardan haberdar olmadan sağ salim British Museum'a nakledilmesiydi.

Eski İç İşleri Sekreteri Sir Herbert Samuel, yeni tesis edilen Filistin Mandası'nda 'Siyonist Menfaatleri" temsil etmek üzere oradadır. Onun yanında diğerlerine uymayan bir kişi, hazır bulunanlar arasındaki tek kadın, bir Sloane Sokağı şapkacısına bu toplantı için yaptırdığı çiçekli şapkası ve modaya uygun tilki kürkü yakalığıyla Gertrude Bell durmaktadır.

Uzun boyu, sert hatlı, neredeyse güzel denebilecek yüzüyle gününün en tanınmış Arabistlerinden biriydi; cesur bir kâşif ve arkeolog olarak yasak çöl şehri Hail'e girmeyi başarmıştı. Arapların millet vasfını savunan biri var idiyse o Bell'di. Koloniler Ofisindeki amcalar, Irak çevresine bir çizgi çizip ona siyasî bir kimlik atfetmenin dört bin yıllık tarihle zıtlaşmak anlamına geleceğini söyleseler de Kral Faysal'ın ülkesi onun ısrarıyla vücut bulmuştu. Arabistan'ın bu ahir zaman lortları Kahire'deki mevcudiyetlerini bütünüyle, Orta Doğu'yu paylaşmak için 1916'da İngiltere ile Fransa arasında yapılan gizli bir harp zamanı anlaşmasına borçluydular.

Orta Doğu'ya sık sık seyahat etmiş bir İngiliz milletvekili, Sir Mark Sykes ile bir Fransız kolonizatör ailenin çocuğu Francois Georges Picot tarafından kaleme alınan anlaşma, her iki ülkenin sömürme ve nüfuz alanlarını tanımlıyordu: Suriye ve Lübnan Fransa'ya, Irak ve Trans- Ürdün İngiltere'ye düşüyordu. Aynı zamanda Siyonist liderlere de Yahudi anavatanına uygun bir bölge düşünülmüştü; bu, daha sonra Filistin olacaktı. Ahali %93 Arap olsa da…

Şık bir çözümdü ve bir süre işledi de. Irak'ta, Haşimî lider Faysal Kıral olarak yaratıldı[1]; fakat krallığının ilânından önce bunun halkın isteği gibi görünmesini sağlayacak önlemler alındı. Batısına kardeşi, Trans-Ürdün Emiri olarak yerleştirildi. Koloni Dairesi'nin 'güvenilmez bir üç kağıtçı' diye nitelendirmesine rağmen Abdullah Ürdün Kralı oldu ve kendisine John Philby (casus Kim Philby'nin babası) ve Arap Lejyonunun İngiliz Komutanı Glubb Paşa gibi danışmanlar verildi.

Ürdün Nehri'nin öbür yakasındaki Manda Bölgesi Filistin, kısa bir süre sonra, İngiliz kuvvetlerinin imkânsız bir barışı sağlama çabalarına rağmen Yahudilerle Arapların savaş alanına dönüşecekti. Basra Körfezi'ndeki emirlikler de anlaşmaya dahil edildi—İngiltere ile yapılan antlaşmada 'koruma altında devletler' statüsünü aldılar ki bu statü, on yıl sonra arazilerinde petrol bulununca pek işe yaradı.

Herkes sonuçtan memnundu; hiç olmazsa sonucu bir oldu bitti diye kabullendiler. Tek memnun olmayan grup, sayıları günden güne artan pan-Arap milliyetçileri ve entellektüelleriydi ve Kahire ve Şam kahvehanelerindeki toplantıları gittikçe daha asabî bir görünüm arz ediyordu. Fakat bunlar, dışardan içeri bakan bir taife idiler. Ne Churchill'in Kahire toplantısına, ne de Kokkus'un kırmızı kalemini çektiği Ukair'deki haki renkli çadıra davet edilmişlerdi.

*Trevor Royle "Glubb Paşa"nın yazarıdır.
________________________________

[1] Bir kralın birisine şövalyelik, düklük v. s. vermesi merasiminde, kral, "seni dük yarattım", v. s. der. Burada Faysal, kral yaratılmaktadır!